Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS

 

2005 YILININ TÜM İNSANLIĞA
BARIŞ,ADALET VE EŞİTLİK
GETİRMESİNİ DİLİYORUZ!


Süleyman ÇELEBİ (DİSK Gn.Bşk.)
 

Geçtiğimiz yıl ABD’nin önderlik ettiği emperyalist güçlerin Irak’ı işgali ile başlayan gerilim,Irak halkının direnişine dönüştü. Güney komşumuzun halkı, kadınlar ve çocuklar, hergün onlarca insanın ölümü ile binlerce cana mal olan bir insanlık dramı yaşıyor. Bir uygarlık bölgesi, barış adına savaş ve vahşet; demokrasi adına korku ve kaosun geçerli olduğu, bir ören yerine dönüştürüldü.

Emperyalist çıkarlar uğruna sürdürülen bu işgal, giderek karmaşık bir hal alıyor ve önümüzdeki yılda da değişmeyecek bir tabloyu sergiliyor.

Türkiye, geçtiğimiz yıl reddettiği teskere nedeniyle onur ve prestij kazanmıştır. Ancak, her gün neredeyse, savaşa katılmış bir ülke kadar, yurttaşlarımızı, Irak sınırları içinde kaybediyoruz.

Önümüzdeki yıl bu işgale karşı mücadelenin güçlenerek sürdürülmesi ve barış talebinin yükseltilmesi gerekiyor.

Aksi halde bölgemizde çatışmaların giderek yayılması kaçınılmaz görünüyor.
Ülkemizde bu yıla damgasını vuran en önemli olayların başında AB ile ilişkiler geliyor.
Hepinizin yaşadığı gibi, 17 Aralık zirvesinde alınan kararla bu konuda yeni bir döneme girilmiştir.

Avrupa’ya katılım konusunda, 40 yıldır süren bir belirsizliğin ardından, yeni dönem, bir başka belirsizliği başlatmıştır. 3 Ekim 2005’te müzakerelerin başlaması öngörülse de başta Kıbrıs olmak üzere çeşitli sorunlar bu ilişkilerin gelişmesini engelleyici faktörler olarak durmaktadır.

 İçinde bulunduğumuz günler, bir alt üst oluşla yaşanan, geleceğimizin ya iradi olarak belirleneceği ya da ülke gerçekliği ile örtüşmeyen modellerin sınanacağı bir dönemi işaret etmektedir.

Bu dönem, güçlü, kararlı, kimlikli bir duruş ve kısa dönemli küçük çıkarları kollayarak değil, uzun erimli gerçekçi hedeflere göre davranabilen bir yönetim gerektirmektedir. Bu süreçte, böyle bir siyasal iradeye ihtiyacımız vardır.

Ne yazık ki, bu süreçte, yönetme iradesini ortaya koyamayan, kapalı kapılar ardında sürdürülen müzakerelerde, kasaba çarşısı pazarlık usulünü, “kazan-kazan” tekniklerine karıştıran, ulusal çıkarları pazarlık masasında bırakan bir yönetim iş başındadır.

Bugünlerde Hükümetin kutlama sarhoşluğundan ayılarak, gerçeklerle yüzleşmeye başladığı bu zafer, bir pirus zaferidir. Ve yapılmakta olan, ülkenin geleceği üzerinden, bu ülke insanlarının beklentileri üzerinden umut tacirliğidir.

Hükümet, Türkiye’nin geleceği ile ilgili projeleri AB’ye, dış politikasını ABD’ye bırakmış; ekonomi politikaları IMF’ye, sosyal politikaları ise Dünya Bankasına havale etmiştir.

Hükümet, yönetim sorumluluğunu ve yönetme erkini devretmiş, bu ilişkileri koordine ederek, “iktidar”da olmaktadır.

Türkiye’nin içinde bulunduğu, aşılamayan, süreklileşen ve kalıcılaşan sorunlar, bu durumun kanıtıdır.

Halkın çoğunluğunun yaşadığı gerçekler, umut ticaretine dönük söylemlerle bağdaşmamaktadır.

Bir başka dünyanın gerçekleri olarak anlatılanlar, biz emekçiler, yoksullar, köylüler için masaldan öte değildir.
Ekonomik durumla ilgili olarak ortaya konan tablo, bu masalın gerçek yüzüdür.
2004 yılında ekonomi büyümüştür. Ancak bu büyüme ne halkın refahına yansımış, ne de istihdam artışı yaratmıştır.

