Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS

Ana Sayfa

Başvuru

Katkı

Arşiv

Linkler

E-Posta



ABD KARŞITLIĞI, AB YANDAŞLIĞI

Fatih YAŞLI
Araştırma Görevlisi AÜ.

Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü ve soğuk savaşın bitimini izleyen on yıl boyunca, küresel hegemonyasını tesis edebilmek adına pek de alışık olunmadık bir strateji izlemeye başlamıştı. Bu stratejide, hegemonyanın bilindik formülasyonunun unsurlarından olan “zor” biraz daha geriye çekilmiş, buna mukabil “rıza” unsuru ise daha ön plana çıkmıştı. ABD, yapacağı askeri operasyonlardan önce uluslararası kamuoyunu devreye sokuyor, Birleşmiş Milletler’den etkin bir şekilde faydalanıyor, sivil toplum örgütlerini ve medyayı bir “truva atı” gibi kullanıyor ve her türlü dezenformasyona başvuruyordu. Askeri müdahaleler çoğu kez, bu “sivil” sürecin ardından geliyor ve adeta bir polisiye müdahale gibi algılanıyordu. Sanki gezegen ölçeğinde Kant’ın o ünlü “ebedi barış” fikri hayata geçirilmişti de, bu “huzur ve güven ortamı”nı tehdit eden birtakım güçler palazlanmaya başladıkları anda karşılarında “dünya barış gücü” ABD’yi buluyorlardı

Bu tuhaf durumun “marksist”, en kapsamlı, ancak ne yazık ki bugün hatalı olduğu daha açık bir şekilde anlaşılan analizi Michael Hardt ve Antonio Negri tarafından “İmparatorluk” isimli kitapta yapılmaya çalışılmıştı. Hardt ve Negri’ye göre artık emperyalizmin bittiği bir çağda yaşıyorduk, ulus-devletlerin egemenliği son bulmuştu ve karşımızda şekillenmekte olan yeni bir küresel egemenlik biçimi vardı. Yazarların “imparatorluk” olarak adlandırdıkları bu egemenlik biçimi, ulus-üstü şirketlerin, Birleşmiş Milletler, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü vb. ulus-üstü kuruluşların, ulus-devletlerin ve sivil toplum kuruluşlarının oluşturduğu bir “küresel koalisyon” olarak çalışıyor ve kapitalist ütopyanın hayata geçirilmiş hali olan “dünya piyasası”nı düzenleyip denetliyordu.

Hardt ve Negri, bu analizin mantıki neticesi olarak, ayrıcalıklı konumuna rağmen ABD’de dahil, hiçbir ulus-devletin bu koalisyondan bağımsız bir şekilde hareket etmesinin mümkün olmadığı iddiasını dile getiriyorlar ve ABD için emperyalizm defterinin Vietnam Savaşı ile birlikte bir daha açılmamak üzere kapandığını söylüyorlardı. ABD, imparatorluk projesinin merkezinde yer almıyordu ve işin ilginç yanı ABD askeri müdahaleleri artık emperyalist bir itkiden değil, “emperyal bir hak nosyonundan”, yani “imparatorluğun bekası”na yönelik herhangi bir tehdidin bertaraf edilmesi gerekliliğinden kaynaklanıyordu.

Emperyal egemenlik aygıtının işleyiş biçimini emperyalizmden farklı kılan ise yayılma stratejileri arasındaki farklılıktı. Emperyalizmin mantığı, -ki yazarlara göre Kıta Avrupası’na ait bir mantıktı bu- esas olarak, fetih, talan ve sömürüye dayanırken ve dışlayıcı bir niteliği haizken, emperyal egemenlik –ki ilhamını ABD Anayasası’ndan almaktaydı- içleyici, dinamik ve bir tür konsensüse dayalı bir şekilde işliyordu. Emperyalizmin sınır temelli ve dikey bir şekilde gerçekleştirdiği yayılmacılık emperyal aygıt mantığı tarafından reddediliyor ve bunun yerine ağ tarzı, “ötekileri” de aygıtın işleyiş mantığına dahil eden ve biyo-iktidar aracılığıyla sürekli öznellikler üreterek, yani “arzuları” maniple ederek kendini var eden bir yayılmacı strateji izleniyordu.

