Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS

 

AVRUPA’NIN “HASTA ADAMI” YİNE HASTA

Robert L.POLLOCK

Birkaç sene önce İstanbul'da, "1980 askeri darbe döneminde yerel sanat" temalı bir sergiye katılmıştım. Fakat sanatçılar bana, Türkiye demokrasisinin kaderindense küresel kapitalizmin adaletsiz yönünden kaygı duyuyor gibi görünmüştü.

Orada gördüğüm eserlere "solcu karikatürler" demek -ki bir çoğunda Sam Amca şakalı şişman patronlar ve sıska işçiler görmek mümkündü- bile durumu ifade etmek için yeterli olmaz. Hatırladığım kadarıyla yerel bir eleştirmen şöyle demişti:

"Bu, Türkiyeli sanatçıların kendilerini, Stalin'in en baskıcı döneminde Rus sanatçılarının yaptığından daha fazla aşağılamak niyetinde olduklarını gösteriyor."

Bu sergi aklıma, son zamanlarda "Türkiye'yi kim kaybetti?" sorusunu soranların diş gıcırtıları arasında geldi. Çünkü bu, Sovyet yayılmacılığına karşı Kore'den başlayarak birlikte mücadele eden iki NATO üyesi ülkenin arasındaki 50 senelik özel ilişkinin, İstanbul'daki elit kesimin ideolojik husumetine ve entelektüel çöküşüne göğüs gerdiğini gösteriyor.

2002 yılı seçimlerinde, Türk-Amerikan ilişkilerine çok önem veren partilerin uzun süren bozulmanın ardından siyasi yaşamlarına veda etmesiyle oluşan boşluğuysa Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) fark edilmesi zor ve sinsi İslamcılığı doldurdu. Türkiye'nin bizimle savaşa girmeyi reddetmesinden kaynaklanan karşılıklı üzüntüden çok, bu bahsettiğim eski sol ve yeni İslamcılık bileşkesidir, ilişkilerimizdeki çöküşün sebebi. Ne büyük bir çöküş ama!

Bu ayın başında Savunma Bakanlığı müsteşarı Doug Feith ile birlikte gerçekleştirdiğim kısa ziyarette soluduğum hava zehirli gibiydi; öyle bir atmosfer ki bunun içindeki neredeyse bütün siyasiler ve ister laik ister dini olsun bütün medya kuruluşları halka müthiş bir Amerikan ve Yahudi nefretini telkin ediyorlardı ve bu telkin (tıpkı Türk sanatçılarda olduğu gibi) devlet kontrolü altında yayın yapan Arap Medyasındakinden bile daha ileri bir düzeydeydi. Eğer buna "Nazivari" demiyorsam bunun tek sebebi Goebbels* bile bu tutumu -yaşasaydı- çiğ bulurdu.

Başbakan Erdoğan'ın en sevdiği gazete olan İslami yayın organı Yeni Şafak'ı düşünün. 9 Ocak tarihli bir yazıya göre, Amerikalı askerler Irak'ta o kadar çok Iraklıyı öldürüp Fırat nehrine atıyorlarmış ki, o bölgedeki mollalar halka bu nehirden çıkan balıkları yememeleri yönünde fetva vermişler.

Yeni Şafak ayrıca, birçok defa Amerikan askerlerinin Felluce'de kimyasal silah kullandığını iddia etti. Bir köşe yazarı ise, Amerikalı askerlerinin, kadın ve çocuklara tecavüz edip onları köpekler tarafından parçalanmak üzere yolların ortasına attıklarını iddia etti. Bu gazetenin müthiş haberlerinden birisiyse, bin adet İsrail askerinin Amerikan askerleriyle beraber aynı safta yer aldığı ve Amerikan askerlerinin Iraklılara ait cesetlerin içini "organ pazarında" satmak üzere oydukları yönünde.

Laik basında da durum pek iç açıcı değil. Yaygın görüşü dile getiren gazetelerden Hürriyet de İsrailli bir vurucu timin Musul'daki Türk güvenlik güçlerinin ölümünde baş rolü oynadığından ve Amerika'nın da insani yardım maskesi altında Endonezya'yı işgale başladığından dem vuruyor.

Sabah gazetesindeki bir köşe yazarı da Amerika'nın Türkiye büyükelçisi Eric Edelman'ın etnik kökenlerinin -tahmin edin! O da bir Yahudi- davranışlarını yönlendirdiğinden şüpheleniyordu geçtiğimiz sonbahar.

Eric Edelman ise, şu anda Dışişlerinde Amerika'nın dışarıdaki imajını ve menfaatlerini korumayı ciddi bir biçimde kendine görev edinen ender yetkililerden birisi. Kendisinin içinde çalıştığı fikri iklim öyle çılgın bir hal aldı ki, o da kendisini Amerikan Jeolojik Tetkik kurumundan uzmanlar çağırıp onlara yaşanan tsunami felaketinin Amerika'nın gizli nükleer denemelerinden kaynaklanmadığını anlattırmaya mecbur hissetti.

