Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS

 

AB, 17 ARALIKTA TÜRKİYE’ YE NE DEDİ ? ..

Doç. Dr. Çağrı ERHAN

(A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi )

Nefesler tutularak izlenen, borsada hızlı dalgalanmalara sebep olan, rivayete göre, ''uçağımı hazırlayın, gidiyorum'' diyen Başbakan Erdoğan'ın restinden (Hürriyet, 18 Aralık 2004) ve hangi sıfatla o odada bulunduğunu anlayamadığımız bazı kişilerin çektiği cep telefonu mesajlarından (Sabah, 19 Aralık 2004) endişeye kapılan Avrupa Birliği liderlerinin, Başbakanı Türk usulü iki yanağından birden öpmeleriyle (Tüm televizyonlar, 17 Aralık 2004) ''tatlıya bağlanan'' Zirve görüşmelerinden aslında hangi sonuçların çıktığını kaçımız biliyoruz? Ankara'dan Tokat'a güzel memleketin dört bir köşesinde ve ''dış temsilciliklerde'' halkımızın havai fişek gösterileriyle kutladığı bayram neyin bayramıdır? Kızılay meydanındaki ''zafer kutlamalarına'' katılanların onundan altısı, kutlamaların ''Türkiye AB'ye alındığı'' için yapıldığını zannediyormuş. Bağımsız Türk medyası öylesine büyük puntolarla yansıttı ki, olup bitenleri, Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethinden sonra, ikinci bir ''fatih''in nihayet Avrupa'yı fethettiğini zanneden, (halbuki 2000'de UEFA kupasını kucaklayan Fatih Terim zaten ''ikinci Fatih'' ilan edilmişti) zafere susamış insanlarımız ellerinde pankartlar ve çiçeklerle Brüksel uçağının muzaffer yolcularını karşılamaya havaalanına koştular. Fatih'le Erdoğan arasında benzerlik kurmayı medyamız da ihmal etmedi (Posta, 19 Aralık 2004). Televizyonlar ve gazeteler günlerce tek ses olmuş aynı şeyi söyleyip yazdılar: Başardık. Neyi başardık?

AB'YE GİRDİK Mİ?

Sahi, Brüksel Zirvesi'nde gerçekte ne karar alındı? Gerçekten de her şey tozpembe mi? Biz AB'ye girdik mi?

Bu sorulara cevap vermek için Zirve'de alınan kararları teker teker mercek altına almak gerekiyor. Aklıselim, iz'an ve vicdan sahibi bazı köşe yazarlarımız bunu 19 Aralık tarihli gazetelerde yaptılar. Ama tahmin edebileceğiniz gibi, ön sayfalardaki zafer haberleriyle örtüşmeyen bu yorumlar, arka sayfalara sıkıştırıldı. Hatta bazı diplomasi muhabirlerinin, alınan kararı nesnel biçimde yorumlamaya cüret ettikleri haberler, gazete ve televizyonların genel politikasına uygun olmadığı gerekçeleriyle yayına sokulmadı, çoğu makaslandı.

Bu karartmayı kaldırmanın zamanı geldi. Paragraf paragraf ve satır satır incelemediğimiz takdirde, Avrupa'nın en cin fikirli diplomatları tarafından, kelimelere ''takla attırmak'' suretiyle kaleme alınan ve bizdeki, belge okumadan hüküm vermeye alışık bazı akademisyen ve kendinden menkul stratejistler tarafından kutsanan bu nihai metnin Türkiye'ye bir tarih verilmesinden oluştuğu yanılgısına kapılabiliriz... Türkiye'deki milyonlarca insanın sandığı ya da inandırıldığı gibi.

