Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS

 

Mücadelenin Hukuku mu Hukuk Mücadelesi mi ? (4)

“Seka Kıvılcım Tekel Ateş Olacak”[1]

Ali E. KAHYAOĞLU

Sendika bürokrasisini aşmak…

Bu mücadele ile sendika bürokrasisinin  sığındığı ve fakat tabandaki mücadeleyi de hapsetmeye çalıştığı “hukuk mücadelesinin” engelleyiciliğinden çıkılacak ve belki de mücadelenin hukuku oluşturulabilecektir.

Sendika Bürokrasisi özelleştirmeye karşı işçilerin yükselen mücadelelerinde “hukuk mücadelesi”ne büyük önem vermiştir.[2] mücadele potansiyellerini hapsetmeye çaba harcayan bürokrasi özelleştirmenin önündeki hukuki engeller yasalarda ve Anayasa’da[3] değişiklikler yapılarak büyük ölçüde ortadan kaldırıldığında aynen 12 Eylül Anayasası hazırlanırken yaptıkları gibi kıllarını bile kıpırdatmamıştır.

Özelleştirme bürokrasinin varlık koşullarını azalttıkça sendika bürokrasisi özelleştirmeye karşı devletin farklı kurumlarını daha sık hakemliğe çağırmış, uzlaşmacı tutum almaktan vazgeçmemiştir. Tabandan yükselen mücadeleyi özenle kontrol etmiş, bunun üzerinden “sosyal diyalog” olanaklarını zorlayarak kendi iktidarının tehlikeye girmesini engellemiştir.

Bürokrasinin Devletin tarafsızlığı, devletin hukuka saygı göstermesi için çırpınması[4] ıslahatçı görüşlerin özelleştirme sorunu üzerindeki etkisini artırmış, bugün en önemli dayanaklarından birisi olmuştur.

2003 ilkbaharında değiştirilen iş mevzuatının yasal hale getirdiği esneklik uygulamaları 1990’ların başında ilk kez kamu işletmelerinde uygulamaya konulduğunda bile[5] “icracı değil ricacı” olmayı vatana-millete-devlete hizmet yolunda görev olarak sunma utanmazlığını bırakmamıştır:

“…yapılması zorunlu özelleştirmelerde ise taraflar arasında uzlaşma olması gerektiği…”[6]

Seka işçileri Devletin 19 şubat’ta zor kullanması sonucu fabrikaya kapanarak, “kapatma kararını” fiilen engellerken Türk-İş bürokrasinin desteği Hükümete çekilen faks oldu.[7]

Örgütlü işçi sınıfını harekete geçirecek bir zamanı Sendika bürokrasisi tarafından cömertçe harcanmıştır.

16 şubat’ta Emek Platformunun Seka dolayımıyla Hükümeti protesto eyleminin merkezi düzeyde gerekleştirilmemesi ve cılızlığı da göstermiştir ki bu ilgi “diplomatiktir”; bürokrasinin şahsi ziyaretlerinden, basın açıklamalarından, faks çekilmesinden,  sendika avukatlarına dilekçe yazdırılmasından ibarettir.[8]

“Seka Halkındır Kapatılamaz!”

Mücadele üzerinde sendika bürokrasisinin ve ona payanda görevi yapan ıslahatçı görüşlerin mücadele üzerindeki etkisi büyüktür;. işçilerin “Seka’da Gerçek Direniş Şimdi başladı” diye niteledikleri,[9] polisin (devletin)  kuşatması altındaki eylemlerinde bile haykırdıkları slogan “Seka Halkındır Kapatılamaz” olmuştur. 

Nesnel olarak, devletin, zor gücünün dayanaklarından biri, hukuk kuralı ihlal eedilerek, bu kuralın değişmesi için fiilen çatışma yaşanırken, bu slogan eylemin meşruiyetini  eski argümanlarla sağlama çabasının ürünüdür; şu da var ki sloganın,  “toplumun diğer kesimlerinin” desteğini sağlamaya yönelik bir “tınısı” da vardır.

