|
Sermaye Hareketleri Denetlenmelidir
Sermaye hareketlerinin 2000-2001 krizinin oluşumuna ve gelişim biçimine katkısını inceleyen yukarıdaki bulgular, geçmişe ve geleceğe ilişkin iktisat politikaları üzerinde bazı saptama ve öneriler yapmamıza imkân veriyor.
*** Daha önceki döneme gitmeye gerek yok; 1980 sonrasından başlayalım. Sermaye hareketlerinin denetim altında tutulduğu 1981-89 yıllarını, 32 sayılı kararın uygulandığı "açık sermaye hesabı" dönemiyle, yani 1990 ve sonrası ile karşılaştırdığımızda, ekonominin büyüme-daralma patikasının belirlenmesinde önemli bir "kopma" meydana geldiği anlaşılıyor. İlk dönemde ekonominin büyüme-daralma konjonktürleri, iç talep öğelerinden (örneğin bağımsız maliye ve para politikalarının katkısıyla) başlar; büyüme hızı belli bir cari işlem açığı doğurur; cari açığın ve belli ölçülerde ithalatla bağlantılı rezerv artışlarının finansmanını gerçekleştirecek boyutta sermaye girişi gerçekleşirdi. Kısacası, etkileşim bağlantıları büyüme › cari açık › sermaye girişleri doğrultusunda idi. Sermaye hareketlerinin serbestleştiği dönemde büyüme süreci, doğrudan sermaye girişlerine bağlanır ve yukarıdaki bağlantı sermaye girişleri ®büyüme › cari açık doğrultusunda gerçekleşir. Büyüme-dış denge bağlantılarındaki bu değişme, 1980'li yıllarda belli bir büyüme hızından kaynaklanan cari açıkta gözlenmez. Bu ikidönemde %5 dolaylarındaki bir büyüme hızı, milli gelirin (kabaca) %1'i kadar cari açık yaratmaktadır8[8]. Asıl fark, cari işlem açıkları ile yabancı sermaye girişleri arasındaki bağlantıda gerçekleşmiştir: Sermaye hareketlerinin denetlendiği ilk dönemde yabancı sermaye girişlerinin milli gelire oranı %1.9 olmuş; büyüme ve cari açık göstergelerinin fazlaca değişmediği 1990 sonrasında ise aynı oran hızla yükselerek %3.4'e çıkmıştır. Sermaye akımı ile cari işlem açığı arasındaki farkın büyümesi, yabancı sermaye girişlerinin giderek artan bölümlerinin yerleşiklerin sermaye çıkarmasına, ve aşırı-abartılı rezerv birikimine tahsis edilmesi ile açıklanabilir.
*** Sermaye giriş ve çıkışlarının denetimsiz olduğu 2000-2001 yıllarının bulgularını bu açıdan değerlendirelim. 2000'de net yabancı sermaye girişleri, milli gelirin %6.5'ine ulaşmış ve döviz girişlerinin ivmesi sonunda milli gelir %6.1 oranında büyümüştür. Bu büyüme hızı, 2000'e özgü etkenlerden ötürü, önceki yıllardaki bağlantılardan beklenebilecek büyüklüğü fazlasıyla aşan (GSYİH'nın %4.9'una ulaşan) bir cari işlem açığına yol açmıştır. Döviz çapasına dayalı programın yol açtığı reel kur hareketlerinin (yani ucuzlayan dövizin) ve bu ortamda etkilerini daha da kuvvetle icra eden Gümrük Birliği'nin katkıları söz konusudur.
*** 2000 yılı içinde 1980'li yılların iktisat politikası parametreleri geçerli olsaydı, ortaya nasıl bir tablo çıkardı? Kaba bir senaryo yapalım: Sermaye hesabının açık olduğu koşullar döviz kuru ve para politikasının (faiz oranlarının) birbirinden bağımsız olarak yürütülmesini mümkün kılar. Böylece bir yandan döviz fiyatının yapay olarak ucuzlamasını önleyen bir reel kur hedeflemesini, bir yandan da %6.1'lik bir gelişme hızını sağlayacak genişleyici para ve maliye politikalarını bir arada izleyebilecek bir yaklaşım mümkün olurdu. %6.1'lik bir büyüme hızı, 1980-89 parametreleri (örneğin kur politikası) geçerli olsa idi, cari işlem açığını milli gelirin %1.2'si oranına çıkarırdı. Sermaye hareketlerinin denetlendiği bir ortamda, yerleşiklerin sermaye ihracı kısıtlı; abartılı rezerv birikimi ise anlamsız olacağı için bu boyutta bir cari açığın gerektireceği yabancı sermaye girişi milli gelirin %2.3'ü oranında geçekleşecekti. Bu oran, IMF politikalarının geçerli olduğu 2000 yılında gerçekleşen sermaye girişlerinin sadece yarısıdır. Aynı oranda büyüme, ekonomiyi finansal krizlere sürükleyen aşırı sermaye girişine gereksinim duymadan sağlanacak; cari açığın "sürdürülemez" olduğu algılamaları ve ekonomiyi finansal bir krize sürükleyen boyutta çalkantılar muhtemelen gerçekleşmeyecek; finansal sistemde gerginliklerin belirdiği koşullarda dahi, yabancıların sermaye çıkarmaları geçen yıldaki boyutta olamayacaktı; zira, borsanın kapıları yabancı sermayeye açılmamış; bankaların kısa vadeli dış borçları da bugünkü boyuta ulaşmamış olacaktı.
