Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS

 

 

BİR YAZKO VARDI

Erol TOY  

(Anlatı   1)

Sunuş

YAZKO deneyinin üstünden 25 yıl geçti.

Ve kurucularının yarıdan fazlası artık aramızda değil.

Çoğunluğunu 30 yaş altındakilerin oluşturduğu bir toplumda, bastırılmış her değer gibi adı pek anılmayan bir kuruluşu bilmeyen hem çok... Hem haklı sayılır.

YAZKO, SS Yazar ve Çevirmenler Yayın Üretim Kooperatifi’nin kısa adıydı.

Çeyrek yüzyıl önce, 1980 Şubatında kurulmuştu.

Ortaklarının işlevi, konumu, ürün ve görünümü gereği döneminde hem yayın ufkumuzu genişletmiş... Hem o günler Türkiye’sinin içinden geçtiği baskı sürecinde fikir, düşünce, sanat ve kültür alanında etkin, öncü ve onurlu bir işlev görmüş... Çoğu halâ özgün pek çok ilke damga vurmuştu.

Kuşkusuz bizimki de içinde, pek çok ülkede, pek çok yazar ve ozan ortaklaşa dergi, gazete, hatta kitap çıkardı. İçlerinden bir ya da birkaçının özveri, birikim ve emeğiyle yayınevleriyle organları kuruldu. Hatta daha da ileri giderek denilebilir ki, gelişmiş ülkelerdeki pek çok köklü ve büyük yayın kuruluşunun başlangıcı böyle bir girişime dayanmakta. Ama YAZKO, bir dayanışma örgütü olarak, üyelerinin eşit pay, hak ve söz sahibi olduğu, ilk ve tek sivil toplum kuruluşu özelliğini halâ sürdürüyor.

Gönül isterdi ki fikir, düşünce, bilim, kültür ve sanat alanında pek çok ilki gerçekleştirmiş… Günümüzün ışığı pek çok değerin ilk ürünlerini okurla buluşturmuş bir kurum, enine boyuna incelensin. Olaylarla nedenleri bilimin hassas terazisinde tartılsın. Sorumluları, en başta da anlatı yazarı kıyasıya yargılansın. Gerekirse kendini savunmak zorunda bırakılsın. Ama bir özgün ve öncü örneğin gerçek işlevi, yenilerin kusursuzluğu adına ortaya çıkarılsın. 

Anlaşılan bir genel suçluluk duygusu, bu tür irdelemelerin önünü kesti.

Ve yönetme onurunun yükümlenme suskunluğu bir işe yaramadı.

“Sükût” her zaman “ikrardan” gelmez.

Madem iş başa düştü, her eksik, hata, yanlış ve suç anlatıcının üstüne olsun.

Çünkü insan belleğinin eksiğini gidermek için icadedilen yazı, hem her zihnini çalıştıranın ıcığını cıcığını çıkarabileceği bir aygıt... Hem her suçlamasına gerekçe bulabileceği bir kanıttır. Bu yüzden yaşadığını yazanın işi zordur.

Nice suç üstlenir, incitmekten kaçınır, nesnellik ve incelik taslarsa taslasın, savunma içgüdüsü... Basiretsizliğini örtme çabası, beceriksizliğini aklama kaygısıyla, yiğitlik hevesinin bilinçaltı tuzaklarına düşmesin mümkün değil.

Ola ki bu anlatı, o uzun ve derin ilgisizliği bir yerinden yırtar.

Bilimle toplumun ilgisini döneminin olay, durum, tutum ve genel görünümünün üstüne çeker. En azından eleştiri ya da özeleştiri başlangıcı oluşturarak, yaşayandan, bilene eksiğini tamamlar... Ve ilk örnek olma işlevini bir kez daha yerine getirir.

Giriş 

Öncesinde de ilâç ve kutsal ateş olarak dinî bir değer taşıyordu. Ama, içten patlamalı motorun icadedildiği 1896’dan beri petrolün başat güç kaynağı, sömürü aracı, savaş gerekçesi ya da bunalım nedeni olduğu biliniyor.

Böylesi yaşamsal bir değerin, üreteceği çıkar çelişkisinin iki büyük paylaşım savaşına neden oluşu eskidi, belki de unutuldu. Ne var ki, komşu Irak’ta yaşananlar, aynı çelişkinin günümüzde de geçerliğini sürdürdüğünü göstermiyor mu?