Dostluğu kuşku götürür bu ülkede elçilik personelinin bu şekilde kuşatılmış olduğu hissine ilk defa kapılmıştım. Erdoğan ise, Türk yetkililerin, elçiliğin İstanbul'daki Ortodoks Kilisesi'nin "Ekümenik" Patriği için verdiği resepsiyona katılmasını engellemişti. Neden?

Çünkü "Ekümenik" evrensel demek ve her nasılsa bu Türkiye'nin bölünmesini amaçlayan bir senaryo olup çıkıveriyor.

Türk Başkenti'nde kulaktan kulağa dolaşan belki de en garip anti-Amerikan hikaye ise, "sekizinci gezegen" teorisi; buna göre Amerikan devleti bir asteroitin dünyaya çarpmasını beklemekle beraber bunun tam olarak çarpacağı yeri de biliyormuş. Bu yer tabi ki Kuzey Amerika ve bu da bizim Orta Doğu'yu kolonileştirme çabamızın sebebiymiş.

Bu kulağa zırva gibi geliyor farkındayım, ancak bu hikayeler Ankara'nın en güçlü insanlarının akşam yemeklerinde bütün ciddiyetiyle konuşuluyor. Ortak kanı ise tsunami yardımı da dahil olmak üzere Amerika'nın yaptığı her şeyin altında suiniyetli bir motivasyonu olduğu ve her hareketini Yahudilerin güdümü altında gerçekleştirdiği yönünde.

Bu iftiraların karşısında Türk politikacılar ise, tamamıyla sessiz! Aslında Türk milletvekillerinin kendileri de Amerika'yı Irak'ta "soykırım" yapmakla suçlamışlardı ve Erdoğan (ki biz bir zamanlar kendisinin bütün Müslümanlar için bir demokrasi örneği olabileceğini umut etmiştik) bu sırada Irak seçimlerinin meşruiyetini sorgulayan ender liderlerin arasındaydı. Karşı çıkıldığındaysa Türk siyasileri "kamuoyuna" karşı gelmek gibi bir riske giremeyeceklerini iddia ediyorlar.

Bütün bunlar düşünüldüğünde Erdoğan'ın "Batı Yakası" dizisinin bir bölümünde Türklerin yansıtılış şekli yüzünden Condolezza Rice'a sitemleri ise, bir riyakarlık örneğinden başka bir şey değil. Bahsi geçen bölümde Türkiye'de iktidara geçen popülist bir hükümetin kadın haklarını tehdit edişi anlatılmıştı. (Bu senaryo gerçeğe oldukça yakın gibi geliyor bana.)

Eski günlerde Türkiye'de böyle bir partiyi yola getirecek bir muhalefet partisi mutlaka olurdu. Bugün muhalefet namına görebildiğimiz tek şeyse bir zamanlar Atatürk'ün olan, şimdilerde ise üzerine ölü toprağı serpilmiş Cumhuriyet Halk Partisi (CHP). Onun da lideri, yakın geçmişteki parti kongresinde kendisine rakip olan en güçlü muhalifini, CIA'nın kendisine kurduğu komplonun bir parçası olmakla suçladı. Tabi bu şimdiki hükümet ve devlet bürokrasisinde diğerlerine nazaran daha Amerikan yanlısı kişilerin olmadığı anlamına gelmez. Ancak onlar da açıkça konuşmaktan korkuyorlar. Kendi kendilerine kalınca da, Amerika'nın istese ufacık ve önemsiz şeylerin üstesinden "çok daha farklı yollarla" gelebileceğini durmadan tekrarlıyorlar.

Tamamen unutulan ise, Başkan Bush'un, Türk yasal düzeninin bile Başbakan Erdoğan'ın bu görev için yeterince laik olup olmadığını tarttığı sırada onu tanıyan ilk dünya liderlerinin arasında oluşudur. Unutulan, onlarca yıldır süren Amerikan askeri yardımıdır.

Unutulan, Hazar petrollerinin Ceyhan boru hattından dünyaya açılması için uzun yıllar boyunca Amerika'nın sarf ettiği emektir. Unutulan, Amerikan yönetiminin her sene Kongre'de Ermeni Soykırımı'nı tanıyan kararın geçmesine karşı verdiği mücadeledir.

Unutulan, Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) üyeliği için Amerika'nın ısrarla süren lobi faaliyetleridir.

Her şeyden önemlisi unutulan, Amerika'nın PKK'ya karşı ettiği yardımlardır. Örgütün şu anda hapiste bulunan lideri Abdullah Öcalan 1998'de, Türkiye'nin askeri tehdidi karşısında Suriye'den ayrılmaya zorlandığında, Avrupa hükümetleri onu sıcak bir patates gibi birbirlerine atmaya başlamıştı ve bu hükümetlerden hiçbirisi onu Türkiye'ye geri vermek istemiyordu çünkü -tahmin edin!!- orada idam edilebilirdi. Öcalan, nihayet -Amerikan istihbaratının yardımıyla- Nairobi'deki Yunan büyükelçiliğinde yakalanmıştı. Tanıdığım bir avuç Amerikan dostu ise "Bize Öcalan'ı verdiler? Daha iyisi ne olabilir ki?" diyorlar.