2004 yılı için yüzde 10 olarak hedeflenen büyüme, yüzde 8.5 dolaylarında gerçekleşmiştir. Geçtiğimiz yıl için gerçekleşen büyüme hızı da istihdama bir katkı yapmamıştır. İş yaratmayan ve işsizliği azaltmayan bir büyüme yaşanmıştır.
Ekonomide olumlu bir gelişme olarak sunulan bu durum gerçekte emek verimliliği üzerinden ve borçlanmaya dayalı olarak sürdürülmektedir. O nedenle istihdam artışı yaşanmamakta ve borç miktarı artarak büyümektedir.

Bu sonucu olumlu bir gelişme olarak sunan kesimlere karşı, sorumlulukla davranan ve ilgilileri uyaran bilim insanlarının öngörüleri tümüyle farklı bir noktayı göstermektedir.

Ekonomi politikalarla birlikte yürütülen, yapısal reformlar, sosyal kurumları ortadan kaldırma girişimleri, bizlere de “Arjantin” örneğini anımsatmaktadır.
2003’te 24 milyon 739 bin olan işgücü, 2004 yılına gelindiğinde 25 milyon 265’e ulaşmıştır. İstihdam edilen nufus ise, 2003’de, 22 milyon 411 bin iken, 2004 yılında 22 milyon 874 bine çıkmıştır. Aynı dönem için, işgücünde 500 bine yaklaşan artışa karşın, işsiz sayısındaki artış sadece 62 bin olarak görünmektedir. Bu durum, iş aramaktan bile vazgeçmiş, umutsuz kitlelerin varlığının kanıtıdır.

İşgücüne katılma oranı, yüzde 50.6; istihdam oranı, yüzde 45.8; işsizlik oranı ise yüzde 9.5’tir. Eksik istihdam edilenlerle birlikte bu oran yüzde 13.5’tur. Geçtiğimiz yılla, karşılaştırıldığında yıllık yüzde 3.5 olan işgücüne katılım oranındaki artış karşısında, oldukça “küçük” kalan bir değişim söz konusudur ve bekleneni karşılamaktan uzaktır.

Büyümeye rağmen işsizlik oranlarındaki artış eğilimi, Türkiye’nin sosyal dengelerini tehdit eden bir nitelik kazanmıştır.

İstihdam artışını, yeni yatırım gerçekleştirmeden sağlamak olanaksızdır. Ancak, bu gerçek, yatırım teşviklerinin emek maliyetleri üzerinden karşılanmasını gerektirmemektedir. Bu konuda, varılabilecek noktanın sonu yoktur ve en alt sınıra ulaşılmıştır. Toplumsal göstergelerdeki hızlı düşüş bu doğrultuda bir uyarı olarak algılanmalıdır.

Ülkede yaşanan, kalıcı ve yapısal bir nitelik kazanan işsizlik olgusunun önemli bir boyutu, eğitimli gençlerin işsizliğidir. Ancak, bunun kadar önemli bir başka boyut da niteliksiz işgücünün işsizliğidir. Bu sorunu aşabilmek sanayileşme politikaları ile olanaklıdır.

Ekonominin en temel sorunlarından biri de “yasa dışı” bir nitelik kazanarak, mafya ilişkileri ve bağlantıları ile sürmekte olan kayıtdışılık olgusudur.

Kayıt dışı ekonomi, bu olgudan beslenen ve siyasal rant dağıtan bir nitelik de taşımaktadır. Bu nedenle, önlenmesi, engellenmesi, ortadan kaldırılması, bir siyasal tercihe dayanmakta, herhangi bir girişim, ilişki ağlarından kaynaklanan bir dirençle karşılaşmaktadır. Bu ilişkinin sürmesi ve kesilememesi, “suç ortaklığı”na dönüşen bir işbirliği olarak ortaya çıkmaktadır.

Kayıtdışı ekonominin bir sermaye birikim yöntemi olarak benimsenmesinden ve görmezden gelinmesinden vazgeçilmediği, bu alan “görünür” hale getirilmediği takdirde, sorun üretmeyi sürdürecektir.
Ekonomide gerçekleştiği ileri sürülen canlanmanın halka yansımadığı gerçeğinin bir başka göstergesi reel ücretlerde gözlenen düşüştür. 2001’de başlayan düşüş, 2004’de de değişmemiştir. Reel ücretlerdeki azalma % 25’tir.