TÜRKİYE'NİN ÜYELİK İHTİMALİ SIFIRLANDI

Zirve kararlarına otopsi uygulamaya geçmeden önce, işin teferruatıyla ilgilenmeye vakti olmayanlar için, bu yazıda ulaşılan üç sonucu şimdiden söyleyeyim: Birincisi, Türkiye öne sürülen tüm şartları yerine getirdiği takdirde, AB 3 Ekim 2005'te müzakere sürecine başlayacaktır. İkincisi, "Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımak müzakerelere başlamanın önkoşulu haline gelmiştir. (Bugün, "buna tanıma denemez" diyenlerle, o gün geldiğinde görüşmek üzere randevulaşalım) Üçüncüsü, sonuç bildirisinde çizilen çerçeve içinde Türkiye'nin AB'ye tam üye olma ihtimali sıfırlanmıştır. (Bu kehanetin doğruluğunu saptamak için herhalde en az 10 yıl beklememiz gerekecek. Bir de, tabii ki, Fransa ve Avusturya'da yapılacak referandumların sonuçlarını (!)).

Şimdi Zirve karalarının Türkiye'yle ilgili olanlarını ana başlıklar altında ele alabiliriz.

AB'NİN DURUM TESPİTİ

Zirve kararlarının 17. ve 18. paragraflarında, bir yandan Türkiye'yle ilgili durum tespiti yapılmakta, diğer yandan da, müzakerelerin öngörülen tarihte başlayıp sorunsuz devam etmesinin hangi koşullara bağlı olduğu ifade edilmektedir. Buna göre, 17. paragrafta, Helsinki Zirvesi'nde (1999) ''Türkiye'ye diğer adaylara uygulananlarla aynı kriterlerin uygulanacağı'' sözü verildiği, Kopenhag Zirvesi'nde (2002) ise, siyasal kriterlerin yerine getirildiğinin Komisyon tarafından saptanması halinde Konsey'in Aralık 2004'teki toplantısında Türkiye ile katılım müzakerelerine geciktirmeden başlanmasına karar vereceği sonucuna ulaşıldığı belirtilmektedir. 18. paragrafta, geçen zaman zarfında Türkiye'nin gerçekleştirmiş olduğu reformların Konsey tarafından memnuniyetle karşılandığı ve Konsey'in reform sürecinin devam ettirileceğinden emin olduğu vurgulanmasının ardından şu üç noktanın altı çizilmektedir:

1- Konsey, Türkiye'den, Komisyon'un 6 Ekim tarihli İlerleme Raporu'nda vurguladığı altı yasal düzenlemenin yürürlüğe sokulması için aktif çabalarını sürdürmesini ummaktadır.

2- Siyasal reformlardan geri dönülmesinin engellenmesi ve bunların etkin ve kapsamlı uygulanmasının sağlanması Komisyon tarafından düzenli olarak gözlenecektir. Özellikle, Komisyon'un 2004 yılı İlerleme Raporu'nda zikrettiği kaygı verici noktalar üzerinde yoğunlaşılacaktır.

3- Avrupa Birliği, reform sürecindeki öncelikleri sıralayan bir Katılım Ortaklığı belgesi temelinde siyasal reformları yakından gözlemeye devam edecektir. Yani, müzakereler başlamadan önce AB Komisyonu tarafından yeni bir (üçüncü) Katılım Ortaklığı Belgesi hazırlanacaktır. Muhtemelen, Türkiye buna Yeni Ulusal Program (üçüncü) ile cevap verecektir. Yeni Katılım Ortaklığı Belgesi'nde, Komisyonun 2004 yılı İlerleme Raporu'nda yerine getirilmesini istediği konular ''öncelikleri'' oluşturacaktır. Kuşkusuz, bu yeni Belge'de, daha öncekilerden farklı olarak, asıl vurgu alanlarını Kopenhag ekonomik kriterleri ve AB müktesebatının üstlenilebilmesi konusu oluşturacaktır. Müzakereler öncesi son hazırlıklar bu ''yol haritası'' çerçevesinde tamamlanacaktır.