Feith (o da bir Yahudi ve Türk basını dile getirirken bir an bile duraksamadı) ve ardından gelen Bayan Rice'ın Türk liderlerini ikili ilişkilerin salahiyeti için kullandıkları dilin daha tehlikeli kısmını değiştirmeleri konusunda uyardığını biliyorum. Tatmin edici bir cevap aldıklarını gösteren herhangi bir kanıt ise henüz yok.

Türk liderleri ağzına taktıkları "kamuoyu" denilen şeyin halen geri döndürülebilir olduğunu anlamalı. Ama birkaç sene daha ateşe körükle gidilirse... Kim bilir?

Atatürk'ten kalan mirasın büyük bölümü kaybolmak üzere ve muhtemelen Osmanlı ihtişamının da esemesi okunmayacak. Türkiye kolayca ikinci sınıf bir ülke oluverebilir: vizyonu dar, paranoyak, marjinal ve-daha başka nasıl olabilir ki?-Amerika'da dostsuz ve Avrupa'da 'hoş geldin' denilmeyen!

*Joseph Goebbels Üçüncü Reich döneminde (1933-45 arası) propagandadan sorumlu devlet bakanıydı.

Bianet’ten alınmıştır


'YAZI YÖNETİMİN FİKRİNİ YANSITIYOR

Wall Street Journal (WSJ) gazetesinde, AKP'nin, kamuoyunun ABD'ye karşı önyargılarını değiştirmek zorunda olduğunu savunarak, Türkiye'nin ''Avrupa'nın hasta adamı'' olduğunu öne süren gazeteci Robert Pollock , makalenin, Washington'ın Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği açısından kaygılarını yansıttığını savundu.

Amerika'nın Sesi radyosuna konuşan Pollock, makalesinin Türkiye'de büyük tartışmalara yol açmasını umduğunu kaydederek şunları söyledi: ''Kendimi Türk-Amerikan ilişkilerinin savunucusu olarak görüyorum. Türk kamuoyunun görüşlerinin gittiği yön kaygı verici. Bu yazıdan sonra Türk-Amerikan ilişkilerine değer veren Türklerin, seslerini yükselteceğini umuyordum. İlişkilerimize değer veren Türklerin çoğunlukta olduğunu ve bu makalenin onların elini güçlendireceğini düşünüyordum'' dedi.

Yazının Washington yönetiminin görüşlerini yansıttığı savları anımsatıldığında Pollock, şu açıklamada bulundu: ''Evet, makale Washington'ın Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği açısından kaygılarını yansıtıyor. Yetkililer, Türkiye'de ABD'nin aleyhinde çok çirkin şeyler hatta yalanlar söylendiğinin ve hükümetin bu yalanlara yanıt vermediğinin farkında. Bu bağlamda Washington'ın görüşlerini yansıtıyor. Ancak yazıyı yazmamı Washington'dan birileri mi istedi diye soruyorsanız, yanıtım hayır.'' Pollock yazısında, Savunma Bakan Yardımcısı Douglas Feith 'in Türkiye ziyaretinden söz ederken Türkiye'deki basının ve siyasetçilerin tutumuna yönelik ''zehirli atmosfer'' tanımlamasının resmi görüşü yansıtıp yansıtmadığına da tartışmaları körükleyecek bir yanıt verdi: ''Elbette yansıtıyor. Feith Türkiye'deyken Türk siyasetçilerinin Türk-Amerikan ilişkilerini medyada savunmaları gerektiğini söyledi. Bazı söylenenler sorumsuzca, yanlış, yalan ve hatta Nazilerin yazdıklarını aratmayacak ölçüde. Yeni Şafak, gördüğüm en sorumsuz gazete. Ben böyle gazete görmedim.'' Pollock, sorunların çözümünün yanlış haberlerin yalanlanması olduğunu kaydetti.

Yeni Şafak dışlansın

Pollock, ''Yeni Şafak gibi sabıkalı gazeteler dışlanmalı. Sansürlensinler demiyorum, istediklerini yazabilmeli ancak dışlanmalılar'' dedi. Pollock, Türkiye ve ABD ilişkilerinin bir anda kötüleşip kötüleşmeyeceğine yönelik soruya ise şöyle yanıt verdi: "Kimse kimyasal silah kullanan katil olarak anılmak istemez, hele de bu haber doğru değilse. İlişkiler çok kötü bir yerde. Kuzey Amerika'ya asteroit çarpacağı gerekçesiyle ABD'nin Ortadoğu'yu sömürgeleştirmeye çalıştığını öne süren ''8. gezegen tartışmaları'' tam delilik. AB, paranoyak ve marjinal bir Türkiye'yi almaz.''

Bianet’ten alınmıştır

 

sayfa başına dön