Üretimde çalışanlarda yüzde 1.8; çalışılan saatte yüzde 1.7 artış gerçekleşirken, emek verimliliği olarak kişi başına üretimde ve çalışılan saat başına üretimde yüzde 5.9 artış gerçekleşmiştir.

Emek verimliliğine dayalı büyüme, ücretlerde bir artış sağlamamıştır.
Büyümenin denetlenmesi için, tüketimin azaltılması, iç pazarın daraltılması için uygulanan diğer önlemler ve politikalarla birlikte , genel ücret düzeyindeki gerilemenin bir sonucu olarak, yaşamsal harcamalarla sınırlı bir tüketim tablosu da ortaya çıkmıştır.

Ucuz emek sömürüsüne dayalı, “yoksullaştıran” büyümenin sonunda, emekçilerin ve yoksulların, yani halkın büyük çoğunluğunun harcamaları, zorunlu gıda maddeleri ile sınırlanmıştır.

 Asgari ücret, sayın Başbakan’ın alıştığımız sürprizlerinden biri olarak gerçekleşmiştir.

Sayın Başbakanın, halkın çoğunluğunu gözeten bir uygulamasını bugüne dek görmediğimizden ve olamayacağını bildiğimizden, ortaya çıkan sonuç bizim için sürpriz değildir.

Biz emekçiler, sayın Başbakanın sürprizlerinin gerçekte ne anlama geldiğini, artık biliyoruz.

Ancak, sayın Başbakan bu kez, bu ülke halkı için bir “kara sürpriz” yapmıştır.
Sayın Erdoğan’ın, ikinci “kara sürprizi” de emekli aylıklarına yapılan artışla, emeklilere olmuştur.

Asgari ücretle çalışanlar için 32 milyon, emekliler için 18 milyon olan bu artışın ne anlama geldiğini, en iyi değerlendirecek kişinin milletvekili aylığı ile geçinemediği için ticaret yapan sayın Başbakanımız olduğunu sanıyorum.

Asgari ücrette gerçekleşen artış, bir sadaka ölçeğinde kalmıştır. Devletin kurumlarının yaptığı hesaplamalarda bile, asgari ücret hükümetin İMF ile birleşen iradesi karşısında belirlenen bu sefalet ücretinin üstündedir.

Hükümet, temsilcisi olduğu kesim için, kendisine verilen talimatları yerine getirmeyi, sürdürmektedir.

Asgari ücretin, insanca yaşamaya yeterli bir düzeyde, açlık ve yoksulluk sınırları olarak belirlenen miktarlarla bağlantılı olarak tartışılması ve değerlendirilmesi gerekirken, ortaya çıkan sonuç, ulusal gelirin arttığı söylenen bu ülkede, artışın kimlere aktarılacağının da kanıtıdır.

Hükümet, çalışanlar için yoksulluğu uygun görmekte, üretilen değeri de bir avuç mutlu azınlığa, aktarmaya aracılık etmektedir.

Devletin sosyal güvenlik kuruluşlarına prim ödeyerek katkı yapması ile ilgili bir uygulamanın yaşama geçmesi bir olasılık olarak görünmemektedir. Uluslararası Çalışma Örgütünün 102 sayılı Sözleşmesinin özü ile uyumlu bir düzenleme için zaten çok geç kalınmıştır. Aynı sözleşme hükmü ile belirlenmiş olan aile yardımı ödeneğinin de, asgari ücretle belirlenirken gözetilmesi ve işçinin çalışmayan eşini de kapsayan bir ücret belirlenmesi gerekirken, emekçiler aileleri ve çocukları ile birlikte sefalete mahkum edilmiştir.

Asgari ücretin, hükümet tarafından gelecekte uygulanması tasarlanan kimi politikalarla birlikte düşünülerek belirlendiği gerçeğinin farkında olarak, sağlık, emeklilik ve kıdem tazminatı alanındaki haklarımızı da geriye götürecek bir hesaba göre davranıldığının bilincinde olarak, hükümeti bu doğrultuda atacağı adımlar konusunda uyarıyoruz.

Halka “sürpriz yapanlar”, günün birinde halkın kendilerine yapacağı sürprizlere de hazırlıklı olmalıdır.

