Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS

 

MURAT ÇAKIR İLE AB VE TÜRKİYE ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Sendika.Org

 

Geçtiğimiz günlerde HKM ve SODAP’ın organize ettiği “Sol AB’yi tartışıyor” paneli için Türkiye’ye gelen Murat Çakır Almanya’daki “Çalışma ve Toplumsal Adalet Seçim Alternatifi”nin kurucu üyesi ve basın sözcüsü. 35 yıldır Almanya’da yaşayan Çakır ülkedeki çeşitli sendikalarda ve sol inisiyatiflerde çalışmış. Aynı zamanda çevirmen olan Çakır’ın çevirdiği dört kitap Türkiye’de de yayınlanmış. Murat Çakır “Toplumsal Hareket Sendikacılığı” broşürünü Almanca’ya çevirerek kendisinin editörlüğünü yaptığı kozmopolit.com adlı internet sitesinde yayınlamış. Murat Çakır ile AB ve Türkiye üzerine konuştuk.

Sendika.org- Türkiye’de, AB üyeliği ile demokrasinin gelişeceği, emekçilerin mücadelelerle kazanılamamış bir çok hakkının kazanılacağı tartışılıyor, AB Türkiye emekçileri açısından bir şans, önemli bir olanak olarak tartışılıyor. Tüm bunlar sizce ne kadar gerçek?
Murat Çakır- Öncelikle şunun altını çizmek lazım. Avrupa’da çok sert bir roll-back (geriye dönüş) yaşanmakta. Bu geriye dönüş sosyal politik bir geriye dönüş. Bir de Avrupa Birliğini bir bütün olarak görmemek gerekiyor. Avrupa Birliği, çekirdek Avrupa olarak nitelendirdiğimiz Fransa, Almanya ve Benelüks ülkelerinin, daha doğrusu bu ülkelerdeki uluslar arası sermayenin, tekellerin Avrupasıdır. Şu anda Avrupa’da bütün sosyal standartlar sıfırlanıyor. Çalışma saatleri 45-50 saate çıkarılmak isteniyor ki, Almanya’da 35 saatlik çalışma haftası 1984 yılındaki grevlerle kazanılmıştı. Fransa’da yasalarda 35 saatin aşılması yazılı olsa da, belirli olanaklar devlet tarafından verildiğinden çalışma süreleri 40-45’in üzerine çıkarılmakta.(...) Avrupa Anayasası ile sosyal sorumluluk ilkesi kaldırılıyor. Sendikaların giderek zayıfladığı, toplumun giderek bölündüğü, işçi göçünün toplumun bölünmesi yönünde kullanıldığı, ırkçılığın, yabancı düşmanlığının körüklendiği bir Avrupa’yla karşı karşıyayız. Böylesine bir AB, ilk etapta dünyadaki emperyalist paylaşım mücadelesi içerisinde kendisine bir yer açmaya, tek kutuplu dünyada ikinci kutup olmaya çalışan bir AB. Karşımızdaki militarist, çıkarlarını Hindukuş dağlarında savunmayı hedefleyen bir Avrupa. Bu Avrupa, dünyada yeni savaşların habercidir. Bütün AB üyesi ülkelerde, savunma politikaları, şu anda çıkartılmak istenen Avrupa Anayasasına uyumlu hale getiriliyor çünkü bu anayasa silahlanmayı zorunlu hale getiriyor. “Önleyici savaş” yasal bir hak haline getiriliyor.

Sendika.org- Demek ki önleyici savaş iddia edildiği gibi sadece Bush ekibinin siyaseti değilmiş...
Murat Çakır-Hayır, kesinlikle değil. Çünkü gerek Alman Başbakanı Schröder, gerek Fransa Başkanı Chirac, Bush’un yaptığını yasal düzeyde yapmak istiyorlar. AB Anayasası demokratik yapılanmaların içini de tamamen boşaltıyor. Yürütmeye yürütme organına karar alma ve uygulama hakkını beraber veriyor. Avrupa yüksek Mahkemesi’nin AB Komiserliğini, özellikle dış ve güvenlik politikalarında kontrol etme hakkı tamamen ortadan kaldırılıyor. Avrupa Parlamentosunun işlevi komiser seçmekle sınırlandırılıyor ve politika belirleme hakkı verilmiyor. Aynı zamanda birliğe üye ülkelerin anayasaları, sosyal hakları Anayasa çerçevesinde aşağılara doğru çekilecek, güvencesiz çalıştırma biçimleri daha olanaklı hale getirilecek. “Uluslar arası terörizmle mücadele” gerekçesiyle demokratik örgütlenmeler üzerindeki devlet baskısı artabilecek. Diğer taraftan nükleer santrallerin bütün Avrupa’ya yerleştirilebilmesi için Euroatom sözleşmesi anayasal çerçeveye çıkartılmaya çalışılıyor. Tüm bunlar bir araya getirildiğinde kapitalist bir birlik olarak, emperyal hırsları olan, ve dünya piyasalarına serbest giriş hakkını savunan, bunun için savaş çıkarmayı göze alan, hammadde pazarlarına engelsiz girişi amaçlayan bir Avrupa ile karşı karşıyayız. Bu Avrupa Birliği’nin ne Avrupa halkları ne de dünya halkları açısından olumlu bir yanı olduğuna inanmıyorum.