Gösteriyorsa, YAZKO’nun kuruluş dönemi koşullarında da aynı etkiyi bulmak kolaylaşır. Çünkü 1979 İran devriminin petrolü millileştirmesi, o günün dünyasında derin bir ekonomik bunalımın tetikçisi olmuş... Kafa, kasa ve depoları dolu ama, petrol yoksunu Avrupa ülkelerini bile, epeyce sıkıntıya düşürmüştü.

Türkiye İkinci Dünya Savaşına katılmamış... Yansızlığını, Birincinin tükettiği insan eksiğini tamamlamakta kullanmıştı. Sonrasında herkesin mezhep ve meşrebine göre bulabileceği gerekçesi ne olursa olsun kalkınma yarışına girmeden duramazdı. Bu nedenle, başka türünün olanaksızlığından, birikimsizliğini enflasyon, dış borç, devalüasyon sarmalıyla gidererek... İster kendi etini, kendi yağında kavura kavura, deyin. Diler, yoksul ve yoksun halkını soya soya, kalkınmaya koşuluydu.

Bu kalkınma modelinin iç düzende siyasal anlamda oluşturacağı darbe-karşı darbe-onarım niteliğindeki çalkantısı bir yana... Dış etken ve kaynakların, yatırım amaçlı olmasa bile, özellikle enerjinin borç harç, kesintisiz akışına gereksinimi olduğunu bilen de bilmeyen de yaşayarak öğrendi.

1974 Kıbrıs harekâtını cezalandırmak amacıyla başlayan ABD ambargosu, zaman içinde, pek çok kalkınma kaldıracını kısıtlamış... Pek çok yaşamsal kaynağı kurutarak kargaşayı yoğunlaştırmış... Ve Türkiye’nin denizini, daha 1978’de bitirmişti. Üstüne petrol bunalımı da binince koskoca Cumhuriyet devleti, o dönem yeniden başbakan olan Süleyman Demirel’in deyimiyle, “70 sente muhtaç” hale geldi.  

Kışın en katı günlerinde salt soba, ocak, kalorifer kazan ve fabrika bacaları sönmedi. Büyük para karşılığı edinilmiş israf araçları bile, benzin kuyruklarında hurdaya döndü. Daha da beteri, taşımacılığının neredeyse tamamını karayollarına yüklemiş ülke, Konya buğdayını İstanbul’da ekmeğe, Antalya sebzesini Ankara’da yemeğe dönüştürmekte acze düştü. 

Zamanımızın bolluğu genç çoğunluğa, o derin darlığın anlatılmasını önlemese de kavramasını engelleyebilir. Ama belki, dünyanın en fazla ağacına sahip ülkede, zeytinyağı bulunamadığını belirtmek, karabasanın sezilmesine yarar. Ve bunun, her zaman en son erişilen ve ilk terkedilen kültür ve sanat ortamını nasıl etkileyeceğini anlamaya, en büyük ve etkin gazetelerin kâğıt bulamamasını düşünmek yeter.

Oysa o yıllar, 1961 Anayasasındaki toplumsal hakların, yaşama geçtiği. 12 Mart kısıtlamalarıyla gün günden kıyım ve kırımı artan kargaşaya karşın fikir, düşünce, bilim, sanat, hatta girişim özgürlüğünün ivme kazandığı bir zaman dilimiydi.

Ortam ve koşullar, herkese kendi çapında hayal kurabileceği bir geleceğin kapısını az da olsa aralamıştı. Yılgıyı katmerleyen yokluk, bütün hayallerin başına, varolma çaresizliğinde çare bulma gerçeğini geçiriverdi.

Ve YAZKO ülke aydınlarına o çarelerden biri olarak göründü.

Üyesi yazar, ozan ve çevirmenlerin eşit pay,hak,oy ve sözüne dayalı bir yayın, üretim kooperatifi olarak kuruldu. O nedenle bir yanı tartışmasız biçimde gerçek aydın dayanışması… Fikir, düşünce, kültür ve sanat üreticisiydi. Bir yanı kaçınılmaz olarak piyasa koşullarına bağlı bir ticaret ortaklığı.

Bu nitelik ona, hem ister istemez toplumsal sorum yüklüyordu. Hem her “basiretli tüccar” gibi kazanç zorunluluğu.

Takdir edilir ki, çoğun erdemle çıkarı uzlaştırmak, ters yönde hızla ilerleyen araçları, kaynaştırmaktan daha büyük hüner ister.

Buna bir de 12 Eylül 1980 darbesinin olağanüstü koşulları eklenirse, ustalığın kaç kat artacağını kestirmek zorlaşır.

En iyisi yaşayan algılayabildiği kadarıyla olanları anlatsın. Okuyan durum, tutum ve kişileri, olaylar mihenginde kendisi değerlendirsin.

