Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS

 

 

2005’e BAKARKEN

Erol TOY 

Gelin 2005’e önce, Osmanlı münevveri gibi bakalım.

Onun aklı ve yüreği, tanrının yeryüzündeki gölgesi devletle doludur. Kaç milyon olursa olsun halkın tamamı sürü... Üstelik boş bırakılırsa yüzde 60’ı ziyana dalacak aptallardan oluşur. Devlet sürünün çobanı. O da kapı kulu olarak devletin çomarıdır. Bu yüzden kulun her hatası suç. Devletin her ödünü “mahviyet” sayılır.

Devlet varlık nedeni olduğuna göre, “Düvel-i muazzama” neylerse güzel eyler. Ama yine de her çomar, kendi çobanını bekler. Öyle olunca da, ABD’si AB’si, IMF’si DT֒sü, BM’si DB’si ve daha ne kadar adı kısaltılmış devlet, kurum ve kuruluş varsa... Başka yerlerle başka işleri bırakmış, ondan gayrı herkesin içinde olduğu işbirlikçileriyle birlikte gece gündüz Türkiye’yi bölüp parçalamaya uğraşmaktadır.

Devletin başında bir Vahdettin... Hükümetin başında bir Damat Ferit... Yenilmiş ve dağılmış ordunun başında bir İzzet Paşa bulunca da, her türlü emelini gerçekleştirecektir.

Doğrusu, şu 2005 yılının başı da elverişli bir tablo sergilemektedir.

Irak’ı yakıp yıkarak olağanüstü bir yengi kazanan(!) ABD, İngiltere, İtalya “düvel-i muazzama”sıyla horantası, lök gibi oturduğu toprakların Kuzeyinde egemen bir Kürt devleti dayatmakla yetinmeyecek... Zavallı Türkiye’yi de işgal edecektir.

Fransa ve Almanya’nın başını çektiği AB düvel-i muazzaması ise, o fırsattan yararlanarak “Ermeni soykırımını” tanımış, bize de tanıtacak... Doğu illerimizi kıyım tazminatı olarak onlara bağışlayacak... Yukarı Mezopotamya’yı Diyarbakır merkez olmak üzere önce özerkleştirip sonra AB’ne katılım ikramiyesi diye egemen Kürt devletine verecek... Kıbrıs’ın tamamını, uluslararası anlaşmalara aykırı olarak üye yaptığı Güney Kıbrıs’a sunacak... Ege’yi tam anlamıyla bir Yunan denizi haline getirip, Patrikhane’nin merkezi İstanbul’u Ortodoks devletler birliğinin başkenti olarak henüz tanımadıysa, ileride mutlaka tanıyacaktır.

17 Aralıkta aceleye geldi de, dayatılamadıysa, hazırlığı yapılmış... 3 Ekim 2005’te görüşmeler için Brüksel’e gidecek kurula 1920 Sevr’indeki gibi dayatılacaktır. Ve diyelim ki, Türkiye Cumhuriyeti müzakere kurulu, hiç gözünü kırpmadan bütün bunların altına imzayı atacak... Yoksa Güney Kıbrıs başkanı Papadopulos, nedense 17 Aralık gerdeğinde işe yaramayıp elinde kalan “veto” mührünü 3 Ekimde kabullenmeyen kurulun alnına mı, başka bir yerine mi ney, basacaktır !..

Çünkü devlet-i âliyenin borcu çok, üretimi yoktur.

Olmayınca da, bütün bu dayatmalar, takiye hevesiyle yutulmasa bile, borcun vadesi geldiğinde haciz yoluyla gerçekleşecektir.

Öyle mi ?

Diyelim öyle.

Buraya kadar ya katılarak, ya eğlenceli bularak bu varsayımları okuma zahmetine katlanan güzel insan !..

Paranoya yeter mi diyorsun ?

O zaman lütfen, bir Cumhuriyet aydını gibi düşün. Ve yanıtla;

Osmanlı münevveri gibi, devlet emretti. Hükümet kabûl etti, diye teslim mi oluvereceksin  Yoksa yönetenleri “gaflet, dalâlet, hatta hıyanet içinde,” olsa bile, aklın da gönlün de halkın gizil gücüyle dopdolu, en yakın dağın başında bir çoban ateşi yakmaya mı koşacaksın ?

