Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS

 

MÜZAKERE TARİHİ

Özcan ÖZEN

2003 yılının Kasım ayında Irak’ın “yeniden inşasına finansal destek sağlamak amacıyla” Irak Ticaret Bankası (The Trade Bank of Iraq) kuruldu. Bankanın faaliyetleri Amerikan finans devi J.P.Morgan Chase&Co liderliğindeki 13 ortaklı bir uluslararası konsorsiyum tarafından yürütülecekti. Konsorsiyumun ortaklarından biri de Türkiye’dendi: Akbank.


Akbank, Irak’ın yapacağı 20 milyar dolarlık ithalatın yüzde 5’inin Türkiyeli şirketler tarafından gerçekleştirilmesini sağlayacaktı.[1] Akbank ve Fransa’nın Credit Lyonnais bankası dışındaki tüm konsorsiyum üyeleri ABD’nin koalisyonuna katılan ve Irak’ta asker bulunduran ülkelerin bankalarıydı. “Pasta,” tabii ki mutfağı ele geçirenler tarafından pay edilecekti. Fakat ABD’nin, Irak konusunda kendisine muhalefet edenlere en azından bir miktar sus payı vermeyeceğini düşünmek saflık ol urdu. Bu muhalifler arasında en çok can yakan da Türkiye’ydi.

Kuşkusuz verilen aslan payı değil, fakat kırıntı olduğu da iddia edilemez. Ayrıca savaştan sonra Türkiye hem ABD ordusu hem de Irak’la ticareti hızla gelişmiştir. Savaşın hemen öncesinde Ocak 2003’te Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’in beraberinde Irak’a giden işadamlarının yaptığı anlaşmalar sadece 6 ay sonra tek tek hayata geçiriliyordu.[2] 2003 yılının sonunda Türkiye’nin Irak’a ihracatı 1 milyar dolara ulaşmıştı. Sadece Petrol Ofisi ve Opet’in ABD ordusuna sattığı rafine petrol ürün ün tutarıysa 500 milyon dolardı.[3] 2004 yılındaysa Türkiye’nin Irak’a ihracatının öngörülen 2 milyar dolar rakamını fazlasıyla aşacağı kesindir. Türkiyeli şirketlerin Irak “pasta”sından aldığı pay ayrıca değerlendirmeyi hak ediyor,[4] bununla beraber bu payın büyüklüğü ve şirketler açısından önemi ve cazibesine dair fikir verecek acı ve kanlı veriler hızla birikmektedir; şimdiye kadar Iraklı direnişçiler tarafından rehin alınan onlarca Türkiyeli işçinin yanında, büyük çoğunluğu kamyon şoförü olan 70 civarında Türkiye vatandaşı Irak’ta öldürülmüştür.[5]

Peki nasıl oluyor da, 1 Mart 2003’te ABD’nin Irak Savaşı’nda “Kuzey Cephesi”ni açmasını sağlayacak tezkereyi Meclisi’nden geçiremeyen Türkiye’ye Irak “pasta”sından pay veriliyordu? Cezalandırma şöyle dursun, bu, açıkça bir ödül değil miydi? Fakat hiç kuşku yok ki Türkiye açısından bu durum çelişkili değildi, sadece “hakkı olanı” alıyordu, belki de daha azını.

Dış politika da geçici sapma
3 Kasım 2002 seçimlerinden AKP tek parti hükümeti kurabilecek bir zaferle çıkmış ve Abdullah Gül’ün başbakanlığını üstlendiği hükümet 28 Kasım’da Meclis’ten güvenoyu almıştı. Fakat bakanlar daha koltuklarına ısınmadan Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerini belirleyecek zorlu bir sınavla karşı karşıyaydı; 12-13 Aralık 2002’deki Avrupa Konseyi Kopenhag Zirvesi.