Şu an, bu sloganın mesnetsiz olduğunun, fabrika kuşatılmışken, devletin kendi mülkünü boşaltmak için kullandığı zor gücü karşısında kavranması  imkanı genişlemiştir.

Siyasetlerinin merkezine “işçi sınıfının bağımsız, enternasyonalist çıkarlarını almayan, ama Türkiye’de işçi sınıfıyla  uzun yıllardır teması olan, pek çok öncü işçiyi bünyesinde barındıran, sendika bürokrasisi içinde de yer alan  akımların fikriyatı bu sloganın haykırılmasında (1998 yılında olduğu gibi)  kuşkusuz büyük rol oynamıştır[10] Sınıfı siyasetlerinin merkezine almayan bu akımların (her işçi eyleminde açığa çıkan) oportünist nitelikleri 98 Seka eylemine ve genel özelleştirme mücadelesinin “ derslerini” gündeme getirmemeleri ile de görülmüştür. An’daki işçi eyleminin kendilerine payanda işlevi görmesi için çabalamaktadırlar: 

 “özelleştirme hepimize ait varlıkların yağmalanması demektir. Hepimizin malı olan bu kurumları korumak görevdir… [11]

AB’ye karşı Halk Cephelerinden mülhem olmalı “yurtsever”cephe çağrısı yapan Stalinci, TKP’nin kamu işletmelerini halkın “yurdun” malı görmemesi herhalde imkansız olurdu:  “… KİT’ler özel sektöre ucuz ara malı sağlıyor; ama her şeye rağmen ülke ekonomisi için hayati önem taşıyorlardı. Belli bir süre sonra açgözlü patronlar ‘bunları bize verin’ diye tutturdular…. Özelleştirmeler nedeniyle Türkiye Ekonomisi küçüldü, işsizlik arttı, yağma düzeni güçlendi. … Türkiye Komünist Partisi'nin bu konudaki sözü açıktır. Bütün fabrikalar emekçi halkın malıdır.” [12]

“(özelleştirmenin emekçilerin kazanılmış haklarına saldırı olduğu da vurgulanmakla birlikte-) Özelleştirme ile amaçlanan, ülke ekonomisinin tümüyle dışa bağımlı hale getirilmesi[dir] Emekçilerin alınteriyle kurulan KİT'ler, adeta altın tepside emperyalist ve yerli tekellere sunuluyor. … Kamu hizmeti gören KİT'lerin özelleştirilmesi … [13]

İşçi sınıfının bağımsız eylemini, onun ihtiyaçlarını siyasetinin merkezine koyamayan, aslında reformizm (ıslahatçılığın) anlayışından neşet etmiş bir  slogandır bu. 

Seka Halkındır kapatılamaz”; kapitalizmde, bütün zenginliklerin kaynağının emek sömürüsüne dayandığı bir sistemde (KİT’ler halkın vergileriyle değil, işçi sınıfının sömürüsü sonucu elde edilen artı-değerlerle kurulmuştur) ne zamandan beri ekonomik varlıklar bütün halkın malı oluyor. Ve eğer öyleyse bu işletmenin kontrolünü elinde tutan devlet kimin devletidir? Halkın malını korumak, devletin tarafsız olduğu varsayımına dayanmaz mı? 

Bu anlayış, Kamu işletmeleri ile burada çalışan işçileri adeta “özdeşleştirerek”[14], bunların kamu yararı sağlamak saikiyle kurulmuş oldukları,[15] vatanın payandaları[16] olduğunu vazeder.Bütün bunlar, Emek ile sermayenin çıkarları uyumlu olduğunu vazetmektir.

Devletin tarafsızlığı bizi, onun “fethedilmesi” yerine halkın çıkarına politikalar  için, yani reformlar için kullanılmasına götürür; Devletin sınıfsal anlamı üzerinde kafa bulandırarak Diğer yandan tarafsız devlet kendisinin koyduğu, hukuk kurallarına da uyacaktır.