Osmanlı aydını teslimiyetindeysen, yandı gülüm keten helva !..

Elhak o saydıkların, korktuğun herşeyi başımıza getirmekte bir an dahi duraksamaz. Yaklaşık 800 bin kilometrekarelik TC toprakları bir anda 80 kilometrekarenin bile altına düşer. Yaklaşık 70 milyon TC yurttaşı 10-12 devletin uyrukluğuna bölüne bölüne birkaç milyonun altına iner... Kalan da atalarının geldiği yere çekip gideceğinden, Onuncu

Yüzyılda başlayıp Birinci Dünya savaşında dahi bitirilemeyen bir iş, 2005 yılının sonunda tamamlanır. Onlar erer muradına, sen çıkarsın kerevetine.

Elbet o teslimiyeti, kös vurduğunda 30 milyon süngüyü Türkiye üzerine şişirilen her hayal balonunun bağrına dürtüverecek nitelik ve nicelikteki o 70 milyon kabûl ederse.

Etmez...

Dahası, Cumhuriyet aydını olarak, ben de etmem diyorsanız, örneği kendi geçmişinde var.

Dayatmacı takımına hayalci takımını katar... Üstüne teslimiyetci ve goygoycu takımlarını da ekleyerek tamamını sopanın altına yatırır... Eşek sudan gelinceye kadar patakladıktan sonra, Lozan’ı dayatıverirsin.

Aksine inanmak, yanıbaşında yıllarca sefil bir zorbaya katlanmış Irak halkının bir bölümünün yaptığını, kişi olarak kendinin, topyekûn olmasa da halkının bir bölümünün asla yapamayacağına inanmaktır ki, böylesi özgüven yılgınlığı insanlığa aykırı. 

Artık sonrasını okumasanız da olur.

Çünkü şeamet tellallığının pişmiş aşına soğuk su katacağız.

ABD ile kolonisi İngiltere ve her ikisinin de horantası, Saddam’ın ordularını bir günde dağıttı. Ama Irak halkının direnenlerini bir yıldır teslim alamadı. Doğru mu ?

Bu da gösteriyor ki, egemenlik savaşları bütün dağlarda tek tek de olsa yanan çoban ateşleriyle başlıyor. Zaman içinde birleşip doğal afet haline geliyor. Ve dünyanın en büyük güçlerini acze düşürüyor.

Üstelik direnişçiler havan topu kullanmaya başladığına göre, cephe açacak güce eriştiler demektir. Bunun ne anlama geldiği, bütün kanıtlarıyla kendi geçmişinde belli.

Yâni dünün korku tanrısı bugün, demokratik bir girişimle... Yâni katılımı yüksek bir seçimle... Halk çoğunluğunun içine sinecek biçimde Irak’ı Iraklıya bırakıp sıvışamazsa, işbirlikçileriyle teslimiyetçilerinin gözünde bile zelil perişan Ortadoğu’dan tası tarağı toplamak zorunda kalır.

Kalınca, İsrail için çalan tehlike çanları, Beyaz saray’ın oval ofisinde zonklar. Galiba zonkladı ki, uyanık İsrailoğlu hemen barışa sarıldı. Yoksa fanatik Şaron’la hempaları, Filistin Devleti ve barış yanlısı İşçi Partisiyle niye ortak olsun ? Salt terörist Arafat öldü, kibar aile çocuğu(!) Abbas geldi... Dayatılan her şeyi şıp diye kabûl eder diye mi ?

Süpergüçsüz Ortadoğu’da, üstelik bunlardan biri süperleri pataklamışsa... Komşularıyla kavgalı İsrail’e hayat hakkı kalmayacağından mı ?

Bu durum Kuzey Irak’taki Kürt kardeşlerimizin ağıt çağıdır. Ya 30 Ocak seçimlerinde Şii egemenliğine geçmiş Irak’a ihanetin hesabını vereceklerdir. Ya bu kez de egemenlik ülküsüne ihanet edip Türkiye’nin şefkat kucağına sığınacaklardır. Bir üçüncü yol, bağımsızlığını kendi öz güçlerine dayanarak ilânı. Yoksa el gereciyle gerdeğe giren, kütüğüne piç yazdırmaya mahkûm. Yaklaşık 50 yıllık İsrail deneyi ortada. Üstelik İsrail’in komşuları Araplardı. Kürtlerinki İran ve Türkiye.