Fakat diğer yandan ABD, “Kuzey Cephesi”nin açılmasını mümkün kılacak olan, 80 bin askerinin Türkiye’de konuşlandırılması, 14 havaalanı ve 5 limanın kullanımına açılması için diplomatik baskıyı yoğunlaştırmıştı. 3 Aralık’ta ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ve Marc Grossman Türkiye’ye gelmiş ve hükümetle temasların yanında henüz milletvekili olmayan AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan ile ABD’nin Ankara Büyükelçisi Pearson’ın evinde görüşmüşlerdi. Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış “hava sahamızı ve askeri tesislerimizi müttefikimiz ABD’nin kullanımına açarız,” diyerek bir skandal yaratmış, fakat bu sözler aynı gün gece yarısı saat birde Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada “bir taahhüt anlamına gelmediği” şeklinde yorumlanmıştı. Bakanın sözleri geri alınıyordu, daha doğrusu yalanlanıyordu.[6]

Çünkü Türkiye aylardır ABD’yi oyalamaya çalışıyor, ve daha önce görülmemiş talepleri doğrudan reddetmese de zaman kazanmak için görüşme politikasını uzatıyor ve hepsinden önemlisi karşı talepler öne sürüyordu. Bu taleplerin en önemlisi de Kuzey Irak’a ABD askeri kadar ilave Türk askeri sokmaktı. Türkiye’nin uzun süredir Irak’ta askeri birlikleri vardı ve iki havaalanını denetim altında tutuyordu. Fakat ABD’nin Irak’a askeri müdahalesi söz konusu olduğunda Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ve Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) peşmergelerinin Musul ve Kerkürk’e girmelerini engellemek ve Kuzey Irak’ta bir güvenlik yayı oluşturmak üzere takviye birlikler göndermek istiyordu. Oysa ABD’nin hiç bir şekilde ve hiç bir zaman Türkiye’den asker talebi olmamıştı[7] ve üstelik Türkiye’nin Kuzey Irak’a asker sokma talebine şiddetle karşı çıkmaktaydı. Zaten anlaşmazlığın düğümlendiği nokta da buradaydı.

Türkiye’nin Kuzey Irak’ı
Türkiye’nin, savaş sonrası Irak’ın yeniden yapılandırılmasında söz sahibi olmak ve “pasta”dan pay kapmak dışında talepleri vardı: Türkiye, Körfez Savaşı sonrası Irak’ın kuzeyinde bir güvenlik bölgesinin yaratılmasını Birleşmiş Milletlere başvurarak kendisi sağlamıştı. Bu bölgenin girişine “Kürdistan’a Hoş geldiniz” tabelasının konulmasına yol açacak daha sonraki gelişmelerde Türkiye’nin girişimi yadsınamaz.

Fakat “Kürdistan” Türkiye açısından bir olumsuzluk değildi. Aksine, sık sık kimseye hesap vermeden sınır aşırı askeri operasyonlar düzenleyebildiği, Habur sınır kapısı aracılıyla ticaretini ve ekonomik gelişmesini denetleyebildiği, Kürt siyasi grupları arasındaki iktidar kavgalarından yararlanarak hakemliğini ve siyasi otoritesini kurabildiği, Barzani’nin partisinin yönetim binasının inşaatından TPAO aracılıyla 1 milyar dolarlık petrol arama ve geliştirme sözleşmesine kadar tüm ihaleleri Türkiyeli şirketlerin alabildiği bir etkinlik ve hegemonya bölgesi Türkiye’nin daha önce arayıp da bulamadığı bir olanaktı. Artık endişelendiği tek konu, ABD’nin Irak Savaşı’nın bu hegemonyanın elinden alınıp alınmayacağıydı. Kuzey Irak’ta fiili bir “Kürt devleti ya da oluşumu” vardı, fakat buraya eli ulaşabiliyordu. Bu el ve ekonomik ilişkiler sayesinde de denetimi sağlayabiliyordu. Bu denetimi yitirmemek ve bir “oldu bitti” ile karşılaşmamak için ABD’nin planlarının yanında kendi planlarını önlem olarak hayata geçirmek istiyor ve ABD’nin “Kuzey Cephesi” talebi karşılığında Irak’a bir kolordu büyüklüğünde asker göndermek istiyordu. Bu karar, daha 5 Ekim 2002 tarihinde Çankaya köşkünde gerçekleşen özel Irak zirvesinde alınmıştı. Üstelik henüz bu tarihte ABD, Türkiye’den, 80 bin asker konuşlandırılmasını, 14 havaalanı ve 5 limanın kullanımına açılmasını istememişti. Ayrıca Türkiye gerekirse tek başına Irak’a girmenin de planını hazır bekletiyordu.[8] Kısacası Türkiye “Kürdistan” hegemonyasından vazgeçmeye hiç niyetli değildi.