*** Kısacası, sermaye hareketleri denetlenmelidir ki Türkiye sermaye girişlerinden kaynaklanan istikrarsız canlanma-finansal kargaşa ve kriz sarmalından kurtulabilsin. Keza, sermaye hareketleri denetlenmelidir ki Türkiye faiz ve döviz kurunu farklı iktisat politikası hedeflerini gerçekleştirebilecek ve birbirini kösteklemeyecek iki bağımsız politika aracı olarak kullanmaya (1980'li yıllarda olduğu gibi) yeniden başlayabilsin. Ve keza sermaye hareketleri denetlenmelidir ki devletin kamu hizmeti sağlayabilme yeteneğini felce uğratmış bulunan iç borç yükünü hafifletici radikal bir operasyon, sermaye kaçışı şantajı ile karşılaşılmadan yapılabilsin ve maliye politikası yeniden gündeme girebilsin. Hangi tür sermaye hareketleri denetlenmeli? Kriz atlatılıncaya kadar mı; kalıcı mı? Yerleşiklere mi, yabancılara mı? Türkiye'de sermaye hareketleri üzerindeki 2000/2001 bulguları göstermektedir ki, yabancı rantiyelerin Türkiye'deki menkul değerler (hazine bonoları ve hisse senetleri) ile ilgili giriş ve çıkışları ile yabancı bankaların Türkiye'li bankalara açtığı kısa vadeli krediler en büyük istikrarsızlık öğeleridir. Yerli aktörler ise, özellikle canlanma döneminde büyük miktarlarda sıcak para çıkışlarına yönelerek, yabancı sermaye girişleri üzerinde önemli bir sızıntı oluşturmakta; brüt dış borcun aşırı büyümesine ve sermaye hareketleri ile cari açığın finansmanı arasındaki kopukluğun artmasına katkı yapmaktadırlar. Şüphesiz para ikamesinin ve dolarlaşmanın yaygınlaştığı ve cari işlemlerdeki konvertibilitenin süregeldiği koşullarda, sermaye hareketleri üzerindeki denetimlerin yüzde yüz başarılı olması beklenemez. Ancak bu, sorumluluktan kaçmanın gerekçesi olamaz. Yasa-dışı olmasına rağmen uyuşturucu ticaretinin önlenememesi, "uyuşturucu satışının serbestleştirilerek vergi gelirine katkı yapması" türü bir yönelişin gerekçesi olabilir mi? Yasaklı ve serbest dönemdeki uyuşturucu tüketiminin aynı olacağı iddia edilebilir mi?
*** Hangi yöntemlerle denetim? Sermaye hareketleri üzerindeki etkili denetim yöntemleri üzerinde uluslar arası deneyim zengindir. Öğrenmek isteyenler için sayısız yayın vardır. Sermaye hareketleri üzerinde kurumsallaşmış kontrollar uygulayan ve bu nedenle Asya krizinden etkilenmeyen Çin ve Hindistan'ın uzun vadeli ve dolaysız sermaye hareketlerini büyük ölçüde çeken ülkeler olduğunu; Malezya'nın finansal kriz koşullarında sermaye çıkışlarını engelleyerek istikrarı komşularından çok daha hızla sağladığını; canlanma konjonktürlerinde sermaye girişlerini ve genel olarak sıcak para çıkışlarını caydırıcı ve yumuşak yöntemlerle frenleyen Şili ve Kolombiya deneyimlerini hatırlatalım. Dış açık sorunları olmayan bir ekonomiyi bir yıl içinde bir ödemeler dengesi krizine sürükleyen, 16 ay içinde kur ve para politikaları bakımından birbirinin karşıtı iki programı siyasi iktidara kabul ettiren İMF uzmanlarından ve Fischer'den iktisatçıların, teknokratların ve siyasetçilerin öğreneceği bir şey yoktur. Bunlara, yerel ve uluslararası finans kapitalin şantajlarına teslim olmadan dünyayı izlemeleri, Türkiye ekonomisinin sağlıklı öğelerine güvenmeleri, araştırmaları, bilgilendikten sonra kendi kafalarıyla düşünmeleri tavsiye edilir.