KIBRIS KONUSU

Yukarıdaki durum tespitinin ardından, üzerinde en çok tartışılan hatta Türkiye ile AB arasındaki ilişkileri kopma noktasına getiren Kıbrıs konusu ele alınmaktadır. 19. paragrafın hiçbir yerinde ''Kıbrıs'' kelimesi geçmemekle birlikte, yeni üye olan devletlerden söz edilmektedir ki, AB açısından ''Kıbrıs Cumhuriyeti'' bu yeni üyelerden biridir. Son derece önemli olduğu ve 19 Aralık tarihli birçok gazetede eksik / yanlış tercüme edildiği için (Mesela bkz. 19 Aralık tarihli Sabah gazetesinin 24. sayfasındaki Fikret Aydemir imzalı tercüme) bu paragrafın birebir tercümesini aşağıya alalım:

''Avrupa Konseyi, Türkiye'nin, 10 yeni üyenin katılımını da dikkate alarak, Ankara Anlaşmasının bu duruma adaptasyonuna ilişkin Protokolü imzalama yönündeki kararını memnuniyetle karşılamaktadır. Bunun ışığında, Avrupa Konseyi, Türkiye'nin ''Türk Hükümeti Ankara Anlaşması'nın adaptasyonuna ilişkin Protokolü katılım müzakerelerinin asıl başlangıcından önce ve Avrupa Birliği'nin mevcut üyelik görünümünün gerektirdiği dönüşümlerin tamamlanması ve bunların üzerinde anlaşmaya varılmasının ardından, imzalamaya hazır olduğunu teyid eder'' şeklindeki bildirimini memnuniyetle karşılar.''

Şimdi bu cümlelerden hangi sonuçları çıkarabileceğimize bakalım:

Öncelikle, Türkiye AB tarafına, müzakereler başlamadan önce Ankara Anlaşması'nın kapsamını 10 yeni üyeye genişletecek protokolü imzalayacağı sözünü vermiştir. Ancak, bu kararı yazılı olarak sunmadığı, sözlü bildirimin tırnak içinde Zirve karar metnine eklenmesiyle, Türkiye ile AB arasında bir orta yol bulunduğu gözlenmektedir.

1963'te AET ile Türkiye arasında imzalanan Ankara Ortaklık Anlaşması, AET'ye yeni üyelerin katılımı halinde bu anlaşmanın kapsamının, bu üyelerle yapılacak bir protokol ile, o ülkeleri de içerecek şekilde genişletilmesini öngörmektedir. Nitekim, 1973'te İngiltere, İrlanda ve Danimarka, 1981'de Yunanistan, 1986'da İspanya ve Portekiz, 1995'te ise Avusturya, Finlandiya ve İsveç'in üyeliklerinin ardından bu ülkelerle Türkiye arasında bu tür protokoller yapılmıştır.

Kıbrıs meselesi açısından işin püf noktası, Türkiye'nin imzalamaya söz verdiği protokolün ''hangi Kıbrıs''la yapılacağıdır. 19. paragrafın ikinci cümlesinde, üzerinde ''anlaşmaya varılacak bir protokol metninin imzalanacağı'' söylenmektedir. Bu anlaşmanın kimler arasında sağlanacağı açık olmamakla birlikte 3 ihtimal söz konusudur: a- Komisyon'la Türkiye arasında; b- Konsey'le Türkiye arasında; c-Yeni üyelerle Türkiye arasında. Bu üç ihtimalden hangisi söz konusu olursa olsun, Türkiye ile ''Kıbrıs Cumhuriyeti''nin üzerinde anlaşmadıkları bir protokolün imzalanması söz konusu olmayacaktır. Bu noktada, ''bir devlet resmen tanımadığı bir başka devletle anlaşma yapabilir mi?'' sorusu akla gelmektedir. Başka bir deyişle, Türkiye'nin Ankara Anlaşması'nı, bir protokolle aralarında ''Kıbrıs Cumhuriyeti''nin de bulunduğu 10 ülkeye genişletecek bir protokol yapması, ''Kıbrıs Cumhuriyeti'' diye bir devleti tanıdığı anlamına gelir mi? Soru zincirine son bir halka daha ekleyelim: Bu davranış, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin tanınmaması anlamına gelir mi?

