Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS


AB ÜLKELERİ TÜRKİYE’NİN ÜYELİĞİNİ NEDEN İSTEMEZ VE NEDEN TÜRKİYE’Yİ ÜYE OLARAK KABUL ETMEK ZORUNDADIRLAR

Dr.Ergun GÖKNEL

Önceki üç yazımızda AB - Türkiye ilişkilerinde birkaç noktayı aydınlatmaya çalışmıştık. Üyelik müzakerelerinin başlaması kararının alınmasına üç gün kala yazdığım bu yazıda, olayı kesin hatlarıyla bir defa daha inceleyelim.

AB ülkelerinden bir bölümü kamuoylarının olumsuz düşüncelerini öne sürerek Türkiye’nin AB üyesi olamayacağını söylemektedirler. Gösterdikleri temel gerekçe kamuoyu düşüncesidir. Fakat bu gerekçenin ardında saklı diğer korkular da vardır.

Önce kamuoyunun olumsuz düşüncelerini sayalım

  • Türkler ayrı bir dine sahiptirler ve Hristiyan anlayışı ile uyuşamazlar. Kültürleri ve tarihleri çok değişiktir. Bu görüşü savunanlar AB ilkelerini temelden reddettiklerinin farkında değildirler. AB’nin kuruluş ilkelerinin en başında Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile Avrupa’da zirveye varmış olan, milletlerarası düşmanlığı, ırkçılığı ortadan kaldırmak ve hoşgörüyü, çok kültürlülüğü tüm yaşamda egemen kılmaktır. Eğer bu görüşü yerleştirmek istiyorsanız ve kabulleniyorsanız, insanları inançları, ırkları ve kültürleri dolayısıyla aşağılayamaz, ayıramaz, tecrit edemez ve dışlayamazsınız. Bunları yaptığınız zaman 1930’ların nazi/faşist ideolojisine geri dönmüş olursunuz. 
  • Türkler ekonomik olarak geri kalmıştır. Onların yaşam standartlarını yükseltmek için çok büyük tutarlar ödenmesi gerekir. Bu tutarların ödenmesi de,  AB‘ye üye ülkelerde yaşayanların cebinden çıkacaktır. Bu para Türklere verileceğine üye ülkeler halkı için harcansa AB içerisindeki refah seviyesi daha da yükselecektir. AB ilkelerinden bir tanesi de bölgesel farklılıkların ortadan kaldırılmasıdır. Bu hedefe erişmek için, son on yıl içerisinde, Yunanistan, Portekiz ve İspanya için ciddi ödemeler yapılmıştır ve iyi sonuçlar alınmıştır. Önümüzdeki on yıl içerisinde de yeni üye olan 12 ülkeye gene büyük tutarlar ödenecektir. Fakat sıra Türkiye’ye gelince isteksizlik egemen olmaktadır. Tümüyle sübjektif sebepler öne çıkmaktadır. Bu sübjektif sebeplerin başında da yukarıda belirttiğimiz inanç, kültür ve tarih ayrılığı gelmektedir.
  • AB ülkelerinde hemen hemen tümü dışlanmış, tecrit edilmiş durumda, beş milyonu Türk olmak üzere, 14 milyon Müslüman yaşamaktadır. Kamuoyu       bu insanları ve yaşam şekillerini örnek alarak, Türkiye üye olduğunda, hiçbir şekilde Avrupa Medeniyeti ile bağdaşamayacağını ileri sürmektedir. Bilinmesi gereken bir gerçek gözden kaçmaktadır. O da bu insanların kendi isteklerinin dışında tecrit oldukları, gettolar içerisinde yaşamaya neredeyse mecbur kaldıkları ve yaşadıkları ülkenin halkı tarafından dışlandıklarıdır. Gerçekte, özellikle Türkler  içinde yaşadıkları topluma hızla uyum sağlayabilen bir millettir. Tabii buna izin verilirse. Türklerin ne kadar kolay yeni koşullara uyum sağladıklarının en güzel iki delilinden birincisi, belli bir sayıda Türkün Anadolu’da yaşayan toplumlarla kısa sürede kaynaşmış olması gerçeğidir. İkincisi de AB ülkelerine göç eden Türklerin, izin verildiği ve imkan tanındığında nasıl uyum sağladıklarının pek çok örneğinin olmasıdır.
  • AB üyesi olan Türkiye işgücü piyasasını etkileyecek ve ücretlerin düşmesine sebep olacaktır. Gerçekte bu durum şu anda süregelmektedir. AB ülkelerinde çok sayıda ucuz ve kayıt dışı işçi çalıştırılmaktadır. Türkiye’nin üyeliği en azından bu durumu düzeltecek ve kayıt dışılığı önleyebilecektir.

