Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS

 

 

BİR YAZKO VARDI

(Anlatı  : 2)

Erol TOY

            SATMAK; OKUNMAK

Bu yüzden kitabın az ama düzenli ve devamlı okunması, bugün olduğu gibi, o gün de, çok satmasından fazla birikim sağlıyordu, demek yanlış olmaz. Çünkü yazı, insan belleğinin eksiğini tamamlamak amacıyla icadedilmiştir.

Ve okunabilir bir dize, yıllar geçtikçe daha çok ilgi çeker. Çünkü daha çok belleği tazeler. Yıllara dayanabilen, yüzyıllara ulanır. Bellekten yazıya, yazıdan belleğe yayıla yayıla insanlığın ortak kültür ve sanat hazinesinin temel değerlerinden biri haline gelir.

Ancak günümüz, bilişim ve iletişim çağı.

Çağın halâ YTL’na bile geçemeyen teknolojik olanakları da çok pahalı.

Her durum kendi koşullarını ürettiğinden, yayın dünyası da, ister istemez o pahayı ödeyebilecek varsıllarla tanıştı.

Ve sanat ürünleri de, piyasa kuram, kural ve koşullarına uydu. Metalaştı.

Etkili reklâm ve tanıtım masraflarına katlanan. Dış destek heves ve isteminden yararlanabilen pek çok ürün, çok yaygın bir ilgi sağlayabiliyor.

Bu da sistemin gereği olarak yoğun bir talep doğuruyor. 

Ne var ki, sanat değeri ne olursa olsun bir kitabın böyle bir ilgiyle karşılaşması,  kısa sürede büyük miktarlarda basılmasını gerektirir. Bu birincil olarak dağıtıcı ve kitapçılardan alacağın çoğalmasına, ama baskı ve cilt için ödenecek nakit borcun da artmasına neden olur. İkincil ve belki de asal gerekçe, çok daha ürkütücüdür.

Basılı ürünlerin tamamı o gün de bu gün de ve galiba yarın da iade koşuluyla dağıtılır. Bu da etkili reklâm ve tanıtım sonucu kitapçı ve dağıtıcıların siparişi kadar basılsa dahi, okur tarafından satın alınmadıkça geri dönmesi demektir.

Verimlerinin doruğunda göz kamaştıran pek çok yayınevinin birer kuyruklu yıldız gibi yayın dünyasından çekilip gitmesinin gerekçesi budur.

Çünkü genellikle ilk istekler, başarılı reklâm ve tanıtım kampanyasının etkisine kapılan kitapçılar… Veya o süreçte ilk başvurduğu kitapçıda bulamayan okurun, yolu üstündeki 4-5 yere soruşturmasından kaynaklanmakta... Ve o yoğun ilgi, ilk okuyanların tavrına göre yükselip tavsamaktadır.

Yükselirse yazıcısına aferin !..

Hem gölge siparişleri eritir… Hem yeni yeni basımları tetikler.

Tavsarsa iş fena !..

Arayan okuyucu ya almış veya güvendiği birinin eleştirisiyle vazgeçmiştir.

O takdirde siparişi veren kitapçıyla, gönderen dağıtıcı için gam değil !..

Elinde kalanı ödeme zamanı paketler, yayınevine iade eder.

Ne var ki, çoğun çok aranan, çok satılan, hatta çok okunan bir kitabın hız ve ilgi yitirmesi ya da yavaşlaması sonucu iadesi yayınevlerinin karabasanıdır.

Bu iade, her satış birimi için az olsa da, çok satış noktasından döndüğünde… Arkasında çok büyük sermaye gücü olmayan her yayınevini borca batırır.

             MARKET KİTAPÇILIĞI

Şimdilerde mağaza sayıları 3 bini aşan, “süpermarketleri” de işin içine sokarak çok daha büyük baskı rakamlarından söz ediliyor.

Market kitapçılığının seçimi, biçimi, istemi ve elbette buna bağlı olarak içeriği, tıpkı test kitapçılığı gibi çok farklı.

Ancak, konumuz basılı ürün olduğuna göre, iade gerçeği onda da aynı. Aynı olunca da, girişimin sermaye gücü ne olursa olsun, yayınevi için sonuç değişmiyor.

Elbet günümüzde büyük sermaye yayınevlerinin depoları da dayanma güçleri de büyük. Fakat, iadeyle depoya yığılmış kitap yükünü taşımak onlar için bile zor.