Farklı yönde görüşler bulunmakla birlikte, bir devletin tanımadığı bir devletle anlaşma yapması çok olağan bir durum değildir. Ama bu sorunu aşmak için Komisyon'un hazırlayacağı bir Protokole tarafların imza koyması yoluna gidilebilir. Böylece, taraflar birbirlerini değil Komisyon'u muhatap almış olurlar. Yine de, bu durum Türkiye'nin ''Kıbrıs Cumhuriyeti'' ile anlaşma yaptığı gerçeğini ortadan kaldırmaz. Özetlemek gerekirse, Kıbrıs sorununa, tüm tarafların kabul edeceği adil bir çözüm getirilmeden Türkiye'nin Ankara Anlaşması'nın kapsamını genişletecek Protokolü imzalaması, Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıdığı anlamına gelir. Tabii ki, Kıbrıs Cumhuriyeti'ni AB'nin kabul ettiği egemenlik sınırlarıyla tanımak icap edeceğinden, bu durum KKTC'nin de facto reddi anlamına d a gelir.

EGE SORUNU VE KOMŞULARLA İLİŞKİLER

Kararın 20. paragrafı Türkiye'nin komşularıyla ilişkileriyle ilgili. Burada Yunanistan veya Ege Denizi'nden ismen söz edilmemekle birlikte, kullanılan bazı kavramlardan ve ''Türkiye ile üye ülkeler arasındaki sınır anlaşmazlıkları'' ifadesinden sözü edilen asıl konunun bu olduğunu anlıyoruz. Şöyle ki, paragrafta, önemli sınır anlaşmazlıklarının çözümü konusunda yürütülen ''istikşafi görüşmelerin'' (exploratory contacts) memnuniyet verici olduğu değerlendirmesi yapılıyor. Bilindiği gibi, ''istikşafi görüşmeler'' tabiri Türkiye ve Yunanistan dışişleri bakanlıklarının, Ege sorunlarını ele alan gizli görüşmelere verdikleri isim. Bununla bağlantılı olarak, Konsey son derece açık ifadelerle ''katılım süreci üzerinde olumsuz yansımaları bulunan anlaşmazlıkların, gerekirse çözüm için Uluslararası Adalet Divanı'na götürülmesini'' tavsiye ediyor.

Öte yandan, 20. paragrafta kast edilenin sadece Ege ihtilafından ibaret olmadığı da, Türkiye'nin sorun yaşadığı komşularının AB üyesi olan ve olmayanlar olarak ayrılmasından anlaşılıyor. Bu durumda, Konsey'in Türkiye'den iyi komşuluk ilişkilerini geliştirmesini istediği diğer ülkenin, adı açıkça zikredilmese de Ermenistan olduğu ortaya çıkıyor. Müzakerelerin sağlıklı biçimde devam edebilmesi için bir önkoşul olarak sunulmasa da, komşularla ihtilaflar konusunun, bu süreci zaman zaman olumsuz etkileyebilecek yönlere çekilebileceği anlaşılıyor.

MÜZAKERELERLE BAŞLAMA TARİHİ

Kararın 22. paragrafında Komisyon'dan, müzakerelere 3 Ekim 2005'te başlanacak biçimde ve 23. paragrafta ortaya konulan temelde, Türkiye ile müzakereler için bir çerçeve hazırlayarak Konsey'e sunması isteniyor. Peki müzakereler gerçekten 3 Ekim 2005'te mi başlayacak? Bu soruya çabucak "evet" diye cevap vermek biraz güç. Çünkü, müzakerelerin gerçekten başlaması ancak Komisyon'un aday ülkenin mevzuatını ve ilerlemelerini, 31 ana başlık altında toplanan AB müktesebatıyla karşılaştırarak eksiklikleri saptadığı "tarama sürecinin" bitişinden sonra oluyor. Asıl müzakereler 6 ay ile 12 ay arasında sürebileceği tahmin edilen tarama sürecinin akabinde başlayacak. Bu anlamda, heyetlerin asıl müzakerelere geçeceği tarih 2006 baharına sarkabilir.