Diğer taraftan devletler ve hükümetlerinde belli korkuları vardır:

  • Türkiye AB üyesi olduğunda gerek nüfus gerekse alan bakımından AB’nin en büyük ülkesi olacaktır. Bu haliyle de mevcut kurallara göre, gerek AB bürokrasisinde gerekse AB Parlamentosunda etkili bir duruma sahip olacaktır. İşte bu durum Fransa gibi bugün AB içerisinde belli bir ağırlığı olan ülkeleri korkutmaktadır. AB ileri gelenleri, sık sık Türkiye’nin egemenliğini AB ile paylaşmaya henüz hazır olmadığını, ileri sürmektedir. Aslında bilinç altında olan korkuları Türkiye gibi büyük ve dinamik bir ülkenin AB kararlarını etkileyeceği ve dolayısıyla AB içerisinde ki egemenlik koşullarından ciddi bir pay alacağıdır. Türkiye gibi ikinci sınıf (!) olarak tutulmaya çalışılan bir ülkenin AB içerisinde egemenliği paylaşması istenmemektedir.
  • Türkiye’nin üyeliği ile AB ülkelerinde kağıt üzerinde varolan fakat gerçekte pek uygulanamayan hoşgörü, değişik inanç ve kültürlerin birlikte, yan yana yaşaması, ırkçılığın reddedilmesi, değişik görüşlü insanların dışlanmaması, yabancıların hor görülmemesi gibi ilkelerin gerçekten uygulanması gerekecektir. İkinci Dünya Savaşının üzerinden 50 yıl geçmesine rağmen, AB ülkeleri bugün bile yukarıda sayılan ilkelerin karşıtı hasta düşüncelere engel olamamaktadırlar.

Bütün bu karşı gerekçelere rağmen AB Türkiye’yi  ergeç tam üye olarak kabul etmek zorundadır. Bu zorunluluğun ilk adımı da üç gün sonra, 17 Aralık 2004 tarihinde, atılacaktır.

AB Türkiye’yi neden tam üye olarak kabul etmek zorundadır?