Bu tür dayanakların olmadığı 1980’li yıllarda ise, büsbütün taşınmazdı.

Çünkü o zamanlar, bütün ülkede yaklaşık 15 binin üzerinde kitapçı, bir o kadar da kitap da bulunduran kırtasiyeci vardı. Doğal olarak bunların tamamı aynı kitaptan almıyor. Bulundukları yer, konum, öznel görüş ve okur, -ya da güncel deyimle müşteri(!)- profiline göre yayın seçiyorlardı. Ama yaygın okura ulaşmış bir yazıcının, yıllar içinde pek çok kitapçıda bulunabileceği de bir gerçektir.

Sipariş ve baskı sayısına göre, her birinin birer kitap iade etmesinin nasıl bir birikim oluşturacağını azıcık hesap bilen herkes bulabilir. Bunlar zaman içinde sürekli okunacak değerde olsa bile, maliyetinin hemen ödenip… Hasadının yıllar süreceği düşünülürse, açığın boyutları kolayca görülür.

Okuma alışkanlığı olanlar, çok satan çok kitap yayınlamış çok yayınevinin, bu acı gerçek yüzünden yitip gittiğini… Az ama, zaman içinde düzenli okunan kitaplar çıkaran yayınevlerinin, yıldan yıla büyüdükçe büyüdüğünü iyi bilir.

Kültür ve sanatın kalıcılığı bu saptamayı bugün de geçerli kılıyor.

Ve arkasında büyük sermaye desteği... Veya uzun yılların kalıtı olmayan tüm yayınevleri için “Demokles Kılıcı” işlevini koruyor.

Öyle ki, ya örselenmez bir inat ve tutku... Ya yapacağı başka bir iş kalmadığı için yayıncılıkta direnen. Ama bu tavırlarıyla fikir, kültür ve sanatın canlılığını sürekli kılan o tür yayınevleri, bugün de aynı sorunlarla boğuşuyor. Baskı ile cilde para yetiştirseler de, kâğıdı borçla almak... Telif ücretini taksitle ödemek zorunda kalıyor.

Bu durumdaki bir yayınevine, devlet desteği ne olur olsun, peşin paraya dayalı kurallar karşısında soluğu kesiliyor.

Bakanlığın olumlu desteği, her zaman özlenen bir girişim ve elbette yararlı bir çabaydı. Ne var ki, bütün iyi niyetine karşın KİT’lerin, “önce para, sonra mal” ilkesi, ağzıyla kuş tutsa Cağaloğlu koşullarına uymuyordu.

Bu yüzden de her yıl değişik türde 7-8 bin kitap üretmeye başlamış kültür yayıncılığımızı, 70-80 kitapla derin bir sessizliğe gömülmekten kurtaramadı.

           ÇARESİZLİĞE ÇARE

Bu boyutta işsizliğin, her hafta sonu 10-15 kişiye ücret ödeyen bir basımevini, kısa zamanda ne kadar zarara sokacağını ilgiliden gayrısı kolay kolay bilemez.

Mustafa Kemal Ağaoğlu basiretli bir yönetici olarak bunalıma,  kendince en iyi bildiği konuda önlem tasarlamış. Anlatıcıyla ilk buluşmasında; “Özellikle bu ani darlık ve tahsisten sonra yayınevini kapattığına çok pişman olduğunu. Basımevini, yayınları gereken nitelik ve nicelikte yapabilmek amacıyla kurduklarını. Kardeşiyle ayrılıktan sonra, dışarıdan gelen iş veriminin, ağırlığı basıma kaydırdığını. Açılan iş alanına uyum için Halk Bankası kredisiyle basımevini genişlettiğini. Oysa, şimdi durumun değiştiğini. Bu koşullarda basımevini ayakta tutmanın tek yolunun yayın olduğunu. Yayınevini bir an önce canlandırarak hacimli kitaplar çıkarmak gerektiğini. Eğer anlaşabilirlerse, siftahı onunkilerle yapmayı düşündüğünü,” söyledi.

İlk karşılaştığı yanıt;“Yazarların ortada çok geçerli bir neden yokken kardeşiyle uyuşmadı diye, işlevli bir yayınevini kapatmış birine, pek fazla güvenmeyeceği,” oldu. Buna bir de; “Yayınevinin önereceği hiçbir “telifin,” elde ettiğini karşılayamayacağı” gerekçesi eklenince, işin içinde biri olarak duraksamasız hak verdi.