Kuruluş Öncesi

Cumhuriyetin kurucularından bir devrimci... “Şii Mezhebi ve Menbaları, Devlet ve Fert, Üç Medeniyet, Türk Hukuk Tarihi” gibi yapıtlar vermiş... Çarlık Rusya’sına karşı Azerbeycan ulusal bilincinin uyanmasına... Osmanlılık düşüncesine karşı, İttihat ve Terakki içinde Türkçülük akımının gelişmesine katkıda bulunmuş bir düşünür. Kuvvayı Milli döneminde ulusal kurtuluşa… Cumhuriyet döneminde “Serbest Fırka” deneyimiyle demokratikleşmeye katılmış bir eylemci olan Ahmet Ağaoğlu’nun torunları... Demokrat Partinin etkin yönetici ve bakanlarından... Türk öyküsüne; “Zürriyet ve Öğretmen Gafur”la derinlikli Dostoyevski tipleri... Kültürüne “Kuvvayı Milliye Ruhu, Babamın Arkadaşları” gibi yapıtlar kazandıran Samet Ağaoğlu’nun oğulları Mustafa Kemal ve Tektaş kardeşlerin Ağaoğlu yayınevi, 1960’ların gözde ve başarılı kuruluşlarından biriydi.

Kültür ve sanat birikimimize; “Milli Mücadele... Paris Komünü” benzeri toplumsal olayların ayrıntılarını irdeleyen yapıtlar.“Nazi İmparatorluğu” gibi egemenlik oyununun içyüzünü belgelerle açıklayan araştırmalar. Kerenski, Troçki, Stalin başta olmak üzere, tarihsel kişilerin yaşam, güç ve gizemleri hakkında geniş bilgi aktaran incelemeler. Tektaş Ağaoğlu’nun enfes çevirileriyle Mikhail Solokhov’un “Ve Durgun Akardı Don,” Yevtüşenko’nun “Yaşamım,” gibi değerli katkılardan sonra, iki kardeş arasındaki sorunlarla 70’ler ortasında kapanmış... Bu amaçla kurdukları basımevi Mustafa Kemal Ağaoğlu’na kalmış… O da kuruluşu yenileyip genişletmişti.

Anlatıcı o sıralarda MAY Yayınevinden ayrılarak, kitaplarını kendi yayınlamaya karar vermişti. Günümüzün yayın ve iletişim teknolojisi çok şeyi unutturdu. O zaman, bir yayının bütün işlemlerini tek çatı altında kotaran basımevi, bir elin parmaklarından daha azdı. Bu yüzden yayın, her ne kadar onu tamamlasa da, yazmaktan çok başka, başlı başına ayrı bir işti.

Dizgi çoğun aynı matbaada yapılsa bile, genellikle kapak başka yerde basılır. Oylumlu bir kitabın düzeltisiyle mizanpaj ve montajı epeyce zaman alır. Basıldıktan sonra formalarla kapakların ciltevine eksiksiz taşınması mutlak bir gözetim gerektirir. Kırım ve kesim dikkat isterdi. Bunların sorumluluğunu üstlenecek bir işletmeyle anlaşıldığında yazanla yayınlayanın yükü hafifler. Düşünme ve çalışma zamanı alabildiğine genişlerdi. Ağaoğlu basımevi, gelişmiş, genişletilmiş şekliyle bir yayının bütün evrelerini tek çatı altında toplamış, bir kuruluş… Sahibi işi bilen eski bir yayıncı... Ve yıllanmış bir dosttu. Doğal olarak ilk ona başvuruldu.

Koşulları okur yazarlık için çok daha fazlasını göze almış biri için çok uygundu. Kâğıt bedeli önceden, dizgi, düzelti, baskı ve cilt ederi teslimde ödenmek kaydıyla, yayının bütün teknik sorumluluğunu Mustafa Kemal Ağaoğlu yüklenecekti.

O an için baskısı tükenmiş 4 kitapla, tamamına gidecek kâğıt bedeli hemen teslim edilerek uygulamaya geçildi. Basılan kitapların genel dağıtımını, yüksünmeden Tekin Yayınevi üstlenince, çok iyi işleyen bir işbirliği kuruldu.

Yok Karabasanı

1979 başınadek tıkır tıkır yürüyen bu herkes için verimli işbirliği, ülkeyi kasıp kavuran yokluklarla dâra düştü.

