Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS

 

AB ÜLKELERİNİN TÜRKİYE’Yİ ÜYE OLARAK

İSTEMEME GEREKÇELERİNE KARŞI TEZLER

Dr.Ergun GÖKNEL

 

Bir önceki yazımda Avrupa Birliği  ülkelerinin Türkiye’yi üye olarak kabul etmemek için ürettikleri gerekçelerin en önemlilerini sıralamıştık. Okuyucuların kolayca fark edecekleri gibi bu sebepler ancak “bahane” olarak adlandırabilinirler.  Nedenlerini aşağıda sıralamaya çalışacağım.

  • “Türkiye ne coğrafi ne de kültürel olarak Avrupa’ya ait değildir”. Önce kültürü ele alalım. Anadolu binlerce yıldır çok sayıda kültürün karışımından birbiriyle yoğrulmasından oluşmuş bir yumaktır.  Tarih boyunca Hitit’ler, Frig’ler, Kimmer’ler, Lid’ler, Grek kolonicileri batı ve orta Anadolu’da; Kelkit’ler, Kalde’liler, Makron’lar, eski Asur’lular, Arap’lar güney, güney doğu ve Karadeniz kıyılarına yerleştiler. Önce çok tanrılı dinler sonra Hristiyanlık ve son olarak da İslam Anadolu’da hakim din oldu. Sonuçta kendine has bir Anadolu kültürü doğmuş oldu. Belki değişik dinlerde ve değişik diller kullanan fakat sonuç olarak davranış, töre, yaşam biçimi ve tat alınan zevkler olarak bir bütün halindeki bugünkü kültürümüz meydana geldi. Bu gerçeğin gösterdiği Türkiye’nin, Arap ülkeleri veya İran gibi tek bir kültürün temsilcisi olmadığıdır. Türkiye dünyada eşi bulunmayan bir kültür karışımıdır. Anadolu, dünyanın kültür karışımıdır, Avrupa’nın, neredeyse, tek düzeliğinden çok uzaktır.

 

  • “AB’nin temelinde Yahudi-Hristiyan ahlak anlayışı, Rönesans ve aydınlanma vardır”. AB’nin unuttuğu önemli bir gerçek, Hristiyanlığın Anadolu’da geliştiğidir. Son bin beş yüz yıl boyunca Hristiyan-Türk-İslam anlayışı bu kara parçasında yaşayanların ahlak anlayışının temelini oluşturmuştur. Bugünkü AB ülkeleri Yahudilere işkence yapar, onları katleder ve, çok değil daha 70 yıl önce Yahudi ırkına soykırım uygularken, Bugünkü Türkiye toprakları üzerinde Yahudiler 500 yıldır yaşamakta, dillerini özgürce kullanmakta, dinlerini uygulamaktaydılar. Rönesans’ın temelini oluşturan Elen uygarlığına ait yazılı eserler İslam filozofları yoluyla Avrupa’ya geri dönüyordu. Avrupa’nın en karanlık döneminde, din savaşları ile insanlar perişan edilirken İslam bilginleri Elen ve Roma filozoflarını okumakta ve yorumlamaktaydı.  Son 400 yılın AB ülkelerinde bıraktığı Osmanlı dönemi Türk eserleri, 200 yıldır yok edile edile bitirilememiştir. Son olarak Bosna-Hersek kıyımında tarihin  yok edilmesinin üzerinden henüz on yıl geçmiştir. Ve bugün AB ülkelerinde yaşayan on beş milyona yaklaşan Müslüman/Türk nüfusun Avrupa kültürünü, inanışlarını etkilemediği sanılıyorsa büyük bir yanılgıya düşülmektedir.