MÜZAKERELERİN ÇERÇEVESİ

Türkiye ile yürütülecek müzakerelerin genel çerçevesinin nasıl oluşturulacağı konusu 23. paragrafta ifade ediliyor. Bu paragrafın ayrıntılarına geçmeden önce, çok önemli bir soruyu cevaplandırmamız gerekiyor: Bu çerçeve tüm aday ülkeler için mi, yoksa sadece Türkiye için mi çizilmektedir? 23. paragrafın ilk cümlesinde, söz konusu müzakere çerçevesinin Komisyon tarafından her bir aday ülke için, o ülkenin kendi ''nitelikleri, özel durumları ve özellikleri'' göz önünde bulundurulmak suretiyle çizileceği ifade ediliyor. Bununla birlikte, Hırvatistan'la katılım müzakerelerinin 17 Mart 2005'te başlayacağının ifade edildiği 16. paragrafta, bu ülkeyle müzakere çerçevesinin, ''5. genişleme dalgasındaki tecrübeler göz önünde bulundurularak'' hazırlanacağı ifade edilirken, Türkiye'ye tarih verilen 22. paragrafta ise, çerçevenin 23. paragraf temelinde hazırlanması isteniyor. Yani, Hırvatistan'la müzakereler bundan önceki 10 aday ülkeyle ve h?lihazırda Bulgaristan ve Romanya'yla geçerli olan usule göre yürütülecekken, Türkiye ve diğer olası adaylar için 23. paragraf özelinde ve bu ülkelerin ''özel durumları'' göz önünde bulundurularak yeni bir çerçeve çizilecek.

Yukarıdakine benzer bir durum, 23. paragrafta daha da belirgin olarak ortaya konuluyor. Şöyle ki, üyeliği ''devasa mali sonuçlara yol açabilecek adaylarla'' müzakerelerin ancak 2014 sonrası dönem için Mali Çerçeve'nin kurulmasından sonra bitirilebileceği ifade ediliyor. Daha açık ifade edersek, Hırvatistan gibi ''küçük lokmalarla'' müzakereler, eski usule göre yapılacak ve 2014'ten önce tamamlanabilecekken, Türkiye gibi ''hazmı güç lokmalar''la müzakereler yeni usule göre yapılacak ve 2014'ten önce bitmeyecek. Bu durumda, ''çalışkan Türk milleti olarak gecemizi gündüzümüze katarız ve müzakereleri 5 yılda bitiririz'' diyenler, hem halkımızı hem de kendilerini kandırıyorlar. Tıpkı, 1999'da adaylık aldıktan sonra, ''2007'de üyeyiz'' diye manşet atan bazı çok satan gazetelerimizin zamanında yaptıkları gibi.

23. paragrafta ortaya konulan yapıya dönersek, şu önemli noktaları görüyoruz:

1- Daha önceki müzakereler gibi, bir tarafta tüm üye devletlerin, diğer tarafta da aday ülkenin katılacağı bir ''Hükümetlerarası Konferans'' toplanarak, her biri özel bir politika alanını kapsayan müzakere başlıklarını tespit edecek. Bu toplantıda kararlar oybirliğiyle alınacak. Başka bir deyişle, her devletin veto hakkı olacak.

2- AB Konseyi, Komisyon tarafından hazırlanacak bir tavsiyeyi göz önünde bulundurarak, her bir başlık altındaki müzakerelerin geçici kapanışı ve gerekirse başlatılması için aşılması gereken ''eşikler'' tespit edecek. Bu kararlar da oybirliğiyle alınacak. Konsey söz konusu ''eşikleri'' tespit ederken bir yandan AB ile aday ülke mevzuatları arasındaki uyumlaştırma çalışmalarını, bir yandan AB müktesebatının tatmin edici bir düzeyde uygulanıp uygulanmadığını, diğer yandan da AB ile aday ülke arasındaki sözleşme ilişkilerinden kaynaklanan yükümlülükleri yerine getirilme düzeyini göz önünde bulunduracak.

TÜRKİYE İÇİN 'ZOR SÜRECİN' ANLAMI

Bu durumda, Türkiye ile müzakerelerde bir dosyanın kapatılıp, diğerinin açılabilmesi için, her şeyden önce Konsey'in belirlediği ''eşiklerin'' aşıldığının oybirliğiyle saptanması gerekiyor. Bu da ister istemez -eğer 31 müzakere başlığı olacaksa- en az 31 kez oylama yapılmasını gerektiriyor. Yani, ''Kıbrıs Cumhuriyeti'', Yunanistan, Fransa, Hıristiyan Demokrat Parti'nin 2006'da iktidara geleceği Almanya, halkının yüzde 70'inin Türkiye'nin üyeliğine karşı olduğu Avusturya, ya da herhangi bir üye ülke, müzakereler boyunca 1 kez bile ''hayır'' derse, süreç o noktada tıkanacak. Böylesi bir durum ister istemez, Türkiye'den siyasi veya ticari beklentileri olan AB ülkelerinin önüne inanılmaz büyük bir fırsat açıyor. Türkiye için ise en az 31 kez ''silkelenip, hırpalanma'' olasılığını yaratıyor.