12-13 Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi

Fakat bunun yanında yeni kurulan AKP hükümeti, parti liderliğinin seçimlerden önce ABD’li yetkililerle temaslarında da söz konusu olduğu gibi Aralık 2002’deki Kopenhag Zirvesi’nde ABD’nin desteği ve bastırmasıyla Türkiye’ye AB ile müzakere tarihi verileceği umuduna kapılmıştı.[9] Hatta müzakere tarihi için Kıbrıs konusunda uzlaşmaya hazır olduğu mesajını vermişti.[10]

ABD, Irak Savaşı konusunda sadık müttefiki olan İngiltere’nin dışında İtalya, İspanya ve Polonya’yı yanına çekmiş ve AB’yi bölmeyi başarmıştı. AKP hükümeti bu durumda ABD’nin bastırmasıyla AB’den müzakere tarihi alacağını ve ardından da ABD’nin Irak konusundaki isteklerini karşılayacağını ve bu arada Kuzey Irak’taki askeri varlığını arttıracağını hayal ediyordu. Yaşar Yakış’ın beyanı da bu heyecanı yansıtıyordu.

Erdoğan, Wolfowitz, Grossman ve Pearson ile yaptığı 5 Aralık görüşmesinde kararlaştırıldığı[11] gibi Başbakan Gül’ü atlatarak Kopanhag Zirvesi’nden bir gün önce George W. Bush ile görüşmek üzere ABD’ne gitti. ABD başkanı da sürekli olarak Türkiye’ye bir tarih verilmesi için Avrupalı liderlere çağrıda bulunuyordu. Amerika’nın bu çabaları, zirve sonrasında bu liderler tarafından dile getirildiği gibi, “aptalcaydı.”[12] Gerçekten de Irak Savaşı’na muhalefet eden Almanya ve Fransa’nın zaten AB içinde ABD’nin İngiltere’den sonra ikinci bir Truva atı olacağından kuşkulandıkları Türkiye’ye savaşın hemen öncesinde müzakere tarihi vereceğinin düşünülmesi pek akla yakın sayılmazdı.[13] Bu durum AB’ye girecek bir Türkiye’nin, ABD’nin eline bırakılması anlamına gelirdi.

Zirve’nin daha ilk gününde Türkiye hüsrana uğratıldı: Almanya ve Fransa Aralık 2004’e kadar Türkiye’yi Avrupa Komisyonu’nun gözetimine bırakırken Temmuz 2005’e tarih verilmesini önerdi. Fakat sonra Danimarka ve İsveç’in istekleri doğrultusunda daha iyisini yaptı ve tarih de vermeyerek, bu konuyu Aralık 2004 Zirvesi’ne bıraktı.

Avrupa Birliği, Türkiye’den sadakat bekler
Böylelikle Türkiye’ye, AB’ye, daha doğrusun AB içindeki ana blok olan Fransa-Almanya eksenine sadakat göstermesi için bir şans daha tanındı. Aslında bu blokla Türkiye’nin Irak konusundaki çıkarları ve uygulayacakları siyaset çakışıyordu. Irak konusunda eli iyice serbest kalan ABD, Kuzey Irak’ı Türkiye’nin hegemonyasından çekip alabilir ve Kürt müttefiklerinin isteklerini yerine getirebilirdi. Yalnız kalmış bir Türkiye bunu engelleyemezdi. Buna karşılık Irak Savaşı’na muhalefet eden Fransa, Almanya ve Rusya’nın soluğunu ensesinde hisseden ABD’nin Türkiye’yi tamamen kaybetmesi pek kolay olmayacaktı. Dolayısıyla Türkiye’nin Irak konusunda AB’ye ihtiyacı vardı, AB’nin de Türkiye’ye. Bununla beraber taraflar birbirlerine tam olarak güvenmiyorlardı ve Irak Savaşı bu çıkar çakışmasının güvenlik ve dış politikada ortaklığa dönüştürüp dönüştüremeyeceklerinin kesin bir sınavı olacaktı.

Avrupa da takiye yapar
3 Ağustos 2002’de Meclis’te kabul edilen ‘uyum’ yasaları Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirmek konusunda attığı en büyük adımdı ve AB tarafından şaşkınlıkla karşılandı. Türkiye’nin kolay kolay bu adımı atamayacağı düşünülüyordu. Türkiye ise bunları yaptıktan sonra artık AB’nin kendisine müzakere tarihi vermemesi için elinde bir kozunun kalmadığını düşündü. Aralık 2002 Zirvesi yaklaşırken bu kez Avrupa içinde farklı ‘kriterler’ dile getirilmeye başlandı.

Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı ve Avrupa Anayası’nı hazırlamakla görevli Avrupa Konvansiyonun başkanı Valery Giscard D’estaing Kasım 2002’de Le Monde gazetesinde yayınlanan bir yazısında Türkiye’nin topraklarının yüzde 95’inin dahi Avrupa’da olmadığını ve Avrupa kültürüne uzak bir Müslüman ülke olduğunun altını çizerek üyeliğinin söz konusu olamayacağını belirtiyordu.

Kısacası Türkiye’nin asla değiştiremeyeceği, coğrafya, kültür, din ve nüfus gibi “kriterler”den söz edilerek Türkiye’nin üyeliğinin söz konusu olamayacağı öne çıkarılıyordu. Üyelik yerine, sanki Gümrük Birliği yeterince özel ve ayrıcalıklı değilmiş gibi, özel ya da ayrıcalıklı bir statü öneriliyordu. Aslında bunlar sahici bir tartışmanın konusu değildi, sadece gerekirse –dış politikasında AB ile uyum sağlamazsa- Türkiye’nin engellenmesi için hazırda tutulan bahanelerdi. Avrupa takkıye yapıyordu (Aralık 2004 öncesinde de bunu tekrarlamıştır). Yoksa AB’nin jeopolitik derinliği ve çıkarları açısından Türkiye’nin üyeliği önemli bir tercihti. Fakat burada mihenk taşı, AB’nin çıkarlarıyla uyumlu bir dış politikaydı, ABD’nin değil. AB, Türkiye’den bunun garantisini vermesini istiyordu, ki bu da söz ile değil davranışlar ve uyumla kanıtlanabilir ve gösterilebilirdi. Aralık 2002’den Aralık 2004’e kadar uzanan süreçte sınanacak olan da buydu.

Kürt sorunu
Avrupa açısından insan hakları ya da Kürt sorunu Türkiye’nin birliğe alınıp alınmaması için bir kriter oluşturmamaktadır. Önemli olan özellikle ikincisinin, bir sorun olarak varlığını koruduğu koşullarda, Türkiye’nin, ABD’nin Ortadoğu ve Kafkaslar’daki stratejik ve politik çıkarları doğrultusunda ABD tarafından yönlendirilebilir kılan bir araç, bir koz olarak kalıp kalmayacağıdır. AB’nin Kürt sorunuyla ilgisi bu sorunun Türkiye’nin dış politikasının başkaları tarafından belirleyen olmaması yönündedir. Eğer bu sorun çözülürse ABD Türkiye’nin dış politikasına müdahale etmekte kullandığı önemli bir kozundan yoksun kalacaktır. AB açısından bu sorun insan hakları ve kültürel özgürlüklerin sağlanmasıyla çözülebilir ya da silahla. Önemli olan nasıl çözüleceği değil, sorun olmaktan çıkmasıdır. Zaten bu yüzden silahları görmemek istediği nde kafasını başka bir yöne çevirdi, ardından da biraz demokrasi verilmesini telkin etti.

Örneğin 1995’te Gümrük Birliği anlaşmasını imzalayan AB, hiç de demokrasi havarisi rolünü üstlenmedi: “... Avrupa Parlamentosu da, insan hakları Türkiye-AB ilişkileri gündeminin bir parçası olsa bile ‘hoşuna gitse de gitmese de, Türkiye’nin jeopolitik açıdan çok önemli bir konumda olduğunu, bu yüzden de Batı’nın Türkiye ile ilişkilerinde insan haklarının tek ölçüt olamayacağını’ anlamış” olduğunu gösterdi.[14]

“Sorun”un kendisi ise demokrasi ve özgürlüğün kendi mücadelesinin ürünü değil Avrupa’dan ithal edileceği yanılsamasına kapıldı. Dolayısıyla elde ettiklerini hem başkalarını ihsanı olarak gördü hem de bunların kırıntı olarak kalmasının AB sayesinde olduğunu göremedi. Bugün gelinen nokta ise hem “sorun” hem Türkiye hem de AB cephelerinden tatmin edici olarak değerlendirilmektedir.