 

  • “Türkiye insan hakları ilkelerine uymamaktadır.”  İlk bakışta doğru sayılabilecek bir gerekçe gibi görünse de Türk halkının büyük çoğunluğunun, 12 Eylül sonrası yasalarının değişmesi ile, kısa sürede bireysel hakları sahipleneceği şimdiden görülmektedir. İşkencenin, son iki yıldır sistematik uygulanması yoktur. Daha 70 yıl öncesi İtalya’sının faşist ceza kanununun çevirisi olan Türk Ceza Kanunu değiştirilmiştir. Bu kanunun İtalya’da değiştirilmesinin tarihi de elli yıl öncedir. Almanya Anayasası’nın değiştirilerek Almanya vatandaşı olmak için “Alman ırkı”ndan olma koşulunun kaldırılması beş yıl öncesine gitmektedir. Bugün dahi Almanya ve Fransa gibi iki büyük ve önde gelen AB ülkesinde Müslüman kadınların inançları gereği örtünmeleri yasaklanmakta ve öğrenme hakları kısıtlanmaktadır. Bu olgu geniş bir incelemenin  konusu olmalıdır. AB ülkelerinde, bağnaz Hristiyanlık anlayışı, koyu milliyetçilik, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı yeniden dirilmektedir.

 

·         “Türkiye’nin AB üyeliği ile yaklaşık üç milyon kişinin AB ülkelerine göç edeceği hesaplanmaktadır. Bugün AB ülkelerinde 15 milyona yakın Müslüman yaşamaktadır. Müslüman nüfusun çoğu entegre olamamıştır. Yeni bir göç dalgası yeni sorunlar doğuracaktır.” Bu gerekçenin tercümesi şudur: Ucuz iş gücü önümüzdeki on yılda AB’ye yeni katılan ülkelerden sağlanabilecektir. Ayrıca bu ülkelerin tüketim harcamalarının artması da eski AB ülkelerinin ekonomisine yeni bir kan verecektir. Yeni katılan ülkelerin tamamı Hristiyan olduğu için de büyük bir kültür şoku yaşanmayacaktır. Unutulan, Bulgaristan, Kıbrıs ve hatta Romanya’da yaşayan büyük Türk azınlığıdır. Belli bir süre içerisinde bu ülkelerde yaşayan Türkler de eski AB ülkelerinin işçi pazarına dahil olacaklardır. Bugünkü AB ülkelerindeki Müslüman nüfusun neden 40 yılı aşkın bir süreden sonra dahi entegre olamadığını ve bir anlamda “getto”lar içinde yaşadığını AB’nin kendisi sorgulamalıdır. Ucuz işgücü kaynağından başka bir konumda görülmeyen bu insanlar, kendilerini korumak ve birbirleriyle dayanışmayı sağlayabilmek, dışlanmaktan kısıtlı da olsa kurtulabilmek için kapalı bir toplum oluşturmakta ve geldikleri ülkenin, geldikleri yıllardaki yaşam şeklini korumaktadırlar. Dolayısıyla kendi ülkeleri, seneler geçtikçe, belli bir ilerleme kaydetse dahi, onlar göç ettikleri ülkede ki yaşamlarını hiç gelişmeden durağan şekilde devam etmektedirler. O kadar ki çocuklarının öğrenimde ilerlemeleri bile büyük mücadelelerle sağlanabilmektedir. “Onlar ucuz ve zor/ kirli işleri yapan işgücü olarak korunmak istenmektedir.” 

 

·         “AB’nin kuruluşunda, bir tür “Avrupa Birleşik Devletleri” düşüncesi ve hedefi mevcuttur. 20 yıl sonra Avrupa’nın nüfusça en büyük ülkesi olacak olan Türkiye bu hedefin erişilmesini tehlikeye sokmaktadır.” AB ülkelerinin entegrasyonu ilerleyip, AB Anayasası  ve yönetim şekli eksiksiz uygulanmaya başladığında Türkiye gibi büyük bir ülke AB politikalarında çok ciddi söz sahibi olacaktır. Türkiye toprakça en büyük ülke olacağı gibi, nüfusça da önce ikinci, bir süre sonra da birinci büyük ülke olacaktır. Bu özellikleri ile de Avrupa Parlamentosuna sayıca en fazla temsilci gönderme, ve AB komisyonunda en fazla üye bulundurma hakkına sahip olacaktır. Alınacak kararlarda gerek üye adedi gerekse nüfusu dolayısıyla ciddi söz sahibi olacaktır. Bu haliyle de özellikle Almanya/Fransa hegemonyasını kırabilmesi olanağı doğacaktır. 