 
Genel ekonomik durum, bir yoksulluk ve eşitsizlik tablosu sergilemektedir. Gelir dağılımında, gelir grupları arasındaki eşitsizlik ve uçurum, ulusal gelirin 4 bin Doları aştığı savı karşısında anlamını yitirmekte, gerçeklik sınırlarını zorlamaktadır.
Gelir dağılımı eşitsizliği, toplumun büyük bir kesimini içine alan, derin bir yoksulluk olgusunu ortaya koymaktadır.

Topluma aş ve iş sağlayamayan Hükümet, iktidar olmayı ve iktidarda kalmayı halka değil, uluslararası finans kuruluşlarına dayandırdığı için, uyguladığı politikalarla, ancak ortaya çıkan yoksulluğu yönetmeye kalkışmaktadır.

Yoksulluğun, IMF politikalarının, uygulanan programların bir sonucu olduğu gerçeğini gizlemek için de toplumda karşıtlıklar yaratarak yol almak istemektedir.
Toplumu yoksullar ve yoksul olmayanlar olarak sınıflandırarak, emekçilerin kazanılmış haklarının ve kurumlarının, toplumdaki yoksulluğun kaynağı olduğu yanılsamasını yaygınlaştırmaktadır.

Yalana ve gerçekleri saptırmaya dayalı bu politika tehlikeli bir politikadır.
Yoksulluğun nedeni, IMF’den alınan talimatla yürütülen ekonomik programlardır. Bu programların bir sonucu olarak, rantiyeye aktarılan kaynaklardır ve yoksulluğu besleyen neden de, yüzde 6,5 faiz dışı fazla hesaplarıdır.

Hükümetler, halk için ve halkın çıkarları doğrultusunda politikalar yürütmelidir. Yoksulluğu ortadan kaldırmak, insanca yaşamın gerektirdiği tüm koşulları sağlamak, yurttaşların yaşama hakkı, çalışma hakkı başta olmak üzere temel haklarını güvenceye almak, onur duygusunu gözetmek, sosyal devlet olmanın gereğidir.
O nedenle, karşıtlıklar yaratarak değil, var olan kurumları ve yapıları güçlendirerek, üretim ve bölüşüm ilişkilerinde eşitlik ve adaleti gözeterek, arttığı söylenen refahı topluma yayarak davranmak ve halkın hükümeti olmak, gereklidir.

 2005 yılı bütçesi, yine yeni bir İMF programının parçası olarak kabul edildi.
Bir süreden beri bütçeler, ulusal kaynakların harekete geçirilmesi ve toplumsal kesimler arasında dağıtılmasının bir aracı olmaktan çıkarılmıştır.

Kamu maliyesine, “finansal birikimin rant dağıtma sürecinin maliyetini üstlenen” bir işlev yüklenmiş ve bütçenin niteliği dönüştürülmüştür.

2005 bütçesi, faiz dışı fazlanın milli gelire oranının yüzde 6.5 olması gerektiğini veri kabul ederek,İMF’ nin bu hesaba dayalı formülünü uygulayarak ortaya çıkmıştır.
2005 bütçesi, kamu harcamalarını daha da azaltmakta; ne halkın gereksinimleri, ne refahın paylaşımı, ne eşitlik ne de adalet kaygısı taşımamaktadır.

Hükümetin "vergide indirim" olarak açıkladığı paketten, dar gelirliler için vergi yükü artışı çıkmıştır.

Paketin getirdiği düzenlemeler için hükümetin kurduğu formül, üst gelir gruplarının yükünü aşağı çekerken, geniş tüketici kesimleri ile toplumun bağımlı çalışanlar ve emekçilerden oluşan kesimlerinin vergi yükünü artırmaktadır.

Gelir vergisinde yapılan indirimler, sadece 1 katrilyon 528 trilyonluk beyana dayalı gelir vergisi ödeyicilerinin küçük bir kısmı ile büyük şirket ve holdinglerin üst düzey yöneticilerini kapsamaktadır.

Bu çerçevede gelir vergisinin yaklaşık yüzde 90'ını, yani 16 katrilyon 654 trilyonluk bölümünü ödeyen ücret ve maaşlılar içerisinde, yıllık geliri 78 milyar liranın altındaki kesim, indirim dışı bırakılmıştır. Kurumlar vergisinde de sadece büyük şirketlerin kurumsal olarak sağladıkları kazançlar indirim kapsamındadır.