  • Önce “Ortak Pazar” sonra da “Avrupa Ekonomik Topluluğu” olarak kurulmuş olan AB’nin bugüne kadar ağırlık noktası ekonomidir. Bugüne kadar erişilmek istenen ABD ve Japonya’nın belki de şimdilerde Çin’in karşısına belli bir ekonomik ağırlıkla çıkmak ve Avrupa ekonomisini üst seviyede yaşatmaktı. Şimdi anlaşılmıştır ki dünya siyasetinde belli bir ağırlık sahibi olmadan, yalnızca ekonominin büyüklüğü ve sağlamlığı ile yaşamı sürdürmek pek olanak dahilinde değildir.  Dünya siyasetinde söz sahibi olmak için ekonominin güçlü olması gerektiği gibi, silah gücü ve stratejik güç de önemli ve hatta son derece gereklidir. Bugün dünya siyaseti ve ekonomisinin merkezi Orta ve Yakın Doğu ülkelerinin coğrafyasındadır. Gerek enerji politikası, gerekse enerji kaynaklarının varolduğu ülkelere egemen olma politikası bu bölgeye büyük bir ağırlık vermektedir. AB’nin dünyada politik ağırlığa sahip olması, ancak Türkiye gibi bu bölgede kilit durumunda olan Türkiye’nin AB üyeliği ile gerçekleşebilir.
  • İnsanlık için, enerji kaynaklarından daha da fazla önem taşıyan su kaynakları da bu bölgede önemli oranda Türkiye tarafından kontrol edilmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin üye olması AB’nin bu konuda da çok değerli sayılacak şekilde söz sahibi olmasını sağlayacaktır.
  • Türkiye gibi, terörle mücadelede deneyimli güçlü bir orduya sahip bir ülkenin AB üyeliği Birliğin silah gücünü arttıracağı gibi savaş deneyimi olan bir güce de sahip olmasını sağlayacaktır.
  • Türkiye’nin AB üyesi olmasıyla enerji kaynaklarının ve yollarının güvenliği AB tarafından sağlanacağı gibi, stratejik tehditlerin kaynaklandığı ve sıcak savaşın en yoğun olduğu bu bölgelerde söz sahibi olabilecektir.
  • Ekonomi bakımından, kolay kolay aşılamayacak bir durağanlık dönemine girmiş olan AB ülkelerinin ekonomisi, Türkiye gibi dinamik, genç ve tüketim potansiyeline sahip 70 milyon nüfuslu bir ülkenin üyeliği ile yeniden canlanma fırsatını elde edecektir.
  • Önümüzdeki yıllarda dünya ekonomisinde iki yeni devin söz sahibi olması beklenmektedir: Rusya ve Çin. Bu iki ülkenin çevresini de etki sahasına alması kaçınılmazdır. Türkiye gibi dinamik ve ekonomik gelişmeye açık bir ülkenin özellikle komşusu Rusya’nın ekonomik ve sonra da politik etki alanına girmesi AB’nin en son istediği gelişmedir. Bu sebepten, bir an önce, Türkiye’nin AB bağlantısının güçlendirilmesi ve AB’den kopamayacak duruma getirilmesi gereklidir.
  • Kıbrıs ve Yunanistan gibi iki üyesinin yıllardır ihtilaf halinde olduğu bir ülkenin AB üyesi olması, bu ihtilafların ve her türlü anlaşmazlığın dostça görüşmelerle ve barışçı yollarla çözümlenmesini sağlayacak. Bu bölgedeki sıcak savaş olasılığını ortadan kaldıracaktır.
  • AB ülkelerinden değişik bir inanca ve kültüre sahip olan Türkiye, AB içerisinde, bu özellikleriyle Avrupa Birliği ülkelerinin toplumsal yaşamını zenginleştirecek ve “kültürler savaşı” paranoyasından kurtulunması yolunda gerçek bir adım atılmasını sağlayacaktır. Unutulmamalıdır ki Anadolu uygarlığının mirasçısı olan Türkiye, AB’nin sahip olduğu Yahudi/Hristiyan kültüründen çok daha eski ve zengin bir kültür varlığına sahiptir. Bu kültür varlığının AB’ye dahil olması paha biçilmez kültürel bir zenginliği ortaya çıkaracaktır.

Sonuç olarak AB’nin Türkiye’yi tam üye olarak kabul etmesi kaçınılmaz bir sonuçtur. Bir yerde AB Türkiye’yi kabullenme zorundadır. Bu durumun en açık ispatı ise, Türkiye ile yürütülecek üyelik müzakereleri başarısızlıkla sonuçlandığı takdirde, sıkı bağların devam edebileceği bir çözüm aranması gerektiğinin devamlı olarak ifade edilmesidir.

17 Aralık tarihinde Türkiye ile üyelik müzakerelerinin, belirlenen bir tarihte başlamasına karar verilecektir. Bundan sonraki yazımız bu karar verildikten sonra Türkiye’nin neler yapması gerektiği konusunda olacaktır.

Aşağıdaki satırlar Avrupa Birliği konseyi’nin aldığı karardan sonra yazılmıştır.

Şimdi doğruları ve yanlışları ile, haklı veya haksız bir karar alınmıştır. Müzakerelere başlama tarihi verilmiştir. Bundan sonra önümüzde uzun, çok çaba gerektirecek ve zahmetli bir yol vardır. Bu yolda büyük bir dikkat ve sabırla ilerlememiz gerekecektir.


 

sayfa başına dön