3- 23. paragraf, Türkiye'de çok uzun süredir tartışılan, hatta Brüksel'de restleşmeye neden olduğu rivayet edilen ''derogasyonlar konusuna da açıklık getiriyor''. Konsey kararında son derece açık bir dille, müzakere çerçevesi oluşturulurken, ''uzun geçiş dönemlerine'', ''derogasyonlara'', ''özel düzenlemelere'' ve ''daimi koruma önlemlerine'' yer verilebileceği belirtiliyor. Hatta ''kişilerin serbest dolaşımı'', ''yapısal politikalar'' ve ''tarım'' konusu özellikle zikrediliyor. Daha da ileri gidilerek, ''kişilerin serbest dolaşımının tesisine karar verme sürecinde üye ülkelerin en üst düzeyde role sahip olacakları'' hükme bağlanıyor.

Yoruma imkan vermeyecek kadar açık olmalarına rağmen, ülkemizde bazı siyasetçi ve akademisyenlerin hala ''kararda daimi derogasyon yok'' diyebilme cüretini gösterdiklerini göz önünde bulundurarak, bu konuyu biraz daha açmanın yerinde olacağını düşünüyorum. Tanımı, Komisyonun hazırladığı ilerleme raporlarında yer alan derogasyon, Türkçeye ''istisna'' olarak tercüme edilebilir. Bu tür istisnalar hiçbir zaman daimi nitelikte olamaz. Komisyonun veya aday ülkenin isteği üzerine, belli bir dönemi kapsayan, geçici istisna hükümlerinin getirilmesi mümkün olabilir. Daimi koruma önlemleri ise, bugüne kadarki genişlemelerde AB tarafından değil, aday ülkeler tarafından istenen, sürekli nitelikteki istisnalardır. Mesela, AB üyesi ülkelerin vatandaşlarının Malta'da ikinci bir gayrimenkul edinmeleri süresiz olarak yasaklanmıştır. Bu, Malta'nın isteği ve AB üyesi ülkelerin tamamının onayıyla yürürlüğe sokulan daimi bir koruma önlemidir. 23. paragrafta yer alan, üye ülkelerin kişilerin serbest dolaşımının başlaması konusunda en üst düzeyde role sahip olmaları yönündeki ifade, açıkça Topluluk Hukukuna aykırıdır. Çünkü 1957'deki Roma Antlaşması'ndan bugüne yapılan tüm kurucu anlaşmalarda ve 29 Ekim 2004'te imzalanan Avrupa Birliği Anayasası'nda, bu konu Topluluğun (yani Avrupa Topluluğunun) münhasır yetki alanı olarak belirlenmiş, üye ülkeler bu yönde karar vermenin dışında tutulmuştur. Üstüne üstlük, kişilerin serbest dolaşımı, AB üyesi ülkelere tanınan temel özgürlük alanlarından olduğundan, bu özgürlüğün daimi olarak kısıtlanması, ikinci sınıf bir üyelik durumunu ortaya çıkarır. Her ne kadar, bazı siyasetçilerimizin ''bu durum AB hukukuna aykırıdır, dolayısıyla Topluluk Adalet Divanına gider iptal ettiririz'' yaklaşımları kulağa hoş geliyorsa da, Divan'a başvurabilmek için önce böyle bir daimi koruma önlemini, işin Türkçesi ''özel statüyü'' kabul etmek zorunda kalacağımız da aşik?rdır. (Fahiş su faturasına itiraz edebilmek için önce faturayı ödemek gibi).

4- Yine 23. paragrafta, bir aday ülkenin katılımının mali yönlerinin Mali Çerçeveye uygun olarak düzenlenmesi gerektiği belirtiliyor. Buradan hareketle, yukarıda bahsettiğim, ''büyük lokmaların 2014'ten sonraya'' bırakılabileceği vurgulanıyor.