İndirim nedeniyle 2004 yılında 8.5 katrilyon lira olan kurumlar vergisi, ekonomideki büyüme ve şirket kuruluşlarındaki artışa rağmen sadece, 0.4’lük bir artışla, 8.9 katrilyon olarak öngörülmüştür. Ancak yoksul vergisi olarak bilinen kdv'de yapılan indirimlere rağmen, genel tahsilattaki artış oranı çok yüksektir. Buna göre bazı sağlık ve eğitim harcamaları ile gıdalarda yapılan kdv indirimi, hükümetin toplayacağı toplam kdv miktarında azalış değil, artış sonucunu doğuracak planını hayata geçirmesini engellememiştir.

Hükümet, alt gelir gruplarının yararına olarak gösterdiği KDV'de yaptığı indirime karşın, toplam tahsilatta yüzde 62 artış öngörmüştür. Bu kapsamda 2005 yılı bütçesindeki kdv gelir hedefi, 13 katrilyon 320 trilyon liradan 22 katrilyon 130 trilyon liraya çıkartılmıştır. Bu da, kdv'deki indirimlerden hükümetin kayba uğramayacağını, tam tersine yüzde 62 daha fazla tahsilat yapacağını göstermektedir.

Bu durum, indirim yapılan ürünler dışındaki ürünlerden KDV tahsilatının artacağını göstermektedir. Bu miktarda kdv artışının öngörülmesi, temel tüketim malları olan akaryakıt, tekel ve benzeri ürünler ile kit ürünlerine yüksek oranlı zam yapılabileceğinin işaretidir.

Artış öngörülen vergi kalemlerinden biri de özel tüketim vergisidir. 2005 yılında ötv miktarı 34 katrilyon 730 trilyon olarak hesaplanmıştır. Böylece çoğunluğunu dar gelirlilerin ödediği dolaylı vergilerin toplam vergiler içindeki payı yüzde 73.4'e yükselmiştir.

Bu oran akaryakıt pompa fiyatlarındaki düzenlemelerle yüzde 76'ya çıkmıştır. AB ülkelerinde dolaylı vergilerin oranı yüzde 35 dir. Vergi adaletsizliğin giderilmesi için kayıt dışı ekonominin kayda alınması konusunda, gerçek bir niyete dayalı ciddi adımların atılması ve kayıt dışılık olgusunun ortadan kaldırılması gerekmektedir.

Var olan vergi adaletsizliğini daha da adaletsiz hale getiren bir başka konu, gelir vergisi indirimlerinin sadece üst gelir gruplarına uygulanmasıdır. Mutlu azınlığı “mutlu” eden bu indirimden, çalışanların, emekçilerin ya da asgari ücret düzeyinde geliri olanların yararlanması söz konusu değildir. Bir kaç bin üst düzey yöneticinin, asgari ücretlilere karşı korunmasıdır.

Finansal ve faiz geliri 303 milyar liraya kadar olanların hala, vergiden bağışık tutulması ise, adaletsizliğin en somut göstergelerinden biridir.

Bütçe, 2004 yılının sonunda imzalanan İMF programı ve 2005- 2007 yılları arasındaki dönemi kapsayan, ab katılım öncesi ekonomik programı ile birlikte düşünüldüğünde, 2005 yılında, özelleştirme, emek gelirlerinin azaltılması, tüketimin kısılması, daha az, sağlık, eğitim, ücret ve işsizlik anlamına gelen bir sonuç yaşayacağımız ortadadır.
2005 yılı bütçesi 155.6 katrilyon olarak öngörülmektedir. % 20.9’u personel giderleri, %36.3’ü faiz ödemeleri, % 10’ da yatırım için ayrılmaktadır. Bu oranlar, daha baştan yukarıda belirttiğimiz tabloyu tanımlamaktadır.

Bütçelerin, yatırım ve sosyal harcamalar baz alınarak düzenlenmesi, bütçe hedeflerinin faiz ödemelerinden, insan gereksinimlerine kaydırılması, öncelik olmak zorundadır. Faiz dışı fazla yaratma yöntemlerinin, bu öncelikler doğrultusunda belirlenebilmesi ile ilgili bir irade ortaya koymak, çok geç olmadan, toplumsal bir yıkım ve çöküş yaşamadan, toplumsal mekanizmaların işleyişi sürerken bunu gerçekleştirmek kaçınılmaz bir zorunluluktur.

İçinde bulunduğumuz süreçte, bütçe ile ilgili olarak, sosyal harcamaların, özellikle sosyal güvenlik kuruluşlarına aktarılan kaynakların, bu zorunluluk nedeniyle gerçekleştiğinin farkında olmak ve “kara delik kapatma” değil sosyal devletin yükümlülüğü olarak görmek konusunda bir yaklaşım geliştirilmesi de gerekmektedir.


