Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS

 

AB SÜRECİNDE EMEĞİN SERBEST DOLAŞIM

HAKKINI KİMLER GASBEDİYOR ?

Deniz OKTAY

AB’nin dört temel özgürlüğünün malların, hizmetlerin, sermayenin ve emeğin serbest dolaşım hakkı olduğu artık hemen herkes tarafından biliniyor. Bu dört serbestlik içinde emeğin serbest dolaşım hakkının, AB’nin daha ilk genişleme hamlelerinden itibaren en sorunlu alanı oluşturduğunu da… AB genişlemesi, o zamanki milli gelirleri AB ortalamasının altında olan İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın birliğe dahil edildiği ilk genişleme dalgasından bu yana, emeğin serbest dolaşım hakkı üzerine geçici kısıtlar konularak gerçekleştirildi. İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın birliğe dahil edilmelerinin ardından, 2004 yılında 10 eski Doğu Avrupa ülkesinin birliğe alınmaları süreci de benzer biçimde yaşandı. Bu ülkeler, emeğin serbest dolaşımını kısıtlayan azami yedi yıllık geçiş sürelerini kabul ederek AB’ye üye oldular.

“Küreselleşmeye” ya da “AB”ye “insani bir yüz kazandırma” tartışmalarına egemen olan genel geçer kabullerden birisi, emeğin serbest dolaşım hakkının kısıtlanmasının başlıca sorumlusunun AB Komisyonu, neo-liberal hükümetler ve AB düzeyinde etkinlik gösteren işveren örgütlenmeleri olduğu yolundadır. Gerçekten de, örneğin AB Komisyonu, 2001 Nisan ayına kadar işçilerin serbest dolaşım hakkı konusunda görece ılımlı bir yaklaşım benimser ve birlik üyesi ülkelerdeki “göçmen işçi” korkusunun abartıldığına vurgu yaparken, bu tarihten itibaren Almanya’nın özel baskısı sonucunda, aday üye ülkelere emeğin serbest dolaşımı konusunda “esnek geçiş düzenlemeleri” dayatmaya başlamıştır. Komisyon, Nisan 2001 tarihli Bilgi notu başta olmak üzere birçok belgede, bu düzenlemeleri sahici ekonomik gerekçelerle değil, “genişlemenin mümkün olan en geniş kamuoyu desteğini kazanabilmesini güvence altına alma” gerekçesiyle savunmayı sürdürdü.

Komisyon’un kararları üzerinde etkili olduğu anlaşılan Almanya ve Avusturya hükümetleri de aday ülkelere geçici önlemler dayatılmasının güçlü savunucuları oldular. Bu hükümetler, Fransa, İngiltere ve Hollonda hükümetleriyle birlikte “göçü önleme” konusunda yaptıkları vurgularla, neo-liberal uygulamalarla sarsıntıya uğrayan seçmen kitlelerinin desteğini kazanmaya çalıştılar.

Ancak sürecin ilginç tarafı, Avrupa sermayesinin AB düzeyinde etkinlik gösteren ve AB genişlemesi konusunda en aktif biçimde lobi yapan iki örgütü olan ERT (European Roundtable of Industrialists) ile UNICE’nin (Union of Industrial and Employers’ Confederations of Europe), aday ülkelere emeğin serbest dolaşım hakkı üzerinde geçici kısıtlamalar konulmasından yana bir tutum sergilememeleriydi. ERT 2001’de Gothenburg’da yaptığı zirvede serbest dolaşım hakkı konusundaki kısıtlamalara karşı bir tutum açıklarken, UNICE AB’deki işsizlik sorununun göçten değil, emek pazarlarının esnek olmamasından kaynaklandığını vurguluyor; geçici kısıtlama sürelerinin mümkün olduğu kadar kısa tutulmasını tavsiye ediyordu. Anlaşılan, çokuluslu AB sermayesi açısından en yüksek teşviklerden yararlandığı Doğu ülkelerindeki ucuz işçiyi sömürmekle, bu ülkelerin AB’nin göbeğinde de en düşük standartlar altında çalıştırabileceği göçmenlerini sömürmek arasında radikal bir fark bulunmuyordu.

O zaman, AB üyelik sürecindeki Doğu ülkeleri işçilerinin serbest dolaşım hakkına uzun süreli kısıtlamalar konulmasını en fazla savunan temel güç kim, diye sorduğumuzda, yüz kızartıcı bir yanıtla karşılaşıyoruz: “Sosyal Avrupa” tezlerinin mimarı, “emeğin Avrupa’sı projesinin” potansiyel vasisi, Avrupa Sendikalar Konferedasyonu, yani bildiğimiz ETUC. ETUC gerek içinde önemli bir yer tuttuğu Ekonomik ve Sosyal Komite düzeyindeki, gerekse konfederasyon ve bağlı sendikaları düzeyindeki lobicilik çalışmaları ile emeğin serbest dolaşım hakkı üzerine kısıtlamalar konulmasını savunmakla kalmadı; Doğu Avrupa sendikalarının bu kısıtlamaları kabul etmesi yönünde aktif çalışmalar da yürüttü.