“Kuzgunlar ve Leşler”in son yazımı da bitmiş... Basım için Ağaoğlu’na teslim edilirken, 85 formanın 10 bin baskılık kâğıt ederi, günün fiyatıyla ödenmişti.

Birinci cildin dizgisiyle düzeltisi bitip baskıya geçileceği an kâğıt göğe çekildi.

Çoğu vadeli kâğıt kullanan yayınevleri umutla hazırladıkları program geçersiz, eli böğründe... Matbaalar neredeyse tamamı dizilmiş kitapların kurşun kalıplarıyla baskısız, bomboş. Ünlü yazarların imzasını taşıyan ürünlerin çoğu, yenilerin hemen tamamı yayınsız, kalakaldı.

Mustafa Kemal Ağaoğlu, her dürüst işletmeci gibi, ağır zararı göze almış, kaçtan olursa olsun, ederini eski fiyattan aldığı kâğıdı sağlamaya çalışıyordu. O günlere kadar bir telefonuyla matbaasını donatan kâğıtçılara günde birkaç kez gidiyor. Ya yerinde bulamıyor... Ya bomboş mağazanın içinde dama, tavla oynarken yakalıyordu. Soru gereksizdi. Hepsi de, daha onu görür görmez, Niğdelilikten olası aynı biçimde, “cık”layıp omuz kasarak gözleriyle boş mağazayı gösteriyordu. Sonuçta elinde peşin parayla boyun büktüğü karaborsa bile, bir top kâğıt sağlayamamıştı.

Devlet ödevlerini kültürlü insanların yüklenmesi, her yer ve zaman için bilim ve sanatın şansı olmuştur. O yokluk günlerinde Bülent Ecevit Başbakan. Ahmet Taner Kışlalı Kültür Bakanı. Adnan Binyazar Tanıtma ve Yayınlar Daire Başkanı, Turhan Tükel başbakanlık danışmanıydı. Kültür Bakanlığı bir anda çöle dönen yayın dünyasının imdadına koştu.

Bakanlar Kurulundan çıkardığı bir kararnameyle, bürokratik kurallara uymak koşuluyla yayınevlerine, fabrika fiyatıyla kâğıt “tahsisi” başlattı.

Varsıl yayınevlerine gün doğmuştu.

Yayınlayacağı kitabın yazarı, adı, forma ve baskı sayısını belirten dilekçelerle Bakanlık veya temsilciliklerine başvuruyor… Oradan aldığı onayla bankaya ederini yatırıyor…Onay belgesine eklenen banka makbuzunu SEKA’ya göndererek, gereken kâğıdı fabrika fiyatına alabiliyordu.

Devletin bu desteği, koşulları yerine getirebilen yayınevleri için tam anlamıyla can simidi oldu. Dizilip düzeltisi yapılarak matbaaların kurşun kalıplarında basılmayı bekleyen kitapları okuruyla buluşturdu.

 

Desteğin Kösteği

 

Ama yukarıda belirtilen bürokratik koşulları… En başta da kâğıt ederini peşin peşin bankaya yatırabilen yayınevlerinin kitaplarını.

O zamanın yayıncılığında henüz banka, holding, tarikat ya da cemaatlerin damgası da, parası da yoktu.

Bir elin beş parmağını geçmeyen köklü yayınevi yanında, çoğunluk günübirlik yaşıyordu. Yayıncıların kimi işe dostluk ilişkilerine dayanarak sermayesiz… Kimi seçim bilincine güvenle çok küçük sermayelerle başlamış aydınlardı. Bu nedenle kültür ve sanat çıtası yüksek ve özgün yapıtlar yayınlıyor. Okur sürekliliği kazanarak, hem yayınevlerini çeviriyor, hem geçim sıkıntısını karşılıyorlardı. Böyle olduğu için de, yayınevlerinin listesinde kaç kitap  bulunur, ne kadar okurun ilgisiyle kucaklanırsa kucaklansın birikimleri, toplu nakit ödemeler karşısında daima yetersiz kalıyordu. Cağaloğlu taşımacılarını kısa sürede kâğıt taciri haline getiren de yayıncılığın yazgısı olmuş bu yetersizlikti.

Her yayınevi, iki eli kanda olsa, mücellitle taşıyıcı ücretini her hafta sonu nakit olarak öder, basılmış kitabını deposuna öyle alır... Dağıtıma öyle verebilirdi. Mücellit aynı zamanda başkalarının emeğinden yararlandığından ücret öderdi. Taşıyıcı ise, salt kendi emeğine dayandığından, kazancı olduğu gibi cebine girerdi.