 

  • Türkiye’nin AB üyesi olmasının maliyeti çeşitli kuruluşlarca yaklaşık 45 milyar Euro olarak hesaplanmaktadır. Hesaplanan bu tutarın yüksekliği tartışma konusu olabileceği gibi, bilinmelidir ki yeni üye olan ülkelere ödenen geri ödemesi olmayan fonlar  AB bütçesinden çıkmaktadır. Bu ödemelerin karşılığında yeni üye olacak ve Gayrı Safi Milli Hasıla’sı hızla artacak olan bir Türkiye’nin kısa sürede AB ülkelerine sağlayacağı ekonomik faydalar hesaba katılmamaktadır. Bugün durağanlıktan şikayetçi AB ekonomisinin, 70 milyonluk yeni bir tüketici kitlenin katılımı ile yapacağı sıçrama ve elde edeceği kazanç göz önünde tutulmamaktadır. Diğer taraftan fonlara yeni ve büyük bir ortak çıkması pek çok ülkenin işine gelmemektedir.

 

  • Türkiye’nin Gayrisafi Milli Hasılası’nın  %14’ünün tarımla sağlanmakta oluşunun AB’nin tarım politikalarının güçlüklerle karşılaşmasına sebep olacağı düşünülmektedir. Bu gerekçenin Türkçesi, tarım konusunda büyük destekler alan ülkelerin, özellikle Fransa’nın bu desteği paylaşma zorunda kalacaklarıdır. 

 

  • Türkiye sorunlarını kendisi çözmeli, çağdaşlaşmasını ve reformları kendisi gerçekleştirmelidir. AB ülkeleri İkinci Dünya Savaşı’nın izlerini silmek, ülkeler arasında yüzyıllarca devam eden düşmanlıkları kaldırmak için bir araya gelmeye çalışmaktadırlar. Şimdi Türkiye gibi büyük bir ülkenin problemleri ile uğraşmanın siyasal rahatlıklarını bozacağına inanmaktadırlar. AB’nin dünyaya getirmek istediği güven, hoşgörü, çoğulculuk ve refah ilkelerini kendilerine saklama bencilliğine sahip olmaya başlamalarıdır. Bu tutumları ile ABD’nin izolasyon politikasını andıran bir görüşe sahip olma yolunda ilerlediklerini görmemektedirler. Bu davranışın sonunun ABD benzeri bir “güçlü hukuksuzluğu”na sahip olmak şeklinde sonuçlanacağının farkında değildirler.

 

  • Türkiye’nin AB üyeliğine taraftar olanlar, kültür savaşı teorisine ve terörizme karşı, Türkiye’nin AB’ye üyeliği ile, tek  batılılaşmış İslam ülkesi olarak, İslam-Arap ülkelerine örnek olacağını ileri sürmektedirler. Bu düşünce ileri sürülürken özellikle Arap ülkelerinin henüz Osmanlı egemenliğindeki günleri hatırladıklarını ve Türklerin sevilmediğini unutmaktadırlar. Ayrıca stratejik konular Türkiye’nin de üyesi olduğu NATO’nun görevleri içerisinde bulunmaktadır. Türkiye’nin, Osmanlı egemenliği dönemi dolayısıyla sevilmediğinden daha önemli bir unsur, AB ülkelerinin ve ABD’nin, Orta Doğu be Yakın Doğu ülkelerinde karşılaştıkları nefretin çok daha yakın bir sömürgecilik döneminin eseri olduğu ve bu nefretin giderek arttığının hiç hatırlanmamasıdır. Bu bölge ülkeleri ile Türkiye arasında en azından din birliği vardır. Ayrıca geniş bir kültür paylaşımı söz konusudur. İslam ülkeleri içerisinde, eksikleri olsa da, demokratik bir yönetime sahip tek ülke Türkiye’dir. Bu haliyle de doğal bir model olmaktadır. Önemli olan bu ülkeler yönetimlerinin AB ülkelerine fakat özellikle ABD’ye bağımlılığının sona erdirilmesidir. O zaman kendi kaderlerini tayin eden ülkeler ortaya çıkacaktır. Ve bu tür ülkelerin AB’nin ne kadar işine geldiği ayrı bir tartışma konusudur.