Yayıncılık konusundaki güvensizliğin kendisinden kaynaklandığını biliyordu.

Yayınevini kapatırken konuştuğu da içinde, yakın dostları karşı çıkmış... En azından basımevinin boş saatlerini değerlendirerek, yılda üç-dört kitapla yayını sürdürmesini salık vermişlerdi. Ne var ki, Mustafa Kemal Ağaoğlu, herhangi bir şeyi, düşünürken uygulamaya girişen nâdir yeteneklerdendi. Kendi fikrine göre, o zamanın koşullarının öyle gerektirdiğini düşünmüş... Deposundaki kitapları, duraksamasız biraz daha fazla indirimle topluca satarak, yayın alanından çekilmişti.

O günün koşulları, yeniden yayıncılığı dayatıyor, ona uygun davranıyordu.

Doğrusu, ilk davranışının ilk evresinde, yadsınamayacak kadar haklı çıkmıştı.

1960’lı yılların sonlarından beri bir kültür patlaması yaşanıyordu.

En azı 5 bin basılmak üzere, yılda 7-8 bin değişik kitap yayınlanıyor... Hemen hepsi de, açık öğretim içinde yüksek öğreniminde yaklaşık 500 bin, orta öğretiminde 1 buçuk milyon öğrencisi olan ülkede kendine uygun okur buluyordu.

Yüksek öğreniminde yaklaşık 5, orta öğretiminde 15 milyon öğrencisi olan aynı ülkenin 2004 yılında her biri bin baskılık 1200 değişik kitaba ancak okur bulduğunu bilmek… YAZKO’nun susku duvarları arasında kaldığı son çeyrek yüzyılda toplumun nereden nereye geldiğini anlatacak bir örnek olabilir.

O yıllarda, yayın dalgası öyle birdenbire bastırmıştı ki, çoğu tek dizgi makineli.. Saatte 3-4 bin formayı ancak basabilen matbaalar yanında, 3 dizgili... Her makinesi saatta 6 bin formayı deviren birkaç makineli basımevinin iş payı gün günden artıyor... Eklenen mücellithanenin bazen haftalarca üç vardiya çalıştığı oluyordu.

Üstelik işin yayıncılığa göre en çekici yanı sonuydu.

Hizmet biter bitmez tamamı, bir bölümü çek senet olsa da, gelire dönüşüyordu.

Oysa yayıncılıkta, herhangi bir kitabın ilk basım ve telif giderlerini dahi, o da iadesizlik kaydıyla ilk dağıtım tutarı dönünceye, karşılamak mümkün değildi.

Bu da en az üç ay sürer… Yâni Dereye su gelinceye, kurbağanın gözü çıkardı.

            HEVES VE ÇIKAR

O ekonomik koşulların üstüne, bir de kitap seçmek. Dizi düzenlemek... Yazar ve çevirmenlerle uğraşmak zorluğu eklenince... Dizip basarak ciltler ciltlemez faturayı kesme güveniyle kârlılığı elbette yayın çilesine üst gelirdi.

Bilincinde kültür birikimi, yüreğinde okuma-yazma tutkusu bulunmayan... İdeolojik bir inanç ve sanatsal bir inatla diretmeyen... Kuru tuzunun bir tutamını sanat etkinliklerine sepeleyerek, seçkinlik reklâmı yapmayan... Emek ve sermayesi başka iş dallarına yetişmediğinden yayına soyunanlar dışında kim, çabasını hemen gelire dönüşen işe çevirmez?

Üstelik yığılan dizgi, baskı, cilt işlerinin yoğunluğuyla çekiciliği basımevinin genişlemesini dayatırken, kim yayıncılığın bulanık suyunda balık avlar?

Gerçekten de yayıncılık, bu deyimi doğrulayan bir çalışma alanıdır.

Herhangi bir kitabı yeterli birikiminiz olmasa da, borçla yayınlamak kolay. Günümüzde devreye giren büyük market zincirlerinin de iştahıyla, basılanın hepsini bir çırpıda dağıtmak da mümkün. Elbet içeriğiyle ilişkilerin, o zincirlerin satınalma yetkili ve patronlarıyla iyiliği(!) koşuluyla.