AB için İnsan Hakları ve Azınlıklar
Küreselleşme karşıtlarının Göteburg gösterilerinde silah çekip gösterici yaralayan, Cenova’da ise Carlo Gulliani’nin üzerine bir şarjör dolusu mermi boşalttıktan sonra cansız bedenini zırhlı araçla çiğneyen, İngiltere’de şiddete eğilimli çocukları gelecekte terörist olur gerekçesiyle gözetim altına alan, Fransa’nın Fildişi Sahili örneğinde olduğu gibi kendi sömürgeleri söz konusu olduğunda katliam yapmakta Amerika’yı hiç de aratmayan Avrupa burjuvazilerinin insan hakları ve demokratik özgürlükler havarileri olduklarına inanmamız için hiç bir neden yoktur. Kuzey İrlanda ve Bask başka bir kıtada değil Avrupa’dadır. Vukovar kentinde Sırplara karşı katliamı tezgahlayan Hırvatistan bugün AB’ye en hızlı üye olacak ülkedir.[15] Letonya ve Estonya, bünyesindeki Rus azınlıkları ‘vatandaş’ olarak dahi görmedikleri halde AB’ye alınmışlardır. Avrupa emperyalizmi için kendileri dışındaki dünyanın tamamı koca bir azınlıktır. Dolayısıyla AB’ne aday ülkelerin azınlıkları için sunacağı tek “medeniyet projesi” asimilasyonun demokratikleştirilmesidir, çünkü başka bir şey bilmez ve tercih etmez.

AB, Türkiye’ye de bunu önermektedir ve Türkiye de bunu gerçekleştirdiği oranda “sorun”un, dış politikada, elini kolunu bağlayıcı etkisinden kurtulmaktadır. Bunu en son örneği 17 Aralık 2004 Brüksel Zirvesi’nden üç gün sonra yaşandı. Zirvenin hemen ardından Tayyip Erdoğan, ABD başkanı Bush’u arayarak Kuzey Irak’taki PKK/Kongra-Gel varlığının sona erdirilmesi için ne yapacaklarını Türkiye’nin öğrenmek istediğini bildirdi.

Ne Kıbrıs sorunu ne işgücünün serbest dolaşımı konusu Türkiye’nin AB üyeliğinin şartlarından değildir. Tek şart dış politikasında AB’nin politikalarına ve çıkarlarına uygun ya da benzer bir çizgi takip etmesidir. Bunun içinde AB, Türkiye’den bir an önce Kürt sorunu kendisi için sorun olmaktan çıkarmasını istemektedir. 17 Aralık’ten sonra da bu şart değişmemiştir. Müzakerelerin ucunun açık olması da–ki bütün üye adayları için geçerliydi- AB açısından bu şartın yerine getirilmesinin sigortasıdır, başka bir şey değil.

Bu durum da sadece ekonomik işbirliği ve ortaklıkla sınırlı kalmayarak güvenlik ve dış politikada ortaklığa ve siyasal birliğe dönüşme çabasında olan AB’nin amaç ve çıkarlarına tamamıyla uygundur.

Ortak Güvenlik ve Dış Politika Birliği
AB’nin kuruluşuna giden sürecin daha başında topluluğun, ortak bir güvenlik ve dış politikanın oluşturulması ve ortaklığın bir siyasi birliği dönüşmesi öngörülmüştü.[16] Avrupa Kömür-Çelik Birliği’nin yetkili organı olan “Yüksek Otorite” devlet ve hükümet başkanlarından oluşmadığı gibi tek tek ülkelerin iradesinin de üstündeydi, tabii ki birliğin alanı dahilindeki konularda. Avrupa Ekonomik Topluluğu ile beraber bu organ bugünkü Avrupa Komisyonu’na dönüştürülürken yetkileri devl et ve hükümet başkanlarından oluşan Avrupa Konseyi’nin yanında etkisizleştirildi. Bu siyasal birliğin askıya alındığını ya da ötelendiğini gösteriyordu. Doğu Avrupa’nın 1989’daki dönüşümünden sonra tekrar siyasal birlik esas alınmaya başlandı ve bu konuda hiç olmadığı kadar ilerleme kaydedildi. Bu amacın tamamlanması için birlik sürecinin, -ortak ekonomik alanın yaratılmasında olduğu gibi- güvenlik ve dış politikada da büyük bir uyum ve beraberliğin sağlanmasına yönelik olarak gelişmesi gerekmektedir. Irak Savaşı konusundaki AB içinde yaşanan bölünme bu amacın sekteye uğradığını göstermektedir, fakat yine de bu yönde bir düzeltme gayreti vardır. Almanya-Fransa bloğu en azından yeni üyelerin daha başından bu uyumu göstermesini sağlamaya çalışmakta ve adayları bu yönde biçimlendirmeye çalışmaktadır. Bu konuda en çok uğraş verdiği ülke de Türkiye’dir.