Geldiğimiz bu noktada, sıkça vurgulanan ve AB müzakere sürecinde sıkça başvurulması öngörülen ve beklenen bir kurum da sosyal diyalogdur.
Hükümetler, ekonomik politikaları, finans kuruluşları ile yaptığı görüşmelere dayalı olarak belirlemekte ve ancak, biçimsel bir gereğin ortaya çıkması durumunda, daha çok hükümete anımsatıldığında ya da uygulanacak politikalara yönelik tepkileri azaltmak amacıyla, alınmış olan kararların onaylanması istendiğinde, “sosyal diyalog”a bir yöntem olarak başvurulmaktadır.

Sosyal politikalar, zaten ekonomi politikaların tasarlanmasında kullanılan araçlar olarak görülmektedir. Eğitim, istihdam, sosyal güvenlik, sağlık, toplu pazarlık, örgütlenme, gibi temel insan hakları arasında yer alan sosyal haklar, serbest piyasa ekonomisinin işleyişi, rekabet gücünün sağlanması, kar alanı olarak yeniden düzenlenmesi, piyasaların işleyişi, piyasalar için fon yaratma gibi konu ve kavramlarla birlikte düşünülerek tasarlanmakta, “hak” kavramından ve sosyal boyutundan dışlanarak gündeme getirilmektedir.

Tüm bu süreçler ve önümüzdeki dönemin gündemi olduğu için özellikle vurgulamak istiyorum: AB mevzuatı ile uyum çalışmaları, bu temel haklarla ilgili uluslararası çalışma normlarına, sosyal normlara uyumu gerektirmektedir.

Bu nedenle, işyeri ölçeğinde gerçekleşecek bir diyaloğun temelini oluşturacak, örgütlenme hakkının kullanımı; ulusal düzeyde sosyal diyaloğu gerçekleştirecek bir başlangıçtır. İşyerinde başlayacak bu etkileşim, sağlıklı işlediği oranda, ulusal düzeydeki işleyişin de belirleyicisi olacaktır.

Örgütlenme hakkı ve toplu pazarlık hakkının kullanımına olanak tanıyan bir sistemin varlığı ve işlerliği; yani sendikal hakların yaygın ve etkin kullanımı, sosyal diyaloğun olmazsa olmaz ön koşuludur.

Sendikal hakların özgürce kullanılamadığı, kurumsal nitelik kazanması beklenen bir işleyişin daha başlangıçta oluşmadığı koşullarda, ancak kayıt dışılık ve emek sömürüsünün geçerli olduğu bir ilişki biçimi egemen olur.

Bu çalışma ilişkilerine dayalı olarak, sosyal politikaların ulaşmadığı, evrensel normlar ve değerlerden uzak kuralların yaygınlaştığı bir ekonomi, sosyal damping uygulayan ikincil bir ekonomidir.

Ne yazık ki ülkemizde yaşanan gelişmeler, sosyal diyalog konusunun, hükümet tarafından algılanmadığını ve öneminin kavranmadığını ortaya koymaktadır.
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün bu doğrultudaki çabalarının ve girişimlerinin tersine; Hükümet istihdam konusu da dahil, sosyal içerikli bir çok konuda sosyal tarafları yok sayarak davranmaktadır.

Ekonomi politikaların önceliği, emek haklarının önüne geçmekte, diyalog, sermaye örgütleriyle sürdürülmektedir. Sayın başbakan için, sosyal haklar kolayca gözden çıkarılabilmekte; temel hakların kullanımı, örgütlenme, gösteri yapma hakları öfkeyle karşılanmaktadır.

Sosyal diyalog, toplumlarda bir gelişmişlik ve eşitlik göstergesidir. Toplumsal kesimlerin arasındaki ilişki, mutlak güç ilişkisine değil; örgütlü kesimlerin eşit ve uygar ilişkisine dayanmalıdır. Gelişmişlik, bu ilişkinin farkında olmak ve değerini bilmekle ilgilidir.

Güçlü azınlıktan yana davranarak, güçsüz çoğunluk karşıtı olmak, toplumsal kesimler arasında iletişim araçlarının kurumsallaşmasına olanak tanımaz ve sosyal alanda toplumsal barışı tehdit eder.