“Kit’ler halkın malıdır tezi, devleti tarafsızlığa davet etmektir aslında”O kez emek süreci büsbütün atlanılır, sömürü-artı değer yalnızca özel sektöre ait kavramlar olarak kalır, tabi hala bu kavramlara değer veriyor iseler!. Bu kez de sömürücü özel kesim ile “emekçi halkın vergileri ile finanse edilmiş” kamu sektörü düzlemi oluşturulmuş olur. 

Devlete tarafsızlık misyonu yüklemek, işçi sınıfının kazanımlarının, onun işçi sınıfına tavizler vererek elde edilmiş olduğu gerçeğini görmezden gelmektir. Devlet taraflıdır. “Her kim ki özelleştirmeye karşı mücadeleyi ‘KİT’ler halkın malıdır’ şiarına yaslandırmaya girişirse o halkı aldatmaktadır”[17]

Ve üstelik “…devletin sermayenin çıkarlarını eskisinden daha fazla (ulusal düzeyin yanı sıra uluslar arası ölçekte de) kollamak durumunda olduğu bir konjonktürde bulunduğumuz da gözardı edilmemelidir”[18]

Bu görüşlerin hepsini bir potada değerlendirmek doğru olmaz, ama aralarındaki bazı farklara rağmen temel eksen ıslahatçı (reformcu) olmalarıdır; özelleştirmeye karşı mücadeleyi uluslararası sermayenin  işçi sınıfına topyekün saldırısının bir biçimi olarak göremedikleri için tutarlı anti-kapitalist  bir mücadele hattı önermeleri mümkün değildir. Böyle bir mücadele hattı örülmeden günümüz koşullarında özelleştirmeye karşı mücadelenin başarıya ulaşması, diyelim ki bir işletmenin “kurtarılması” bile mümkün değildir.

“Karlı işletmelerin, stratejik tesislerin satılması, kamu yararına halel gelmesi”  Özelleştirmeye karşı hakim fikriyatın  en önemli temaları arasındadır.

“.. kamu kesiminin küçültülmesi ve özelleştirmelerle, piyasanın toplumsal yarar doğrultusunda  düzenlenme alanını daraltmaya yeltenmektedir”[19]

“Herşey kar için anlayışına dayanan liberal politikalar, toplumsal yararı gözardı etmektedir. Özelleştirme bu anlayışın en önde gelen silahıdır.” [20]

Bu işletmeler, toplum yararı düşünülerek kurulmamışlardır (sağcı hükümetler dahil) tamamen kapitalist sermaye birikiminin ihtiyaçlarına, uygun olarak kurulmuşlardır dünyada ve Türkiye’de;  şu veya politik tercihinin sonucu değildir. 

Bu işletmelerin “kamu yararı” sağlaması mümkün değildir, ama sınıfın kazanım düzeyinin yüksek olması, (ücret, çalışma saatleri, sosyal haklar, vb) mücadele ile elde edilmiş bir sonuçtur; ve devletin (işletmelerin sahibi) aynı zamanda  sınıf mücadelelerinin cereyan ettiği bir alan olduğunu gösterir.

 Kamu yararı genişletilebilir; kuşkusuz ortada bir kamu yararı işlevi varsa… Bunun taraftarı olmak da gerekir. (işçi sınıfının bağımsız çıkarları reformlarla çelişmez) ama devlet mülkiyeti altındaki bu işletmeleri tam da “kamu yararı sağlıyor olmaları”(kastedilen daha ucuz ücret malları ve hizmeti üretmeleridir ama barut, silah,  üreten kamu işletmelerini kamu yararıyla ilişkisi cevapsız kalmaktadır) Mesela şunu da yapabilecektir; “halkın işletmelerini” halkın çıkarları doğrultusunda yeniden organize edebilecektir! Kamu yararının olması bu işletmelerin “doğru politikalarla” yani reformcu politikalarla düzeltilebilmesi demektir. 

Bu durum sınıfın dikkatini, “reformcu politikalara” çekmektedir. Ve iyi işletme yöneticileri, rasyonel yönetim, doğru yatırım politikası  gibi idari, teknik düzenlemelerle sorunun çözülebileceğine vardırmaktadır. Ve tabi bir  sonraki aşama “rekabet avantajı yakalamak” olacaktır.