ETUC’un ESK içindeki çalışmaları emeğin serbest dolaşım hakkına kısıtlamalar getirilmesinin neden gerekli olduğu konusunda tezler üretmek üzerinde yoğunlaştı. Buna göre, ücret düzeyleri arasındaki farklılıklar (1’e 11) göçü artıracak, bu da üye ülkelerdeki ücret düzeylerini aşağıya düşürecekti. ESK, üye ülkelerin “sosyal tarafları” ile geçiş süreçlerinin Doğu Avrupa ülkelerinin kendi çıkarları açısından da ne kadar gerekli olduğunu iknaya yönelik ortak komite çalışmaları yürüttü ancak Doğulu taraflar bu önlemlerin gerekliğine ikna edilemedi.

ESK’nın yanı sıra, geçiş dönemi önlemlerini en fazla savunan güç ise, “genişleme yoluyla “yaygınlaşmanın” sosyal Avrupa’nın “derinleşmesini” engelleyeceğini” iddia eden ETUC’du. ETUC, Doğu Avrupa ülkelerindeki sendikaların da “daha uzun bir öğrenim sürecinden” geçmeleri gerektiğini ileri sürerek, 1997 yılından itibaren aday ülkelerin sendikalarını bu önlemlere ikna etmeyi amaçlayan sendikal koordinasyon komiteleri oluşturdu.

Çeşitli ETUC belgeleri, Doğu Avrupa ile AB üyesi ülkeler arasındaki büyük bir “gelir uçurumu” bulunduğunu ve bu uçurumun kısa sürede kapatılamayacağını savunurken, bu uçurumu kapatacak yeni sosyal paketler değil, tersine uzun süreli dolaşım hakkı kısıtlamalarına dayanan bir “korunma stratejisi” benimsediler.

ETUC’un yanı sıra, emeğin serbest dolaşım hakkına geçiş önlemleri uygulanmasını savunan en önemli sendikal güçler, Alman DGB ve Avusturya ÖGB sendikaları oldu. Örneğin 1998’de Budapeşte’de DGB tarafından düzenlenen “Göç Diyaloğu 1998” konferansı, Alman sendikaların Macaristan sendikalarına kendi hükümetleri üzerinde geçiş önlemlerini destekleyen lobicilik çalışmaları yürütmeleri için baskı yapmalarına sahne oldu. Avusturya ÖGB sendikası ise, emeğin serbest dolaşım hakkı üzerindeki kısıtların kaldırılması için, Doğu Avrupa ülkelerindeki ortalama gelirin Avusturya ortalamasının yüzde 80’ine ulaşması ölçütünü yaygınlaştırdı. Daha sonra ırkçı Haider tarafından da benimsenen bu ölçüt, Doğu ülkeleri sendikalarının kendi ülkelerinde faaliyet gösteren çokuluslu şirketlerle olan teslimiyet ilişkilerinin yoğunlaşmasına neden oldu.

ETUC ve bağlı sendikalarının bu bölücü pozisyonunun gerçek temelleri, kuşkusuz Avrupa sendikal hareketinin başta Avrupa Merkez Bankası olmak üzere neo-liberalizmin bütün kurumsal dayatmalarına teslim olmuş olmalarında aranmalıdır. İşçi sınıfının, “sosyal hak belgeleri” adı altında kabul edilen neo-liberal emek pazarı düzenlemelerinden kaynaklanan esnekleştirme saldırıları nedeniyle yoğun bir işsizlik kaygısı içinde olduğu ve göçün de işsizliğin en önemli nedeni olduğuna inandığı bir ortamda, Avrupa sendikal hareketi gerçek bir uluslar arası mücadele yürütmek yerine, işçi sınıfının çıkarlarını bölen Pirus zaferleri kazanarak “sosyal Avrupa’nın” hala dimdik ayakta olduğunu gösterme peşindedir. Ancak bu tür “zaferler”, ne Batı Avrupa işçi sınıfını Doğu’nun düşük ücretlerinden koruyabilmiş, ne üretimin parçalanarak Doğu’ya aktarılmasını engelleyebilmiş, yalnızca emek hareketi içinde önemli parçalanmalar yaratmayı başarabilmiştir. Dolayısıyla mevcut “emeğin Avrupa’sı” siyaseti, genişlemiş AB içindeki emek güçlerinin topyekün daha da güçsüzleşmesi ve emeğin çalışma koşullarının daha da esnekleşmesiyle sonuçlanmıştır.

Ancak esas ders şudur; sermayenin hareket serbestliği ile malların ve hizmetlerin serbest ticareti ilkesine açıkça karşı çıkılmaksızın; tersine bu ilkelere siyaseten tabi olunarak, emeğin değil uluslar arası mücadelesinin ilerletilebilmesi, en ufak bir hak kazanımı elde edilebilmesi bile olası değildir. “Sosyal Avrupa”, Doğu Avrupa ülkelerinin AB ile entegrasyonu sürecinin de gösterdiği gibi, bir zamanlar yaratılmış olduğu topraklardan kanatlanarak uçup ücra coğrafyaların düşük ücretli işçilerinin başlarına doğru konmayacaktır. ETUC, büyük Avrupa sendikaları ile sosyal demokrat partilerinin bu tür bir muhayyel uçuşta kendilerinin baş müttefiki olacağına inanan güçlerse, herhalde yakında, kendilerini Türkiyeli işçilerin serbest dolaşım hakkı üzerinde geçiş önlemleri uygulanması önerilerine ikna etmeye çalışan lobiciler tarafından uyandırılacaklardır. Şimdilik renkli rüyalar…

sayfa başına dön