O büyük holdingleri yönetenlerin her biri, gerçekten kültürel yetkinlikteyse, okuyup özel kitaplıklarına koyabilecekleri yapıtların satışına aracılık ederler. Yok kitaba da, (seçkinleri bağışlasın,) kabzımal misâli zerzevat niyetiyle bakıyorlarsa, reyonları manav tezgâhına döndürürler.

Kültür ve sanat zerzevatla eşleşti mi, fikir ve duyguya değil… Fizik ve duyuya hitabederek uygun müşteri avına çıkar.

Artık gelsin adaptasyon film ve dizileri aratmayacak apartma duyu sömürüsü.

Pornonun en cıvığını, erotik sanatın renklerine boyama kurnazlıkları.

Ergenlik çağındaki kolejli kızların sado-mazoşist fantezileri.

Andropozlu erkeklerin sübyan düşleriyle menopozlu hatunların jigolo hayalleri.

Tabu yıkma adına cinsel tercihlerin fantastik teşhirleri.

Mistik, kozmozik, mitik ve yitik fal, büyü ve gözbağları.

Asla ve kat’a suya sabuna,-yâni toplumsal çelişkilerle, gerçek gerekçelere,-  değil... Ama bireyselliğin bütün kirlerine postmodern dokunan yaveler.

“Kolay mı yönetmek istiyorsun? İnsanların kafalarını boşalt, midelerini doldur,” diyen Konfiçyus’un kulaklarını zonklatacak “gurme atraksiyonları…” AB uyumuna(?!) uygun kitap paketleriyle sepetlerine doldurulur.

Ve ilk evrede göz kamaştıracak dağıtım rakamlarına ulaşılır.

Bütün bunlara bir de iyice yabancılaşmış sesli azınlığın, güçlü medya desteği eklenirse pek çok bin satmak da mümkün olur.

Ama bunların tamamı, satış ve pazarlama hangi deha ya da kurnazlığın ürünü olursa olsun yayıncılığın tepesindeki Demokles Kılıcını birden ikiye çıkarır.

İKİ ACI GERÇEK

Biri, biliyorsunuz iadeydi...

İkincisi ise; “Okuyanı kandırmanın imkânsızlığıdır.”

İade kılıcının usta bileycisi de her zaman bu ikinci olmuştur.

Sözü edilen heves desteğiyle satış olanakları iştah kabartıcıdır. Çoğun da ilk iştahı kabaranlar, kârda ar bilmeyenlerdir. Yaşamları boyunca oylumlu bir tek romanı dahi başından sonuna okuyamamış pek çok zevat hemen, kaynağı belirli, belirsiz büyük paralarla büyük yayıncılığa soyunur.

Dünyada marketing alıklarını avlama meraklısı okur-yazar ve çevirmen de az değildir. Onlar sonuçta, “marifet iltifata tâbidir,” kavline uymuşlardır.

Alır telifini, yakar çubuğunu.

Ancak birikimsize haksızlık olmasın. Bu yöntem televizyonda pek geçerlidir.

Çünkü, “seyri bedava !..”

Ama dünyanın en ahmak tüketicisi bile, bir, üç, beş kuruş ya da lira, bir bedel ödeyecekse, gürültüsü ne kadar büyük olursa olsun, gereksinim duymadığı bir şeyi kolay kolay almaz. Savın testi kolay. Paralı “ti-vi” kanallarıyla bedavaların “reytingini” karşılaştırıverin. Farkı kendi gözünüzle görürsünüz. Ne var ki, kültür ve sanatla uzaktan yakından ilgisi olmayana bu gerçeği anlatmak mümkün olmaz.

Olmayınca ona göre pazar da, para da hazır ya !..

Usta işi bir reklâm ve tanıtım gümbürdedi… Avantalı bir pazarlama stratejisi uygulandı mı? İçeriği ne olursa olsun, üretilen “mal(!)” peynir ekmek gibi satar.

Bastırır parayı, telif hakkını satın alır. İmzalar çeki, depolarda kâğıt bırakmaz. Dayar vaadi, cicili bicili kapaklar bastırır. Süslü püslü baskılar yaptırır… Dedili kodulu söylemler yaydırır. Yığar borcu etkili katkılı reklâmlarla kıyameti koparır. Ve birkaç hafta, birkaç ay, diğer yayıncılarla, yazarlara tepeden bakmanın saltanatını sürer.