"Türk-iş ülkemiz için stratejik önemdeki ve ülkemizin ekonomik ve ulusal güvenliğini etkileyen kuruluşlarımızın özelleştirilmesine karşıdır. Bu kuruluşlarımıza bütçeden pay ayrılarak teknolojilerinin yenilenmesi, iş değerlendirme sisteminin yerleştirilmesi, modernizasyona tabi tutularak iç ve dış piyasada rekabet edecek düzeye getirilmesini talep etmektedir”[21]

Türk-iş rekabet için her şeye razı “iş değerlendirmesine” bile; yani rekabet koşullarının sabit sermaye ile sayı, vasıf, ücret bakımından en uygun olarak tanımlanmasına yol açan  “sermaye kontrolünü” ünite düzeyinde artıran uygulamaya da dünden razıdır…

Islahatçı eğilimin bir başka tezi KİT’lerin bilinçli politikalarla çökertilmesi tezidir. (Bu burjuva siyasetinin teşhiri için önemlidir) Ama sınıf mücadelesine içkin bir süreç olduğunu ortaya koymadan  “bu güzide vatan kalelerinin” bu çökertilmenin için “sınıfın dışında cereyan” eden bir siyasetin ürünü gibi sunulmasına yol açar ve ıslah edilirlerse vatana millete yararlı olacaklarını vazederler. Devlet sermaye iktidarın bir aracı olduğu sürece, devlet işletmeleri, emek sürecinde sömürünün var olduğu, artı-değerin üretildiği, yani emeğin özgürleşemediği kuruluşlar olarak varolacaktır.

 “Bugün kamunun yani, toplumun malı olan bu işletmeler, uluslararası sermaye ve onun yerli işbirlikçilerinin istekleri doğrultusunda birer birer satılmakta ya da yok pahasına satılarak özelleştirilmektedir.”[22] (yok pahasına olmasa ne olur, veya zarar toplumsallatırılır ve gerçekten işçi kontrolü altınad olsa bile çevreye veridği zazar sonucu kapatılabilir ve park yapılabilir o zaman ne diyeceksiniz?)

“İMF talimatlarıyla ülkemizi yöneten gelmiş geçmiş tüm hükümetlerin uyguladıkları ekonomik program sonucunda bu kuruluş yok edilmek istenmiştir”[23] “Bu kadar yanlış, insani boyutu olmayan, ülkeyi tamamen onların kendi çokuluslu şirketleriyle ilgili yabancı şirketlerin Pazar haline döndürmesine vesile olan bu uygulamayı kabul etmemiz mümkün değil”[24]

“Türkiye'de uygulanmak istenen plan çok açıktır. Ülkemizde ''özelleştirme'' ile gerçekte amaçlanan şey, kamunun kâr eden, yüksek teknolojili işletmelerinin öncelikle ulusal ve uluslararası özel tekellere yok pahasına devridir”[25]

“Plan çok açıktır. Ülkemizde ‘özelleştirme ile gerçekte amaçlanan şey; kamunun kar eden, yüksek teknolojili işletmelerinin öncelikle ulusal ve uluslar arası tekellere mal etmektir, hem de yok pahasına. … Şimdi Kurtuluş Savaşı’nda düşmanın Ankara kapılarına dayandığı günleri yaşıyoruz.”[26]

 

Ama bütün bunlar için şunu cevaplamak gerekecektir; uluslar arası  sermayenin saldırısı karşısında nasıl bir hat oluşturulacaktır; bu saldırı işçi sınıfına bütünsel saldırının (emek sürecinde nispi artık değeri artırmayı hedefleyen esneklik, kuralsızlık)  bir parçasıdır. Eğer işçi sınıfının uluslar arası eylemini, dayanışmasını temel almıyorsanız, iç pazarın (yurt veya vatan) yerli sermayesiyle ittifak yapıyorsunuz veya yapacaksınız demektir; o vakit işçi sınıfı sizin savunma hattınızda bir figürdür ittifak aracı olmanıza vesile olan bir figür.