MÜZAKERELERİN HEDEFİ VE NİTELİĞİ

Müzakerelerin çerçevesi hakkında bilgilerin yer aldığı 23. paragrafın sonlarında, ''müzakerelerin ortak hedefi katılımdır'' ifadesi yer almaktadır. Bu cümle, Komisyon'un 2004 yılı İlerleme Raporu'nda yer almamış, tamamen Türkiye'nin ısrarlı çabaları sonucunda buraya eklenmiştir. Bu anlamda, müzakerelerin Türkiye'nin AB'ye katılımı hedefine yönelik yapıldığının açıkça vurgulanması önemli bir kazanımdır. Bununla birlikte, AB Konseyi bu cümle ile Türkiye'ye verdiklerini, bu cümlenin hemen ardından gelen iki cümleyle neredeyse geri almaktadır. Bu iki cümleyi, tereddüde yer vermemek için birebir tercüme ederek yazıyorum:

1- ''Müzakereler, sonucunun önceden garanti edilemeyeceği, açık- uçlu bir süreçtir''.

2- ''Kopenhag Kriterlerinin tümü göz önünde bulundurulduğunda, şayet aday ülke üyelik yükümlülüklerinin tümünü üstlenememe durumunda olursa, söz konusu adayın Avrupa yapılarına mümkün olan en kuvvetli bağlarla kenetlenmesi sağlanmalıdır.''

Bu iki cümle, AB tarafının bir yandan Türkiye'ye ''mavi boncuk vererek'' ''katılımı hedefleyen müzakere sürecinden'' söz ettiğini, diğer yandan da, neredeyse gelenekselleşmiş ''özel statü'' söylemini gündemde tutmaya devam ettiğini göstermektedir.

''Açık-uçlu müzakere'' tabiri, Türkiye'de bazı yorumcuların iddia ettiği gibi, ''ne zaman sona ereceği belli olmayan müzakereler'' anlamına gelmemektedir. Bizzat AB'nin yaptığı tanımla, ''açık-uçlu müzakere'' demek, ''sonucunun önceden garanti edilemeyeceği müzakere'' demektir. Yani, AB bu müzakerelerin hiçbir zaman tam üyelikle sona ermeyebilme ihtimalini de göz önünde bulundurmaktadır.

Zaten, ikinci cümlede de, müzakerelerin tam üyelikle sonuçlanmadığı durumlarda, adayın Avrupa yapılarına ve kurumlarına sımsıkı bağlanması suretiyle özel statülü bir ilişki kurulabilmesinin mümkün olduğu ortaya konulmaktadır.

MÜZAKERELER NASIL KESİLİR?

Yukarıda da ifade ettiğim gibi, her bir dosya tüm üyelerin oyuyl a açılacak ve kapanacaktır. Dolayısıyla, herhangi bir sebeple, bir ülkenin bile ''veto'' etmesi halinde süreç tıkanabilir. Bunun aşılması için bir mekanizma öngörülmemiştir. Doğal olarak, bu tıkanıklığın ancak siyasi temaslarla aşılabileceği ve bunda taviz vermesi beklenen tarafın aday ülke olduğu akla gelmektedir. Bu duruma ilaveten, 23. paragrafta müzakerelerin kesilmesini gerektirecek başka durumlar da sayılmaktadır. Buna göre, aday ülkenin hürriyet, demokrasi, insan haklarına saygı, temel özgürlükler ve hukuk düzeni gibi AB'nin üzerinde kurulu olduğu ilkeleri ciddi ve ısrarlı bir biçimde ihlali etmesi halinde, Komisyon kendi başına veya üye ülkelerin üçte birinin önerisiyle müzakerelerin askıya alınmasını ve müzakerelere yeniden başlanabilmesi için şartlar koşulmasını önerir. Böyle bir önerinin yürürlüğe girmesini Konsey, aday ülkenin savunmasını dinledikten sonra nitelikli çoğunluk ile kararlaştırır. Üye ülkeler, Hükümetlerarası Konferansta, Konsey kararı doğrultusunda ve bu kez oybirliği koşulu aranmaksızın, hareket edeceklerdir.