Ne var ki, tüm bu tezler beklenmedik bir olayla, bir “istisna durumu”nun ortaya çıkışıyla geçerliliğini yitirdi. 11 Eylül 2001’de gerçekleşen ve Dünya Ticaret Merkezi’ni yerle bir eden terör saldırısı ve saldırıyı izleyen süreçte yaşananlar, emperyalizm kavramının, revize edilmek kaydıyla, olan biteni açıklamak için hala daha en geçerli kavram olduğunu, kapitalizmin, doğası gereği asla pürüzsüz bir şekilde işleyemeyeceğini ve rakip ideolojik güçler arasında olmasa bile, rakip emperyalist güçler arasındaki rekabetin halen devam ettiğini net bir şekilde ortaya koydu. ABD, Birleşmiş Milletler’i devre dışı bırakıp uluslararası hukuku hiçe sayarak, kitle imha silahları palavrasıyla ve adına “koalisyon güçleri” dense de, İngiltere dışındakilerin ne işe yaradığı pek bilinmeyen ve esasen tek taraflı olan bir güçle Irak’ı işgal etti. Slavoj Zizek’in de belirttiği gibi; “Günümüz ABD’siyle olan sorun onun yeni bir global imparatorluk olması değil, olmaması; örneğin öyleymiş gibi görünürken acımasızca kendi çıkarları peşinde koşan Ulus-Devlet olarak davranmaya” devam etmesiydi.

Ancak, 11 Eylül-sonrası süreçte geçerliliğini yitiren tez yalnızca emperyalizmin ortadan kalktığına ilişkin olan değil. Hardt ve Negri’nin, emperyalizmi Avrupa’ya ve modernliğe, emperyal olanı ise ABD’ye ve post-modernliğe ait birer fenomen olarak gören tezleri de geçerliliğini yitirmiş durumda. Artık dışlayıcı, sömürgeci ve talancı olan, başka medeniyetler ile yaşam biçimlerini hor gören ve farklı olana tahammül edemeyen, dost-düşman ayrımını dış politikasının merkezine yerleştiren emperyalist yayılma biçimi ABD için geri dönülmesi mümkün olmayan politik bir rota haline geldi. Avrupa ise, AB adı altında –şimdilik- bunun tam tersi bir istikamette ilerliyor. İçleyici, “öteki”ni gözeten, kollayan, çok kültürlülüğü savunan, dini ve etnik azınlıklara ait öznellikler üreten ve onları kendi işleyiş mekanizmalarına dahil eden, ideolojisi insan hakları olan, arzu üreten ve bu arzu üretimi üzerinden kendini var eden, meşru kılan bir strateji uyguluyor.

Çeviri dergisi Conatus’un son sayısının kapağındaki resim ve kısacık bir yazı bu stratejiyi binlerce sayfadan daha net bir şekilde anlatıyor aslında. Kapakta insanı doğaya bir kez daha hayran bırakacak güzellikte bir balık resmi var. Aslan Balığı (AB) isimli bu balığın nasıl bir canlı olduğunu ise arka kapaktaki yazıdan öğreniyoruz: “Aslan Balığı sığ kayalıklarda yaşayan mercan cinsi balıkların en ihtişamlısıdır, abartılı kostümleri ve cesur hareketleriyle dünya çapında ün salmıştır. Hedefini sarma kabiliyetini borçlu olduğu uzayabilen yüzgeçleriyle, sığ kayalıklarda yaşayan diğer hayvanlardan gelebilecek tehditler karşısında neredeyse kayıtsız görünür. Olağanüstü güzellikteki renklerinin çekiciliği zehirli iğnelerini gizler. Bir insanı öldürebilecek güçte zehir sağlayabilen aslan balığı saldırgandır da, kendisine gelebilecek tehditlere karşı zehirli dikenlerini kullanmaktan çekinmez. Öldüren cazibesiyle benzerlerinin en tehlikelisidir. Dünya üzerinde yüzemeyeceği deniz, öldüremeyeceği canlı yoktur.”

Aslan Balığı metaforundan hareketle yazıyı son zamanların gözde tartışma konusu “Amerikan karşıtlığı”na bağlayalım ve öyle bitirelim. Yüzde seksen ikilere vardığı söylenen ancak daha çok içgüdüsel bir niteliği bulunan ve politik derinliği olmayan Amerikan karşıtlığına mukabil; neredeyse aynı oranlarda ve aynı yüzeysellikte bir AB yandaşlığının somut bir gerçeklik olarak karşımızda durması, çirkin ve etobur bir bitkiye benzeyen ABD yerine gözalıcı güzellikteki bir balığı andıran AB’yi arzu nesnesi olarak tercih ettiğimizi kanıtlamıyor mu? Ve elbette ki bu güzellik karşısında kamaşmış gözlerimizin zehirli iğneleri göremiyor oluşunu da!