Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS

 

AB ÜYELİĞİ İÇİN KARŞIMIZA ÇIKACAK  ENGELLER

Dr. Ergun GÖKNEL

(Tüm okurların Yeni Yılını Kutlar , Dünyanın Barış İçinde Bir 2005 Yılı Yaşamasını Dilerim )

Bir önceki yazımızda, Türkiye’nin üye olması konusunda AB üyelerinin aşması gereken bin yıllık engellerden söz etmiştik. Bu durumun karşıtı olarak Türkiye’nin de engellerinin var olmasını olağan karşılamak gerekir. Bu engellerin görünürleri, Kıbrıs sorunu, kalıcı önlemler ve belki de ucu açık müzakere süreci. Ancak bu, aysbergin  ilk bakışta gördüğümüz  ucu. Gerçek engelleri diğer konularda aramak gerekecektir.

Öncelikle alışmamız gereken, bağımsızlığın bundan böyle “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” değişiyle açıklanamayacağıdır. AB üyeliği halinde “Egemenlik” paylaşılacaktır. İlk bakışta büyük bir çoğunluk AB’nin bu özelliğine karşı gelecek ve yadırgayacaktır. O kadar ki AB’ye üye olmamamız için gösterilen en büyük itirazlardan biri bu konuda gelmektedir. Ve bu karşı koyma giderek büyüyecektir.

Soğukkanlılıkla düşünürsek ve diğer bir açıdan bakarsak, ki öyle yapmamız gerekir, Türkiye Cumhuriyeti Devleti de tüm üyelerin egemenliğinden bir parçayı ele geçirecektir. Özellikle AB’nin en büyük üyesi olacağımız düşünülürse, bu durum lehimize  olarak dahi yorumlanabilir.

Ayrıca bugün ne kadar egemen olduğumuz da çok tartışılır. Ekonomimiz IMF koşulları ile yönetilirken, dış politikamız hemen tümüyle ABD’ye endekslenmişken ve silahlı kuvvetlerimiz NATO emrindeyken, kayıtsız şartsız bir egemenlikten söz etmek ne kadar doğrudur, kendimize sormamız gerekir.

Önemli bir diğer engelse son yüzyılın olaylarını eleştirel bir gözle görmemiz gerektiğidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin, dünyanın ilk bağımsızlık savaşından sonra kurulduğunu gözardı etmeden, birkaç önyargımızdan vazgeçmeyi veya daha doğrusu olayları değişik bir açıdan görerek hüküm vermeyi öğrenmemiz gerekecektir.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Anadolu’nun işgal edildiğini unutmadan, bu emperyalist oyunun baş aktörlerinin büyük bir bölümünün 1950 yılından beri en yakın dostumuz olduğunu yeniden hatırlamamız, istilayı fiilen gerçekleştiren Yunanistan ile aramızdaki dostluğu gerçek bir dostluk haline getirmek gerekecektir. Benzeri en güzel örnek Fransa/Almanya arasındaki yakınlaşmadır. Bu dostluğu gerçekleştirmenin bizim için ve yunanlılar için çok daha kolay olacağından şüphe etmemeliyiz. Yüzlerce yıl birlikte yaşamış ve neredeyse aynı kültürü paylaşmış iki ülke insanının kaynaşmaması için karşılarına çıkacak tek sebep önyargıdır. Karşılıklı önyargılar yenildiğinde ciddi bir dostluk doğacağı görülecektir.

Tabii burada karşımıza iki engel ayrıntı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Birincisi İstanbul Ortodoks Patrikliğinin “Ökümenik” olarak kabul edilmesidir. Çağımız dünyamızda gerçekleri, gözümüzü kapayarak yok etme, olanağı yoktur. İstanbul Patrikliği tüm dünya tarafından “Ökümenik” olarak kabul ediliyorsa, bizlerin bu kurumu Eyüp Kaymakamlığına bağlı olarak görmemizin bir değeri yoktur. Kendi kendimizi aldatmaktan başka…  Daha da geniş ve uzak görüşe sahip olursak İstanbul Ortodoks Patrikliğinin “Ökümenik” olması, Türkiye’nin dünya üzerindeki siyasi ağırlığını arttıracaktır. Zaman zaman ileri sürülen, Patrikliğin Vatikan gibi toprak sahibi  bağımsız bir devletçik haline geleceği düşüncesini, bugünkü dünya düzeni içinde ancak “evham” olarak adlandırabiliriz. Türkiye cumhuriyeti güçlü oldukça, böyle bir gelişmenin gerçekleşmesi de olanak dışıdır. İtalya’daki Papalık Devleti’nin oluşumunu ve tarihini incelersek, bu düşüncenin ne kadar ütopik olduğunu kolayca görürüz.