Türkiye'de bazı çevrelerden tepki çekmekle birlikte, esasen bu şarta yer verilmesi Birlik düşüncesinin özüyle doğrudan ilişkilidir. Kendi varlığının temeline oturttuğu bazı ilkeleri ihlal eden bir adayla üyelik müzakerelerini askıya almak Avrupa Birliği'nin hakkıdır. Üstüne üstlük, bu durum sadece aday ülkeler ve müzakere süreçleri için değil, bizatihi AB üyesi olan ülkeler için de geçerlidir. Nice Antlaşması, AB'nin temel değerlerini ihlal eden üye ülkelerin üyeliğinin askıya alınmasını hükme bağlamıştır. Bu hüküm, Avusturya Şansölyesi Haider'in iktidardan uzaklaştırılması için kullanılmıştır.

Dolayısıyla, bu düzenleme müzakere süreci esnasında, Türkiye'de temel hak ve özgürlüklerin daha fazla güvence altına alınmasını sağlayacak bir sigorta mekanizması olarak olumlu biçimde değerlendirilebilir. Yine de, Komisyon'un 2004 yılı İlerleme Raporu'nda ve Parlamento'nun Türkiye Raporunda yer alan bazı taleplerin, ne ölçüde temel hak ve özgürlükler ya da insan hakları kapsamında değerlendirilebileceği halen tartışma konusudur. Örnek vermek gerekirse, İlerleme Raporu'nda Türkiye'deki Alevilerden ''Müslüman azınlık'' biçiminde söz eden Komi syon, müzakereler esnasında bu insanlara ''azınlık hakları verilmemiş olmasını insan haklarının ihlali'' olarak görürse, müzakerelerin askıya alınmasını isteyebilir mi? Bu konu açıklığa kavuşmuş değildir.

SONUÇ

16-17 Aralık 2004'te yapılan Brüksel Zirvesi Türkiye-AB ilişkilerinin bundan sonraki dönemi için son derece önemli sonuçlar doğurmuştur. Türkiye'yle, 2002'de kendisine söz verildiği gibi ''geciktirmeden'' olma sa da, 3 Ekim 2005'te müzakerelere (tarama sürecine) başlanacağının tescil edilmesi, Zirve'nin en önemli kararıdır. Müzakerelerin hedefinin katılım olduğunun sonuç metninde yer alması da, Türkiye'nin ısrarlı çabaları sonucunda gerçekleşmiştir. Bununla birlikte, müzakere sürecinin açık-uçlu olacağının, bu esnada daimi koruma önlemlerinin getirebileceğinin, müzakerelerin ille de tam üyelikle sonuçlanmayabileceğinin ve Türkiye gibi büyük ülkelerin 2014'ten önce üye olamayacağının vurgulanması, Türkiye'nin önünde zorlu bir takvimin olduğunu gözler önüne sermektedir. Öte yandan, Kıbrıs ve Ege sorunlarının ele alınış biçimi ile müzakere sürecinin yeni ''eşiklerle'' döşenebilme ihtimali Ankara'nın, diğer adaylardan farklı yönünü göstermektedir. Konuyu 16-17 Aralık 2004 Zirve kararlarının ötes inde, Komisyon ve Parlamentonun bu yıl içinde kabul ettiği raporları ve AB üyesi ülkelerin hükümetlerinin Türkiye ile ilgili söylemlerini de göz önünde bulundurarak değerlendirdiğimizde, tarama sürecinin ardından en erken 2006 baharında gerçekten başlayabilecek olan müzakerelerin Türkiye için yoğun olduğu kadar ''yıpratıcı ve hırpalayıcı'' bir süreç olacağını söyleyebiliriz. Bu zorlu sürecin yansımaları ülkemiz ve Türk halkı üzerinde yoğunlaştıkça, bugün sekiz sütuna ''zafer'' manşetleri atanların nasıl bir tutum içine gireceklerini izlemek hayli ilgi çekici olacak. *

Cumhuriyet/Strateji’den alınmıştır.

sayfa başına dön