Yayının bolluk dönemlerinde, alın teriyle emeğinin karşılığı da yediğinden çok fazla olur. Artanla peşin fiyatından aldığı kâğıdı, üzerine vade farkı koyarak yayıncıya satar. Böylece hem işinin sürekliliğini sağlar, hem küçük birikimini hiçbir yatırımın karşılayamayacağı kadar güvenle artırırdı. Çünkü o yıllarda, diğer üretim dallarında gelişen vadeli alış-veriş yöntemi, öncesinde salt söz ya da ödemeli posta gönderisiyle işleyen Cağaloğlu’na da yerleşmişti.

Bu yüzden yayıncının genellikle parası olmazdı. Ama senedi her zaman boldu. Sonradan çok yozlaşan çek senet ödemeleri, o zamanlar bekâretini halâ koruyor... Sözden yazıya geçmenin utanç ve masumiyetiyle günü gününe ödeniyordu.

Yıllardır tanınan, bilinen, çalışılan kitapçıların imzasını taşıyan senetlerden biri nadiren de olsa aksasa, cirantası yayınevi elinin altındaydı.

Sözden Senede Geçiş

Altın yıllarda yayınevi, kitabı ister dağıtıma versin... İster kitapçıya göndersin, karşılığı birkaç hafta, bilemediniz bir ay içinde nakit olarak gelir. O da ödemeleri öyle yapardı. Ama o zaman da, geciken ya da aksayan bir iki ödeme, yayıncıyı yine vadeli alıma zorlar. Yayınevi taşıyıcısını, hem emek, hem para alacaklısına dönüştürürdü. 

Senetli alış-veriş artınca, iş daha da sağlama bağlandı.

Protesto edilmiş senet elinde, Kurşun, kâğıt ve kitap taşıdığı semer sırtında yayınevinin kapısına çönmüş alacaklı dururken başka borç ödenir mi?

Çek, taksit, ya da kartlı kartsız kredilerin bile ödenmemesi bir yana... Sermaye düzeninin kaleleri sayılan bankaların içinin boşaltıldığı bugünden bakınca o günlerin anlayışını anlamak zor. Ancak o geçmiş çağ, kapitalist kuram ve kuralların ucun ucun göründüğü demlerdi. Yıllardır aksamayan ilişkiler içinde çalışmış insanların, sözünü bir de senede bağlama zorunluluğu, kişisel itibar kaybı gibi algılanıyor… Senedi vade dolduğu gün ödememek utançların en büyüğü sayılıyordu.

Duruma bu gözlükle bakılırsa, hem taşıyıcının parasını ne kadar sağlam bir yatırıma yönlendirdiğini anlamak kolaylaşır. Hem kısa sürede kâğıt taciri olmasına şaşılmaz. Çünkü az biraz okuması yazması olan taşıyıcı, ücret birikimini koynunda taşısa, bir şey elde edemez. Bankaya yatırsa, yıllık yüzde 3-3 buçuk faizle yetinmek zorunda. Ama, peşin aldığı kâğıdı yayıncının sıkışıklığına göre, senet karşılığı ayda en az yüzde 3, çoğun da 5 getirecek bir farkla çalıştırınca, birkaç yıl içinde daha çok kâğıt alıp, daha çok kâr etmeye başlıyordu.

Alış-verişin senetle vadeye bağlanması, her iki taraf için de kolaylık sağlıyor... En azından rakamları yuvarlak ve dolgun tutma hevesinden siparişi artırıyor… İş hacmini genişletiyordu. Bu yüzden utanç sürecini çabuk atlatmış, kısa zamanda salt yayıncılıkta değil, gazete, dergi, demir ve iplik dışındaki üretim dallarından nakit ödemeleri sürüp atmıştı.

Neredeyse bütün toplu alımlar üç, dört, hatta bazen altı aya uzanan vadelerle yapılıyor. Şimdiki tüketim kolaylığının mı, çılgınlığının mı kredi kolaylıkları bir yana… Hem okur-yazar azlığından... Hem herhangi bir bankanın taşra şubesinden provizyon almak günler sürdüğünden henüz çek bile kullanılmıyor. Okuryazarı bol yayın alanı dışındaki ticari ilişkilerde, kasadarla tezgâhtarın doldurduğu senetler imzalanıyordu.

Kimsenin hakkını yememeli. Vadesinde tıkır tıkır ödenen bu alışveriş yöntemi sonradan çok yozlaştı. Ama zaman zaman çek-senet mafyalarından da söz edilse, iyice kök saldı. Günümüz kredi kartı neyse, o dönemin senedi oydu.

Devam edecek

 

sayfa başına dön