 

  • Türkiye’nin AB üyesi olması ile, dünyada çatışmaların ve terörün en yoğun olduğu bir bölge ile doğrudan komşu olunacaktır. Kilometrelerce uzunlukta bir sınırın, Asya, Arap Yarımadası ve belki de Afrika’dan gelerek, Türkiye üzerinden gerçekleşecek bir göç dalgasına engel olmak için, gözlenmesi gerekecektir. Bu bahanenin ardında da yukarıda belirttiğimiz rahat politikaları ve “refah izolasyonu”nu aksatmama isteği saklıdır. Gözardı edilen çevrenin sorunlarının ergeç AB’yi de etkileyeceğidir. Tarihten örnek alırsak, ABD de Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’na sonradan girme zorunluluğunda kalmıştır. Başlangıçtaki izolasyon politikasını, savaş ABD’yi doğrudan etkiler  hale gelince, terk etmiştir.

 

  • Türkiye AB içerisindeki en büyük ülke olarak Almanya, Fransa ve İngiltere ile aynı siyasal güce sahip olacaktır. AB tarihinde ilk defa en fakir üye ülke siyasal olarak etkili olacaktır. AB ülkelerinde yaşayan 15 milyona yakın Müslüman yabancı korumasız olarak sömürüye açıktır. Türkiye’nin AB üyesi olması halinde bu topluluk kendini sosyal eziklikte koruyacak bir güce sahip olacaktır. Bu gerekçeler artık bir bahane olmaktan çıkmakta bir itiraf haline gelmektedir. Ek bir yorum yapmaya gerek yoktur. Gerekçeler korkuyu açıkça belirtmektedir.

 

  • 1964 Ankara anlaşması ile, Türkiye’nin yalnızca Avrupa Ekonomi Topluluğu’na girişi öngörülmüştür. Siyasal birliğe giriş hiçbir zaman düşünülmemiştir. Dolayısıyla Türkiye’yi tam üyeliğe kabul etmedikleri takdirde Avrupalılar sözlerinden dönmemiş olacaklardır. Bu bahane hiçbir şekilde doğru değildir ve kolayca çürütülebilir. Unutulan 1999 Helsinki zirvesinde Türkiye’nin AB’ye adaylığının resmen kabul edilmiş olduğudur. Adaylığın hemen arkasından 2002 Kopenhag zirvesinde de “Müzakerelerin gecikmeksizin başlaması” öngörülmüştür. Bu arada hazırlanan İlerleme Raporları ve çeşitli resmi söylemler, Avrupa Parlamentosu görüşme ve kararları yokmuş gibi düşünülmektedir. Kısacası, beş yaşında bir çocuk bile bu bahaneye gülüp geçer.

 

  • Türkiye çağdaşlaşma projelerini gerçekleştirmeye devam ettiği sürece, AB’ye tam üye olmadan da modern bir demokrasi olacaktır. Ayrıca NATO çerçevesinde korunması da sağlanmaktadır. Türkiye tabii ki AB olsa da olmasa da çağdaşlaşma projelerini gerçekleştirmeye devam edecektir. Fakat çağdaş ülkelerin deneyimlerinden faydalanmak ve bu ülkelerle düşünce alışverişi yapmak kadar doğru başka  bir yöntem düşünülemez. Uluslar arası işbirliği de bu çalışmayı ve birlikte hareket etmeyi gönderir. Hepsinin üstüne Türkiye, bu isteği ile, çağdaşlaşma konusunda, gönüllü olarak, denetlenmesine rıza göstermektedir. 

 

AB ülkeleri Türkiye’yi AB’ye almamak için  yazımızda sıraladığımız gerekçeler ve benzerleri ile inanırlılıklarını hızla yok etme yolundadırlar. Şimdi bir de Türkiye’nin AB üyesi olmasıyla bu topluluğun neler kazanacağını sıralayacağız.  Tabii Türkiye’nin AB üyesi olarak kazanacaklarını ve kaybedeceklerini de gelecek yazımızda…

             

 


 

sayfa başına dön