Bu nedenle, öncelikle Avrupa Sosyal Şartı’nın 5. ve 6. Maddelerine konan çekincelerin kaldırılması, Avrupa Temel Haklar Sözleşmesinin imzalanmasını; sendikal hakları düzenleyen 2821 sayılı Sendikalar Yasası ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasası’nın uygulamadan kaldırılmasını, Anayasanın değişik 90. Maddesinin özüne uygun, bir toplu iş ilişkileri yasasının hazırlanmasını istiyoruz. Bunu somut bir istem olarak dile getiriyoruz.

 Sosyal politikalarla ilgili olarak, geçtiğimiz şubat ayında gerçekleştirdiğimiz, 1. Ulusal Sosyal Politika Kongresi ile, sosyal hakları ve sosyal politikaları tartışmaya açtık. Bu konuları, kamuoyu gündeminde tutma; tüm temel haklar, ekonomik ve sosyal hakların uygulanmasına ilişkin duyarlılık yaratma, hak talep etme doğrultusunda, kararlı bir tavrımız söz konusudur.

Sosyal güvenlik sisteminde yapılmak istenen sözde reformu da, bu temel haklara yönelik bir saldırı olarak değerlendiriyoruz. Bu saldırıyı halkımıza anlatmayı; ne anlama geldiğini, kimler için yarar sağladığını, halka ve emekçilere nasıl yansıyacağını anlatmayı; bu doğrultuda mücadele etmeyi ve toplumsal direnç örgütlemeyi sürdüreceğiz.

Bu alandaki sorunları aşmanın yolunun, sosyal güvenlik kavramı ve sosyal güvenlik kuruluşlarının niteliğine, “doğru” yaklaşmak olduğu açıktır.

Sosyal güvenlik bir toplumsal bütünleşme aracıdır. Dayanışma ve güven temelinde kurgulanmıştır. Günlük politikaların aracı olarak kullanılması, kar alanı olarak tasarlanması, insanı odağına koymayan bir sistem içinde tasarlanması, toplumdaki güven duygusunu sarsar.

Değerli basın emekçileri, sevgili arkadaşlarım,
Hükümet, bir yandan yoksulluğu artıran, halkı yoksullaştıran bir politika yürütürken, bir yandan da en kolay yönetme biçimini seçmektedir. Kendi yarattığı yoksullarla ilgili ülke gerçekliğinden kopuk, piyasa odaklı sözde sosyal politikalardan söz etmektedir.

Bu kapsamda, emeklilik ve sağlık sistemlerinin dönüşümünü öngören girişimi, bu biçimiyle destekleme olanağı yoktur.

Genel sağlık sigortası ile ilgili getirilmek istenen model, toplumda yaygın kabul görmesine neden olacak bir söylemle tanıtılmaktadır. Gerçekte, bu söylemin içerdiği tuzağı, tüm halkımızın iyi görmesi gereklidir.

Sağlık ve sosyal güvenlik haklarını, özel sektörün kar alanına dönüştürmek isteyen ve hakları, alınır-satılır mal haline dönüştüren bu anlayışa topyekun karşı çıkmak kaçınılmazdır.

Asgari ücret düzeyinde bir geliri yaygınlaştırmaya dayalı hesaplamalara göre tasarlanan bu sistemden, sağlık primleri ödenmediği sürede, işsiz kalınan sürelerde ve belirlenen türdeki tedaviler dışında yararlanma olanağı yoktur. Yararlanma koşulları olduğunda da, yüzde elliye kadar varan bir “katılım payı” ödenmesi söz konusudur.

Tüm yurttaşları kapsayan bir sağlık sistemi, bizim de özlemimizdir. Böyle bir sistemin vergilerden karşılanması ve herkese gereksinim duyduğu kadar, ulaşılabilir, ücretsiz, sağlık hizmeti sağlanması gereklidir. Ancak bu koşullarda uygulanacak bir genel sağlık sigortası, sosyal devletin amacına uygunluk sağlar.

Sadece çalışanların ödediği prim ve vergiler üzerinden, tüm ülke yurttaşlarının sağlık gereksinimlerinin karşılanması olanağı yoktur. Devletin eşit katkı yapmadığı, vergi gelirleri ile karşılamadığı bir sağlık sistemi, çalışanların ve yoksulların kısıtlı olarak yararlandığı ve en aşağıda, en düşük şartlarda eşitlendiği bir sağlık sistemi demektir.