2005’in ilk haftasındayız.

17 Aralığın gerdek heyecanı da, dehşet kaygıları da geçen yılda kaldı. Türkiye 3 Ekim 2005’e.tarih aldı.

Hemen şartlı şurtlu... Tanımalı manımalı... Vetolu tavsiyeli... Bölmeli parçalı... Ucu açık...

Dolaşımı kapalı... Sömürgeci tavanlı. İkinci sınıf üyelik tabanlı, diye ayağa kalkmayın.

Adamlar ülkenize girdi, ordularınızı dağıttı, tersanelerinize el koydu, halkınızı tutsak aldı da, bunları öyle mi dayattı ?

Al eşeğini, tükürürüm paldımına dersen, seni sokakta saf tutturup kurşuna mı dizecek ?

Yooo !..

Üyeliğe almayacak !..

Hem zaten çıkarı gerektirmiyorsa... Mutlak anlamda gereksinimi yoksa yâni, bütün dayatmalarını kabûl etsen de alacak mı ?

Üyelik uğruna ülkeni sömürge, kendini köle eyleyeceğine, AB’li olmayıver. Irak halkından daha mı onursuz, daha mı çaresizsin ?

Yooo !..

Hem üyeliği ben de istiyorum diye dört dönmek... Hem kocaman bir amayla koşul koymaya kalkmak olur mu ? Elbette herkes mümkün olduğu kadar çok katılım payı koparmaya kalkar. Yok, o da üye ol diye dört dönüyorsa, dilediğince koşul koy, kabûle zorunlu.

Çünkü AB işgal gücü değil, tamam. TC işgal gücü mü ?

Değilse zaten belli bir denge var, demektir.

AB ile müzakere koşulları eşit. O almayabilir. Sen girmeyebilirsin.

Olaya müstemleke, ya da düvel-i muazzama karşısında bütün palamarları çözük Osmanlı aydını gibi bakmazsan, durum açık.

Ne o efendi, ne sen efesin.

Ne yazık ki çağımız dünyasında da başat güç olmanın baş koşulu asker. AB’nin askeri var mı ?

Tören kıtalarından söz etmiyorum. Savaş gücü var mı ?

Ya Türkiye’nin ?

Yâni bizimki heves ya da çıkarsa, onunki de tıpkısının aynısı.

Demek ki gereksinim koşulu da eşit.

Geriye ne kalıyor ?

Halkımızın yüzde 60’ı aptal. AB ve ABD kaadiri mutlak tanrı. Ol dediği olacak, öl dediği ölecek. Zavallı Türkiye’de de benim dışımdaki herkes ahmak değilse, hain. Koşullar eşit olduğu halde AB dayatacak, müzakereciler hemen kabullenecek, değil mi ?

Kabûllenen ömür boyu saltanat sürecek Osmanlı hanedanı mı ?

Onu bile işbirliği yaptıklarına sığınmacı eyleyen Türkiye halkı, iki yıl sonra seçime gidecek AKP’yi neyler ?

Hiç düşündünüz mü ?

Gelin şu yeni yılın başında, bir kezcik olsun Cumhuriyet aydını gibi düşünelim. Bir kez olsun Cumhuriyette egemenliğin kayıtsız koşulsuz halkın olduğunu kabûllenelim. Ve bir kez olsun kendimizin bulunmaz hint kumaşı, gayrısının mutlaka hain, alçak ve zalim değilse, mutlaka ahmak olmayabileceğini varsayalım.

Oradan bakınca, başta birlik ve demokrasi olmak üzere kalkınma, gelişme, uluslararası ilişkilerle kişisel heveslerin çıkmazları olmak üzere, ne çok sorun, ne kadar küçük...

Çocukluk hastalıklarının neredeyse tamamının çözümü ne kadar kolay görünüyor

Değil mi ?

Öyleyse yeni yılınız kutlu olsun.

 

sayfa başına dön