Türkiye, Irak Savaşı’nda AB ile çıkarlarının çakışması dolayısıyla en azından ABD’nin işini kolaylaştırmadığı, hatta zorlaştırdığı için bu blok tarafından takdirle karşılanmıştır. Tabi Türkiye’nin takdirle yetinmesi düşünülemezdi ve bu yüzden bir de ödül talep etti: müzakere tarihi.

Sanılanın ve yansıtılanın aksine müzakerelerin esas konusu AB müktesebatı değildir, bu son derece teknik bir süreçtir ve Türkiye burjuvazisinin tercihlerine uygun bir düzenlemeler bütünlüğüdür. Daha kuruluşu sırasında ceza kanunu faşizm İtalya’sından almış olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bugün yasa ve yönetmeliklerini AB’de olanlarla aynılaştırmasında bir sorun yaşanabileceği düşünülebilir mi? Asıl müzakereler dış politika çıkarlarında ve tutum alışlarında aynılaşmanın sağlanması konusunda yürütülecektir. AB, Türkiye’nin emperyalist bloklar arasında kimi tercih edeceğini belirlemesini istemektedir ve gelecekte de isteyecektir.

Son iki yılda Türkiye dış politika tercihleri konusunda önemli adımlar atmıştır. Unutulmamalıdır ki Türkiye’deki yabancı sermaye yatırımları daha çok Avrupa ülkelerine aittir, ABD’ye değil. ABD daha çok stratejik bir ortaktır ve ticaret ağırlıklı bir ilişki söz konusudur. Bu ticaretin büyük bir kısmı da askeri ihtiyaçlarla ilgilidir. Türkiye bu konuda da ABD bağımlılığından kurtulmaya ve silah temininde Avrupa, Rusya, İsrail –ki bu ülke ABD’den fazla bağımsız değildir- seçeneklerini silahlanmada çeşitlilik sağlamak amacıyla değerlendirmek istemektedir. Bunun için de Tüpraş örneğinde olduğu gibi stratejik özelleştirmeleri pazarlık unsuru olarak kullanmaktadır.[17] Türk Hava Yolları’na, ABD yapımı Boeing uçakları yerine Avrupa’nın ortak üretimi AirBus uçaklarının alınması sadece müzakereler öncesinde ticari bir iyi niyet gösterisi değildir. ABD ve Rusya’nın aksine Avrupa’nın büyük askeri nakliye uçakları bulunmamaktadır. Askeri olarak bunun anlamı Avrupa emperyalizminin olası işgal savaşlarında tank ve benzeri ağır silahlarını deniz ya da kara yoluyla taşımak zorunda kalacağıdır. Oysa bu uçaklar sayesinde tanklar ve ağır silahlar uçaklardan paraşütle atılabilmektedir. Kısacası AirBus projesi sadece sivil havacılıkla ilgili değildir, bunun ötesinde Avrupa emperyalizminin askeri alanda rakipleriyle arasındaki farkı kapatmaya yöneli k büyük bir hamledir. Türkiye uçakları Avrupa’dan alarak aslında bu projeye onay vermiştir.

Rusya Federasyonu ve İran ile yapılan doğalgaz anlaşmaları sadece Türkiye’nin enerji ihtiyacını karşılamaya yönelik değildir. İhtiyacı olanın iki üç kat daha fazlası doğalgaz ithal eden Türkiye, Avrupa’nın doğalgaz ve petrol ihtiyacının karşılanmasında alternatif güzergahlardan biri olmayı hedeflemektedir.[18]

Prag’daki NATO Zirvesi sonrasında AB-NATO askeri tatbikatının yapılamasına olanak vererek AB’ye jest yapan Türkiye’nin önerisi üzerine, Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi’nde, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) çerçevesindeki askeri operasyonlara NATO üyesi olup da AB üyesi olmayan ülkelerin (Türkiye, Norveç) katılımını sağlayan, NATO üyesi olmayan AB üyelerini (Kıbrıs Rum Kesimi, Malta) dışlayan formül kabul gördü ve NATO tarafından da onaylandı.[19] Böylelikle Avrupa Ordus unun (Eurocorps) kullanılması yolunda ilerleme kaydedilmesi için AB ile NATO arasında kapsamlı bir anlaşma yapılmış oldu. İki yıl sonra Avrupa Ordusu Bosna’da güvenlik görevini devralacaktı.