Oysa genel sağlık sigortasının finansmanı, çalışanların ödediği primlerin ve ödenecek katılım paylarının oluşturduğu bir fona dayalı olarak tasarlanmaktadır. Devlet, yoksul olarak tanımladığı ve onur kırıcı bir yöntemle belirlediği yurttaşlar için, prim ödemesini üstlenirken, çalışan kesime prim katkısı yapmayarak bir eşitsizlik de yaratmaktadır.

Kaynak yaratmadan ve kaynak gösterilmeden tasarlanan; 2005 yılı bütçesinin kanıtladığı gibi, vergilendirilmesi gereken gelirlere dokunulmadan, yalnızca çalışanların yarattığı kaynağa dayalı, böyle bir sistem, var olan sistemi de işlemez hale getirecektir. Bu da toplumsal çözülme, toplumsal bir kaos demektir.

 Son olarak, önümüzdeki dönemin önemli bir gündemi olmayı sürdürecek AB üyelik sürecine yeniden dönmek istiyorum.

Geldiğimiz noktada, “kazan-kazan” yönteminin iyi işletilemediği, kazançlı olan tarafın karşı taraf olduğu konusundaki değerlendirmeyi güçlendiren kanıtlar ve tutumlar ortaya çıkmaktadır. Dışişleri Bakanlığı’nın notası, bu değerlendirmelere bir başka boyut katmıştır.

Görüşme sürecinin uzunluğu, belirsizlikler içermesi, özellikle, işgücünün serbest dolaşımı gibi, AB’nin ruhuna aykırı konuların Türkiye için kalıcı kısıtlamalar olarak getirilmesi, fonların kullanımı, tarım kesimi ile ilgili maddeler, kabul edilemez niteliktedir.

Tarıma yönelik uygulamaları, kente akacak kitleler için önlem alınmadan, istihdam planlaması yapmadan, ulusal tarım politikaları oluşturmadan, tarımdaki çözülmeyi ve tarımdan kopan nüfusun istihdamını planlamadan işgücünün dolaşımının da kısıtlandığı koşulların dayatmasında kabul etmek, ülke gerçekleriyle bağdaşır nitelikte değildir.

AB’ne tam üyelik amacının, toplumun farklı kesimleri için farklı anlamlar taşıdığı ve farklı hedefler öngörüldüğü açıktır.

DİSK olarak, bu sürecin siyasal ve ekonomik boyutu ile sosyal boyutunun yarattığı karşıtlığı, bu karşıtlığın etkileşimini ve sonuçlarını, öngörüyoruz.

Bunun ne anlama geldiğinin farkında olarak, bu sürecin ve sürecin tüm aşamalarında ortaya çıkacak her bir konunun, asıl olarak bizim için bir mücadele konusu olduğunu; bu sürecin mücadele süreci olduğunu da biliyoruz.

Avrupa emekçilerinin kazanımları iki yüzyıllık bir mücadelenin sonucudur.
Avrupanın sosyal boyutu, sınıf mücadelesinin ortak ürünüdür. Avrupa Birliği’nde kurumsallaşan sosyal haklara, emek haklarına ulaşmak, ortak değerlerde bütünleşmek, işçi sınıfı olarak bizim hedefimizdir.

Bugün korunması gereken bu değerleri yüceltmek ve haklara sahip çıkmak konusunda, Avrupa emekçileri ile dayanışma içindeyiz.

Bugün, Avrupanın birlik olma sürecinde, üye ülkelerde sosyal haklarda aşınma olduğunu, güçlenen sermayenin, emek hareketini ve emek haklarını hedef aldığını da biliyoruz.

Bu nedenle, bu dayanışma bizi güçlendirdiği kadar, Avrupalı emekçilere de cesaret vermelidir. Avrupalı emekçilerin bugün çekildikleri savunma hattı, bizim hak mücadelesinde kendimize koyduğumuz nihai sınır değildir.

Bizim mücadelemiz, Avrupa emekçilerinin savunma çizgilerini de yukarıya taşıyacaktır. Avrupa Birliği hedefinin biz emekçiler için, emeğin örgütü disk için anlamı budur.

Avrupa Birliği yolunda iktidarlardan beklediğimiz, kendi yürüyüşümüz önünde engel olmamalarıdır.

Sözlerime son verirken, 2005’in, tüm dünyaya, tüm insanlığa; ülkemize ve halkımıza; barış, adalet, eşitlik getirmesini diliyor,

Hepinizi Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu adına selamlıyorum.

sayfa başına dön