İstanbul Ortodoks Patrikliğinin “Ökümenik” olarak kabulü ile birlikte karşımızda bulacağımız diğer bir ayrıntı “Heybeliada Ruhban Okulu”nun yeniden açılmasıdır. Otuz yıl öncesine kadar açık olan bu okulun şimdi yeniden açılmasının vereceği zararı doğrusu düşünemiyorum. Bu girişimin Türkiye Cumhuriyeti’nin dünyadaki itibarını arttıracağını kolayca görebiliriz.

Tüm bu adımları gerçekleştirirken, Devletin güvenliğini ve kabullerin var olan dengelerin bozulmayacağı bir sistem içinde   oluşturulmasına da dikkat etmek gerekecektir.

Bir diğer engel de “Ermeni soykırımı” olayının tartışmaya açılmasıdır. 1915 yılında, savaş koşulları içerisinde meydana gelen olayların hiçbir şekilde tek taraflı olarak görülmemesi gerekir.

Bu konu ile ilgili olarak bir gerçeği bilmekte fayda vardır. Ne için Diaspora’daki Ermenilerin büyük çoğunluğu ABD’de ve Fransa’dadır? Ne için, Almanya’da, İtalya’da veya diğer Avrupa ülkelerinde Ermeni nüfus yoktur? Görelim….

Bugün Anadolu’da yaşayan Ermeni nüfusu yok denebilecek kadar az sayıdadır. Birinci Dünya Savaşı’na kadar Anadolu nüfus yapısında önemli bir yer tutan Ermeni’ler ne olmuştur? İddia edildiği gibi hepsi soykırım kurbanı mı olmuştur? Tabii ki hayır. Anadolu’nun Ermeni nüfusu üç koldan yaşadıkları bölgeleri terk etmişlerdir.

Önce, işgalci Çarlık Rusya orduları ile işbirliği yapan ve Ruslar tarafından özel savaşçı birlikler olarak organize edilen Ermeniler, Osmanlı güçlerinin ve sonrada Türkiye Büyük millet Meclisi ordusunun galibiyeti ile, bugünkü Ermenistan’a gerilemişlerdir.

İkinci kol 1915 yılındaki tehcir yani “göç ettirme” ile bugünkü Suriye ve Lübnan’a yerleştirilmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonunda, bu nüfusun bir bölümü Fransız işgalindeki Klikya’ya (Çukurova bölgesi)  geri dönmüş ve işgalci Fransız güçlerine yardım etmek için kurulan Ermeni Lejyonlarına katılmışlardır. Fransız ordusunun bölgeden çekilmesi ile de ilk aşamada elli bin kadarı Fransa’ya göç etmişlerdir. Suriye ve Lübnan’ın Fransız mandası altına girmesiyle de, bu ülkelerdeki Ermeni nüfusun büyük bölümü ikinci dalga şeklinde Fransa’ya göç etmiştir. İşte bugün Fransa’da bulunan Ermeni Diaspora’sının kaynağı Anadolu’nun bu göç eden  Ermeni nüfusudur.

Birinci dünya savaşı öncesi Anadolu’da çok sayıda okul American Board Foundation tarafından Protestan mezhebi misyonerleri tarafından kurulmuştur. Hedef Güney ve Orta Anadolu’da yaşayan Ermeni nüfusun etkilenmesidir. Birinci Dünya Savaşı sonunda Wilson prensiplerinde ve Sévres anlaşmasında Doğu Anadolu’da kurulması istenen Ermeni devleti’nin fikir babalığı bu okullarda doğmuştur. İstiklal Savaşı ve Lausanne anlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti kurulunca da, Amerikan Board okullarında okuyanlar ve aileleri, ki bu guruba Istanbul’daki okullarda okuyanlar da dahildir, ABD’ye göç etmişlerdir.

Anadolu’da kalan Ermeni nüfusun geri kalanı da Cumhuriyet döneminde genellikle Istanbul’a göç etmiş, bir bölümü de Fransa veya ABD’ye gitmeyi tercih etmişlerdir.

Bugün bir Ermeni cumhuriyeti mevcuttur ve de Türkiye’de, çoğunluğu Istanbul’da olmak üzere 70.000 kadar Ermeni yaşamaktadır. Bu insanlar bizim kültürümüzün bir parçasıdır. Azınlık olarak değil, Türkiye cumhuriyeti sınırları içinde yaşayanların bir parçası olarak görülmelidirler. Yüz yıl önce olanların bilinmesinde ve tarihten ders alınması tabii ki gereklidir, ancak 1915 tehcirini soykırım olarak adlandırmak doğru olmasa gerektir. 1948 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen soykırım tarifi 1915 olayları ile bağdaşmamaktadır.

AB üyelik müzakereleri sırasında karşımıza çıkarılacak engellerden önemli birkaç tanesini saymaya çalıştık. Bu engelleri aşmak, kendine ve tarihine güvenen Türkiye Cumhuriyeti’nin elindedir ve de bu engeller de aşılacaktır.

Önemli bir sorun olarak karşılaşacağımız “azınlık” kavramını diğer bir yazımızda tartışacağız.


 

sayfa başına dön