Sendika.org- Peki işler nasıl bu noktaya geldi. Örneğin sizin ülkenizde, Alman emekçi sınıfları bu gelişmelere neden engel olamadılar?
Murat Çakır-Almanya İşadamları Birliği Başkanı “1990 öncesinde toplu iş sözleşmeleri görüşmelerinde karşımızda iki güç vardı” diyordu, “Biri sendikalar, biri de Demokratik Almanya Cumhuriyeti, şimdi ise sadece sendikalar var” Ren kapitalizmi sosyal partnerlik sistemini uyguluyordu. Reel sosyalist sistem öyle ya da böyle bir sistem alternatifiydi. Almanya bu sistem alternatifiyle cephe ülke konumundaydı. Bu durumun sosyal hakların kazanılmasında işçi sınıfı mücadelelerinin yanında önemli bir etkisi oldu. Ayrıca eskiden sendikalar güçlüydüler şimdi ise zayıflar ve işverenler onları istedikleri gibi kullanabiliyor.(...) Sendikaların bu süreçte büyük hataları oldu. Üyelerinin haklarını savunmak ile kendilerini kısıtladılar. Halbuki işsizliğin artması kendi üyelerinin üzerindeki baskının artmasına yol açtı. Fakat bu konuda hiçbir şey yapamıyorlar. Sendikaların Avrupa’daki işsizlere yönelik çalışmaları birkaç gönüllü ile yürütülüyor. Oysa bunun sendikaların temel görevinin olması gerekiyor. Sendikaların belirli alanlardaki özel sözleşmeler ile kendi üyelerinin haklarını koruma çabası sınıf mücadelesini geriletiyor. Sonuçta kendi üyelerinin de haklarını savunamaz duruma geliyorlar. (...)
Karşıt bir güç olmayınca şu korkunç manzara ortaya çıktı: Dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan Almanya’da toplumun %13.5’i yoksulluk sınırının altında yaşıyor. 1.2 milyon çocuk yoksul. Sağlıkta doktora giden, sigortası olsa 10 Euro ödemek zorunda. İlaçlar için para ödersiniz. Birçok hizmet için ek ücret ödersiniz. Örneğin diş tedavisinin %60’ını kendiniz karşılarsınız. “Artık bir insanın zenginliği dişlerinden belli olacak” diyorlar. Eğitimde fırsat eşitliği diye bir şey kalmadı. Devlet okulları kalabalıklaşıyor ve niteliği düşüyor. Ancak bir taraftan da devlet tarafından elit okullar açılıyor. Zenginlerle yoksulların okulları ayrılıyor. Yoksulun yoksulluktan kurtulma şansı yok ediliyor. Dautche Bank, Daimler Chrysler kendine personel yetiştirmek için üniversite açıyorlar. Verginin sisteminin yükünü, vergilerin %80’inin ödeyen bağımlı çalışanlar ve orta sınıflar ödüyor. Varlık vergisi kalktı, sanayi vergisi neredeyse sıfırlandı. Neo-liberalizmin “Sermayenin ödediği vergiler düşürürse yeni yatırımlar gelir, işsizlik düşer” yalanını siz burada dinliyorsunuz, biz orada....