Politika Tartışmalarında Tabular Yıkılmalıdır
1998'deki "yakın izleme anlaşması" ile yeniden IMF'nin denetim ve yönetimine giren Türkiye ekonomisi, o tarihi izleyen 14 üç aylık dönemin 8'inde küçülmüştür ve ekonomik gerileme bu satırların yazıldığı tarihteki (Ağustos 2001) verilere göre hızlanarak sürmektedir. Pek çok gösterge, Cumhuriyet tarihinin en ağır ekonomik bunalımından geçmekte olduğumuzu ortaya koyuyor. Ekonomik kriz, toplumun çok geniş kesimlerini, işçiyi, köylüyü, esnaf-zanaatkârlarları, küçük ve orta iş adamlarını, beyaz yakalı, profesyonel katmanları farklı boyutlarda ve biçimlerde etkileyerek gelişiyor ve çok vahim bir toplumsal bunalıma dönüşme belirtileri gösteriyor.
Krizin teknik sorumluluğu, özünde, ekonominin yönetimini 1998-99'da fiilen, 2000-2001 yıllarında ise stand-by anlaşmaları ve niyet mektupları ile doğrudan doğruya devralan IMF'ye ve "yapısal reformlar" diye adlandırılan bir dizi programın mimarı ve yürütücüsü olan Dünya Bankası'na aittir. Krizin siyasi ve ahlâki sorumluluğu ise, Türkiye halkının kaderini, sözü edilen dış kuruluşlara pervasızca teslim eden siyasi iktidara aittir. Kasım ve Şubat krizlerine yol açan politikaların mimarları olan IMF ve Dünya Bankası, krizin teknik sorumluluğunu utanmadan (ve küçültücü bir üslup içinde) siyasi iktidara fatura etmiş; hükümet ise herşeyi sineye çekerek kriz yönetimini aynı uluslararası kuruluşlara devretmiş bulunmaktadır.
Bu çerçeve içinde, kamuoyuna intikal eden iktisat politikaları tartışmaları, "döviz kuru dalgalanmaya bırakılmalı mı?"; "yapısal reformlar hızlandırarak ekonomiyi siyasetten nasıl ayırabiliriz?" türü sığ ve yanlış gündem maddeleri içine hapsedilmektedir. Ekonomik ve sosyal konuları siyasetin (yani siyasi iktidarların) karar alanlarının dışına çıkarma talebinin temsil ettiği anti-demokratik içeriğe dikkati çekmekle yetinelim. "Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı" uygulamasının ilk soruya verdiği gizli yanıt ise, "ekonomi dolar talep edemeyecek kadar daralınca, döviz kuru istikrar bulacaktır" ifadesi ile özetlenebilir. Bu, kısacası, "hastayı bitkisel hayata sokarak ateşini düşürme" tedavisidir ve Türkiye bağlamında bir toplumsal cinayete tam teşebbüs anlamına gelir. Bu cinayet teşebbüsüne kalkışanların ve ona karşı duyarsız kalanların uykuları sadece bir "sosyal patlama" karabasanıyla kaçmaktadır. Müsterih olsunlar. Türkiye bir sosyal patlamaya değil, sosyal çöküntüye doğru sürüklenmektedir. Bu çöküntü Türkiye'nin insan malzemesinin yitip gitmesi, heba olmasıyla gelişecek, moral bozukluğu, intiharlar, kapkaççılık, insanların kendilerini suçlaması, komşularına düşman olması, politikadan kopuş, tarikatlara sığınma ve kurtarıcı bir lider arama gibi patolojik davranışlarla gün yüzüne yansıyacaktır.
Bu vahim tabloya iktisatçılar, sosyal bilimciler, yurtsever kişiler olarak kayıtsız kalamayız. "Sermaye giriş ve çıkışlarının denetlenmesi", "iç borç stoku üzerinde geçmişe dönük vergileme, konsolidasyon, servet vergisi veya monetizasyon gibi araçlardan birine dayanan radikal bir hafifletme", "dış borç stokunun döndürülmesinde uluslararası bankalarla IMF'den bağımsız bir yeniden düzenleme müzakeresine girişilmesi" gibi özünde sistem-içi olan seçeneklerin, düşünülmesi bile caiz olmayan tabu konular haline getirilmesini reddetmemiz gerekir.