Ama o süreç geçip, her deneyimli yayıncıyı koyu koyu düşündüren iade çanı çınlamaya başladı mı? Yokuş aşağı yuvarlanır gider.

ÜRETİM FARKLI

Çünkü yayınevinin üretimi, mal ya da meta değil !.. KİTAPTIR.

Ve kitabı cebren ya da hile ile okutmamak mümkündür.

De… Yazıcısının hünerinden gayri hiçbir zor okutmaya muktedir değildir.

Ve okunmayan kitap, akarı kokarı olmadığından iadesi, siparişinden çok daha kolay ve ucuz bir üründür.

Yazanın algılanımıyla yorumunu, okuyanın belleğine yeri ve zamanı geldiğinde çağrışım uyandıracak biçimde aktarmadıkça... Sindire sindire, bazen bilgi birikimi ya da önyargılarıyla tartışa tartışa okunmadıkça tüketilmiş sayılmaz.

Satın alınsa bile, atıldığı raf ya da yığında, sararıp solana dek sessiz sedasız eşref saatini bekler. Ama, kitapçı tezgâhıyla market reyonunda, okurun masa veya kitaplığındaki şansı yoktur.

Bekleme sürecini doldurdu mu, yallah dağıtana !..

Elbet oradan da, olduğu gibi yayınlayana.

Dahası, satanı tanıdıksa alındıktan sonra bile geri verilmesi... Değilse tüketici yasası gereği bir başka kitapla değiştirilme yoluyla bile iadesi olası bir “meta (!)

İkinci, çok daha çarpıcı.

Okuyanı kandırmak mümkün olsaydı, her tür ilkellikle, sömürü ve zulüm çok okuyan toplumların başına belâ olur... Keşif, icat ve teknoloji okumayanlara gizli güçlerce bağışlanmış bir üstünlük sayılırdı.

İnsan haklarına saygı, hukukun üstünlüğüne inanç... Demokrasi ve sürekli artan refah az okuyan, hatta hiç okumayanların ülkelerinde değil de, çok okuyanların ülkelerinde gelişmişse, yaşamın gerçeği okumama adına herhangi bir mazereti geçerli... Herhangi bir gerekçeyi kanıt saymaz. Sayamaz !..

Okur, buradaki okumaktan ayağının ucundan saçının ucuna kadar diplomayla donanma eğitiminin kasdedilmediğini anlar. O yetişkinlik ya da uzmanlık için gerekli, hatta zorunlu bir ödevdir. Okumak ise öğenimdir. Bilgi, kültür birikimi ve sanat duyarlılığıyla insanlık altyapısını sürekli geliştiren bir alışkanlıktır. Ve bu da ülke ve toplumların, gelişmişlerinde sürekli gereksinim… Gelişenlerinde “hini hacete” göre dalga dalga yükselip alçalan bir istem-sunu sorunudur.

12 Eylül 1980 sonrasından, 17 Aralık 2004 öncesine uzanan 24 yıllık uzunca dönemin sessizliğinden bakılacak olursa... 1960–1978 aralığı bilim, kültür ve sanat verimimizin doruğa çıktığı… Tabu, önyargı ve birikimimizin düşün ve eylem alanında sürekli tartışıldığı bir altın dönem olarak görünür.

Yayın alanının öylesine ivme kazandığı bir süreçteki anlaşılır gerekçelere, bazı kendince önemli özel neden de eklenince, Ağaoğlu’nun kararı belliydi. Verimli işi, olanaklar çerçevesinde en kısa sürede geliştirip genişletmek. O da her “basiretli” işletmeci gibi gerekeni yapmış. İşletmeye oranla verimsiz yayınevini kapatıp basımevini bir metni kitaba dönüştürecek araç gereç ve insan gücüyle donatmıştı.

Birden içine düşülen durgunluk, her boş geçen saati zarara dönüştürünce doğal olarak yeni duruma uyumu dayatmıştı.

Huyu, düşünmeyle uygulamayı yine aynı ana çakıştırdı.

Yayın ortamında bulunanlar bilir. Hiç de haksız sayılmazdı. Yayının neredeyse büsbütün  durduğu bir dönemde, düzenli ve tutarlı bir yayın düzeneği, yitirilen güveni çabuk ve yeniden sağlayabilirdi.


Sürecek

 

sayfa başına dön