Sendika.org- Almanya’da kapitalizmin vahşileşmesi sosyal demokratların ve yeşillerin iktidarda olduğu “kızıl-yeşil” koalisyonu döneminde hız kazandı değil mi?
Murat Çakır- Sosyal demokrasi kapitalizmi ehlileştirme iddiasıyla yola çıkıp kapitalizmin daha da vahşileşmesine ve emperyalist paylaşım mücadelesinin daha da körüklenmesine neden oldu. Sosyal demokrasi tarihsel misyonunu yerine getirdi. Deregülasyon, özelleştirme, esnek çalışma, sermaye trafiğinin serbestleşmesi, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi yeni idealler olarak gösterildi. Blair ve Schröder bu söylemlerin taşıyıcısı oldular. Aslında bunların hiçbiri yeni değildi ve kapitalizmin doğal yönelimleriydi. Ancak sendikalar bunlara baştan karşı çıkmadılar, işçi sınıfının kendi içindeki bölünmeyi kabullenip sadece kendi üyelerinin haklarını savunmaya kalktılar. Ancak daha da zayıfladılar, üye kaybına uğradılar. 2.5 milyon üyesiyle Avrupa’nın en büyük sendikası olan IG-Metal’in dahi üye sayısı azalıyor. Bunun en büyük sebebi işten atılmalar, işsizliğin yüksek bir seviyeye çıkması. Örneğin Almanya’da resmi işsiz sayısı 4.5 milyondur. Gerçekte ise bu rakam 8 milyon civarındadır. İşsizlik oranını düşürmek için 56 yaş üzerindekileri bir daha iş bulamaz diye kabul edecek istatistiklerden çıkarılıyor. Her yıl yeni veri ve istatistik kuralları çıkarılıyor. 1 Ocak’tan itibaren yürürlüğe girecek olan Heartz IV yasası yaklaşık 3 milyon kişi işsizlik istatistiklerinden kaybolmasına neden olabilir deniyor. Bu yasa işsizlik yardımlarını da törpülüyor. Bu yardımı alabilmeniz için varsa hayat sigortanızı satacaksınız, varsa arabanızı satacaksınız, mülkünüzü satıp geçinecek, sonra o parayı alabileceksiniz. Uzun süreli işsizlikte ise zorunlu çalışma getiriliyor. Hangi meslekten olursanız olun, ne düzeyde kalifiye olursanız olun park ve çocuk bahçeleri temizliği gibi kamu hizmetlerinde saati 1 Euro karşılığı çalışmanız zorunlu hale getiriliyor. Bu zorunlu çalışma Hitler’in zamanındaki uygulamayla aynı.

Sendika.org- Bu gelişmelerin Almanya’da ne gibi politik sonuçları oldu?
Murat Çakır-Tüm bu gelişmeler toplumun ortasındaki bir balta aslında. Avrupa’da halkın %20’lik bir kesimi bu politikalardan şimdilik etkilenmiyor. %80’i ise olumsuz etkileniyor ancak alternatifsiz. Almanya’da 2004 yılında 14 seçim yapıldı Ancak seçmenin %45’i evinde kalmayı tercih etti ve sandığa gitmedi. Kimi yerellerde seçime katılım oranı %20-25’e düştü. Neo-faşist partiler parlamentolara girmeye başladı. Bu partiler seçimlere “Toplumsal Adalet” gibi sol söylemlerle seçimlere girdiler. Aslında Avrupa’nın bütün ülkelerinde büyük koalisyonlar hakim. Görünüşte hükümet var, muhalefet var ama hükümet ve muhalefet beraber hareket ediyorlar. Almanya’da Sosyal Demokrat-Yeşil koalisyonu iktidarda ancak tüm kararları Hıristiyan Demokratlarla ve Liberallerle birlikte alıyorlar. Parlamentolarda toplumsal muhalefeti temsil eden bir ses yok. Örneğin Demokratik Sosyalist Parti (PDS) iktidarda olduğu eyaletlerde neo-liberal politikaları uyguluyor. Avrupa’daki diğer sosyalist/komünist partiler de bu açığı dolduramıyor. Reel politika ile çeşitli kurumlarda yer alırken, sokaktaki mücadele ile sıkı bir işbirliği içerisinde olmaları gerektiğini unutmuşlar. Örneğin Avrupa Parlamentosundaki komünistler ve sosyalistler Avrupa Sol Partisi’ni oluşturdular. Bunlar 8 milyar Euro bütçe aldılar ve bunu yaparken örneğin Avrupa Anayasası’na evet dediler. Bu durumda işsizlerin, evsizlerin, çalışanlar “İslami tehdit” denilerek, “Türkler kadınlarını eziyor” denilerek, “Bakın Van Gogh öldürüldü, yabacılar Avrupa’ya tehdit” denilerek ırkçılık körükleniyor. Irkçılar bir alternatif haline getiriliyor.