1[1] Yerli parayla ifade edilen getiri (faiz) oranı i, döviz fiyatındaki artışın beklenen oranı e olsun. Yabancı para (dolar) cinsinden beklenen arbitraj getirisi r(arb)=[(1+i)/(1+e)]-1 olur. Bu getiri, risk marjı ile kırpıldıktan sonra benzeri bir işlem (yatırım) için geçerli dış getiriden yüksekse sıcak para girişi gerçekleşir. Örneğin yabancı rantiye borsadan hisse senedi alır veya TL mevduatına girer; yerli banka dıştan kısa vadeyle borçlanıp hazine bonusuna yatırım yapar; yerli firma dövizle kısa vadeli borçlanıp yerli parayla işletme giderlerini (ücret ödemelerini) finanse eder. Bütün bu işlemlerde önce yabancı para TL'na çevrilecek, vade bitiminde tekrar dövize dönülecektir. Bu işlemlerde insiyatif yerleşiklerden kaynaklansa bile verdiğimiz örneklerin tümü (sermaye hareketinin kaynağına bağlı olarak) "yabancı kökenli sıcak para" grubuna girer ve bunlardan her biri nicel olarak saptanabilmektedir.
2[2] 2000 yılında devlet iç borçlanmasındaki ortalama faiz %36'dır. Yıllık %20'lik kur artışı hedefleri gerçekleştiği için, bu faizle devlete borç veren bankaların dolar cinsinden getirileri %13 olarak gerçekleşir. IMF güvencesine dayanan kur hedefleri risksiz göründükçe ve bu (beklenen) getiri ile dövizle borçlanma maliyeti arasındaki fark pozitif oldukça bankalar dıştan borçlanıp hazineye borç vermeyi sürdürmüşlerdir.
3[3] Bu yorumun yanlışlık içerme olasılığı vardır. Ödemeler dengesi sistematiğinde devlet tahvili ihracı yoluyla sağlanan kredileri "sıcak para" kategorisi dışında tutuyoruz. Buna mukabil kısa vadeli hazine bonusu ihracıyla veya bunların el değiştirmesiyle sağlanan sermaye girişini ve keza hisse senetlerine dönük portföy yatırımlarını "sıcak" grubuna katıyoruz. 2000 yılında ilk kategoriye dahil sermaye girişleri 5.4 milyar doları bulmakta; Tablo 1'de "portföy yatırımları" içinde yer almakta; Tablo 2'de Ocak-Ekim döneminde "sıcak para" girişlerini içeren portföy grubunun dışında tutulmaktadır. Ne var ki, Kasım-Haziran döneminde (ve büyük çoğunluğu krizin patlak verdiği günlerde) Türkiye'den çıkan yabancı kökenli portföy yatırımları, Tablo 2'nin "sıcak" kategorisi içinde yer aldı. Bu yoruma göre tahvil ihracıyla uzun vadeli giriş yapar gibi dikkate alınan bir sermaye kategorisi, birkaç ay içinde kısa vadeli ve "sıcak" bir araca dönüşmüş oluyor. Tahvillerin ikincil piyasada dolaşıma girmesi halinde bu yorum yanlış değildir. Belki de, giriş anında da aynı öğeyi "sıcak" kategorisi içine katmak gerekirdi. Bu yapılsa idi, Ocak-Ekim döneminde azınlıkta görünen "sıcak para" öğelerinin göreli ağırlığı artmış olurdu.
4[4] Menkul değerlere dönük yabancı portföy yatırımlarının hazine bonolarına dönük bölümü de borç yaratır; ancak bunu toplamdan ayrıştıramıyoruz.
5[5] İki rakam arasındaki 1.5 milyar dolarlık fark, 2000 yılı boyunca doların değer kazanması sonunda, dış borç stokunun Euro, yen ve sterlinden oluşan bölümünün dolar cinsinden değerinin düşmesi ve IMF kredilerinin, muhtemelen, Hazine verilerinde içerilmemesi ile açıklanabilir.
6[6] Kasım 2000 krizi ertesinde gerçekleşen yüz kızartıcı bir rezaleti hatırlatmak zorundayız: IMF ile yapılan yeni (kaçıncı?) anlaşmayı basına aktaran toplantı Ecevit'in "mevduat güvencesinin, bankaların dış borçlarına da teşmil edildiği" açıklaması ile başlatıldı. Bu yeni güvenceyi önce Demiralp, sonra Erçel açıklamaya, Deppler ise savunmaya çalıştı. Hukuki hiçbir dayanağı olmayan (ve Türkiye halkına kaça mal olacağı belirsiz olan) bu yükümlülük, bir sonraki niyet mektubunda (imza sahipleri kişisel sorumluluktan korkmuş olsalar gerek) gerçekte var olmayan bir hükümet kararına bağlanmaya çalışıldı. Türkiye'li bankalara kredi açmış olan yabancı bankalara yapılan bu ihsanın hesabı bir gün sorulacak mı? Bekliyoruz.
7[7] Ancak 3 sayılı dipnota dikkati çekelim.
8[8] Oranları tam olarak verelim: 1981-89'da ortalama büyüme %5.2, cari açık/GSMH oranı %1.0'dir. 1990'lı yıllarda bu iki oran %4.2 ve %0.8 olmuştur.
geri dön
|