Uzun bir dönemden bakıldığında, yıllar itibarıyla hızla gelişen ticari ilişkiler ve karşılıklı sermaye yatırımları AB ile Türkiye arasında ekonomik bir ortaklığın yaratılmasının ötesine geçmiş ve Gümrük Birliği ile ekonomik bir alanın inşasına dönüşmüştür. Bu tarihten itibaren, yani daha kısa bir dönem söz konusu olduğundaysa, güvenlik ve dış politika alanın yaratılmasına yönelik, inişli çıkışlı bir süreç yaşanmıştır. Irak Savaşı bu alanın inşası için her iki tarafa da büyük olanaklar sunmuştur. Nitekim Türkiye için bir müzakere tarihinin verilmesi savaş ihtimalinin belirmesiyle başlayan süreçte ortaya çıkan olanakların değerlendirilmesi sonucunda mümkün olmuştur. Bundan sonra da Türkiye ve AB arasında güvenlik ve dış politika alanın inşasında ilerleme kaydedilmesi yönünde çabalar artacaktır.

Emperyalistler arasında
Kuşkusuz bu noktada, üçüncü bir aktör olan ABD de sahnede rol alacaktır. ABD, Türkiye’nin AB üyeliğini şiddetle desteklemektedir, tıpkı AB’nin yeni üyelerini ve üye adaylarını desteklediği gibi. ABD, birliğin derinleşmesinden çok genişlemesini istemektedir, hatta genişlemeyi derinleşmeyi baltalayacak bir seçenek olarak görmektedir. Böylelikle genişlemenin sorunları ve maliyetiyle cebelleşen AB’nin kendisine –meydan okuyan- rakip olmasını engellemeyi, en azından geciktirmeyi umut etmektedir. Irak Savaşı sürecinde bu yönde başarı da elde etmiştir, tıpkı NATO’nun genişlemesi sürecinde olduğu gibi.

Bir yandan Truva atı olacağından dolayı Türkeyi’nin AB üyeliğini desteklerken diğer yandan da AB içinde bir Türkiye’nin kendi politikaları doğrultusunda hareket etmesini sağlamaya çalışmaktadır. Bunun için de en önemli kozu Türkiye’nin Kürt sorunu değil, Türkiye’nin “Kürdistan”daki hegemonyası olacaktır. Bu hegemonyanın devam etmesi Türkiye için yaşamsaldır. O yüzden ABD, bir yandan PKK/Kongra-Gel varlığına[20] yönelik Türkiye’nin istekleri doğrultusunda hareket etmemekte diğer yandan da –daha önce örnekleri verildiği gibi- Irak’ın yeniden yapılandırılması faaliyetlerinde Türkiye’ye pay sunmaktadır.

Türkiye şimdiye kadar iki emperyalist blok arasındaki rekabet ve çelişkilerden oldukça iyi bir şekilde yararlanmış ve Irak Savaşı öncesi ve sonrasındaki gelişmelerden zarar görmediği gibi bu savaş sayesinde AB üyeliğine bir adım daha yaklaşmıştır. Adeta bir cambaz gibi ipin iki ucunda rahatlıkla gidip gelmiştir ve görünür bir gelecekte de yeteneklerini sergilemeye devam edecektir. Fakat hiç bir zaman ipten düşmeyeceğinin bir garantisi de yoktur, üstelik aşağıda bir güvenlik ağı da bulunmamaktadır.

Türkiye’nin Irak Savaşı sırasındaki politik tutumu, AB tarafından birlikle üyelik müzakerelerine başlama tarihiyle ödüllendirilmiştir. Öncesinde olduğu gibi müzakereler başlanmasından sonra da Türkiye’nin AB ile ilişkilerini ve üyeliğin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini belirleyecek olan emperyalist bloklara arasındaki tercihi ve tutumu olacaktır. Zannedilenin aksine Türkiye’nin AB ile ilişkilerine belirleyecek olan ekonomi değil siyaset olmuştur ve bundan sonra da bu alan belirleyiciliğini koruyacaktır, çünkü Avrupa Birliği neo-liberal ekonomi politikalarının uygulandığı bir kulüpten daha fazlasıdır.
 
 

sayfa başına dön