Sendika.org- Peki bu gelişmelerin yaşandığı Avrupa Birliği’ne entegrasyonun Türkiye halklarını etkileyecek sonuçları ne olabilir?
Murat Çakır-Bir kere entegrasyon diye bir olay bile yok. Entegrasyon bütünleşmedir. İki parça kendi özünü koruyarak bütünleşir. Burada ise uyum var. AB sürecinde çıkan yasaların da adı uyum yasaları bu yüzden. Burada AB’nin ABD karşısında kendi çıkarlarını koruması için Türkiye’ye ihtiyacı var. Türkiye sıcak savaş deneyimi olan bir ülke. Sınır ötesi operasyonlarında bulunmuş bir ülke. Kendi halkına veya dışa yönelik devlet çıkarlarını askeri şiddetle savunabileceğini kararlılıkla göstermiş bir ülke. Bulunduğu bölge jeostratejik açıdan da önemli. İsrail ile stratejik işbirliği var. Hazar Denizi ve Kafkaslardaki petrol kaynaklarının, enerji rezervlerinin dağılımının yapılacağı yer. AB’nin bölgedeki çıkarlarını koruyabilmek için istikrarsızlık kaynaklarını dengelemesi lazım. İşte Rusya bölgedeki etkinliğini artırmaya çalışıyor. Suriye, İran, Irak, Filistin sorunu var. İşte burada Türkiye çok önemli bir role soyunmak üzere ve bu rol de muhtemelen askeri bir rol olacak. İşte bu yüzden Avrupa üye olmasa dahi Türkiye ile sıkı ilişkilerini korumak istiyor. Üyelik için 15 yıldan bahsediliyor, çünkü lokma büyük. Bir kere yutulacak lokmanın uygun hale gelmesi gerekli. Bir taraftan da yutan da hazır olmalı. Avrupa’da ırkçılık yükselmiş, yönlendirilmiş; bir de İslam faktörü var. (...) Özetle Türkiye’nin rolü koruyucu rol haline dönüşüyor. Örneğin Türkiye Avrupa’ya yönelik göçmen dalgasını ilk emecek olan ülke olacak. Türkiye’nin bir göçmen-mülteci sorunu olacak. Türkiye’nin doğu sınırı Avrupa’nın sınırı olacak. İşte bu yüzden Milli Güvenlik Siyaset Belgesi de değiştiriliyor ve göç bir tehdit kaynağı olarak tanımlanıyor.

Sendika.org- Bu noktada Türkiye bir ucuz emek cenneti olarak değerlendirilemez mi?
Murat Çakır-Bunun için yeni üye olan 10 ülkeye bakmak lazım. Aslında bunun iki sonucu var. Birincisi buralarda ucuz emek piyasası yaratıldı, ikincisi de bu piyasalar sayesinde Almanya, Fransa gibi çekirdek Avrupa ülkelerindeki ücretler düşürülüyor. Örneğin General Motors’un sahibi olduğu Opel’deki TİS görüşmeleri sürerken şöyle bir gelişme yaşandı. Şirket Avrupa’daki fabrikalarından 14 bin işçiyi işten çıkaracağını duyurdu. Bunun 4 bini Bochum’daki fabrikadan çıkarılacaktı. Açıkça şu gerekçe gösterildi. Bochum’daki işçi 27 Euro, Polonyalı işçi 4,5 Euro alıyor. İşyeri işçi temsilcisine %30 ücret indirimi, çalışma sürelerinin artmasını, tatillerin azalmasını kabul edersen burada belirli bir sayıda işçi tutmayı kabul edebiliriz dedi. Benzer bir teklif Lutfhansa’da da işçilerin karşısına çıkarıldı. Farklı ülkelerdeki 7 ayrı şehirdeki “call center”larda çalışan işçiler benzeri tehditlerle karşılaştılar. Yaratılan ucuz emek cennetleriyle ihracatta müthiş bir başarı sağlanıyor ancak satın alma gücü düşüyor. Ama bu sermayeyi şu anda hiç ilgilendirmiyor.
Bir örnek daha verelim. Opel’in Polonya’ya gitmesinin bir nedeni de, Polonya’nın NATO çerçevesinde ABD’nin Lockeheed firmasında 160 uçak almasıdır. Polonya başkanı diyor ki; “Evet 160 uçak aldık ama Opel 4 bin kişilik işyeri açıyor.” Lockeheed bu satıştan elde ettiği karın bir kısmını General Motors’a veriyor. Böylece Bochum’daki fabrika Polonya’ya taşınıyor.

Sendika.org- Tüm bu veriler ışığında Türkiye’deki sol ve emek örgütler AB sürecinde sizce nasıl tavır almalı.
Murat Çakır-Biz fiili bir durumla karşı karşıyayız ve şu anda AB’nin çekirdeği olan bir ülkedeyiz. Bu yüzden AB mekanizmalarına etkide bulunmaya çalışan bir siyaset izliyor ve çeşitli kurumlarda yer alarak buraları sokaktaki mücadele için mevzi olarak kullanmayı amaçlıyoruz. Örneğin AB’nin militarist-neoliberal saldırısına karşı mücadeleyi şu anda Avrupa Anayasasına karşı mücadele olarak yürütüyoruz. Ancak Türkiye’de durum farklı. Ben Türkiye’deki bir emek örgütünde veya sol grupta mücadele eden biri olsaydım burada söylenmesi gerekenin “Emperyalist AB’ye Hayır” olduğunu ifade ederdim. Ancak tabii ki bu sürece yaklaşım sizin kararınız olacak ve biz de sizlerle eşit göz hizasında dayanışma içinde olacağız
.

 

sayfa başına dön