 

Sonuç yerine…

“Seka Kıvılcım Tekel Ateş Olacak”[27]

Bugünkü koşullarda özelleştirmeye karşı mücadelenin önemi, (pek çok nedenin yanı sıra) esas olarak buralarda işçi sınıfının örgütlülüğü ve kazanımlarının yüksekliğidir. Özel mülkiyet ile devlet mülkiyeti arasında tarafsız kalmamamızın en önemli başta gelen nedeni budur.[28]

Seka işçilerinin fabrika kapatma kararını geri aldırmasalar bile geçici bir süre için istihdam garantisi elde edeceği, kıdem tazminatı vb akçalı haklarını en iyi koşullarda alacaklar anlaşılıyor. Hatta kamunun diğer işletmelerinde çalışma hakkı bile elde edebilirler. Kuşkusuz böylesi bir nokta çalışma hakkının kaybedildiği duruma göre olumludur; devletin tavizi anlamına da gelebilir.

Ama bu durum genel özelleştirme saldırısını, yani sınıfın örgütlü kesimine yönelmiş saldırının durdurulamadığını gösterecek; sınıfın geneli için yenilgi anlamına gelecektir.

Soruna bütünsel baktığımızda, Seka eyleminin saldırıyı durdurmak ve gerçek kazanımlar elde etmek için çok elverişli bir imkan sunduğunu söyleyebiliriz. 

Seka’da işçilerin belli kazanımlar elde etmesi bir zafer anlamına gelmeyecektir. Olumlu bir adımdır kuşkusuz; ama olumlu bir adım adımı 1998’de de üstelik (Seka işletmesi çok daha iyi durumda iken, çalışan sayısı daha fazla iken) atılmıştı..

7 yıl sonra sine ayrı akibetle karşılaşmamak için yeni adımlara, birleştirilmiş, yığın adımlarına gereksinimimiz var.

Bu nedenle  tartıştığımız “yatay örgütlenme” imkanlarının yaratılması ve bunun “Kit’lerde İşçi kontrolü” sloganına (işçi mülkiyeti değil sahip olması acil  bir ihtiyaçtır.

İşçi kontrolü; gerekirse zararın toplumsallaşması… Hortumculara aktarılan kaynaklar düşünüldüğünde bu mümkündür. İşçi kontrolü kapitalist sistemde “sosyalizme giden yolda” bira ara dönem değildir; sınıfın elde ettiği çok önemli bir taviz olacaktır


[1]  Malatya Tekel İşçilerinin, Seka ile dayanışma eylemindeki sloganı. Cumhuriyet 20 şubat 2005

[2] Seka İzmit’te 27 ocak tarihli kapatma kararını Senidkanın başvurusu üzerine verdiği ara kararda kapatma kararını İdarinin mütalaasını dinleyene kadar durdurduğunda Türk-İş Genel başkanı Salih Kılıç kararı  “hukukun zaferi olarak” nitelendirmekten geri kalmadı (zaman 28 Ocak 2005)

[3]  12 Eylül Aske diktatörlüğünün Anayasası’nda bahsi geçmeyen  özelleştirmeye, 1999 yılında yapılan değişiklikle  yer verilmiştir. (anayasa madde 41)

[4] 1998 sonbaharında Seka İzmit işçileri’nin  kapatılmasını engellemek için yükselttikleri mücadele sürecinde  Türk-İş genel Başkanı Bayram Meral şunları söylemiştir. “Türk savcılarına, Türk Hakimlerine sesleniyorum… Hukukun üstünlüğünü bir kez daha kanıtlayın” (Bayram Meral, “Özelleştirmeye Ve İşçi Kıyımına Hayır Sosyal Devlete Evet” toplantısı konuşması Türk-İş 1998)

[5] “özelleştirmenin özel biçimlerinden biri de özellikle genel ve katma bütçeli kuruluşlarda işlerin müteahhit veya taşeron aracılığıyla yapılması… Türk-İş, Başkanlar Kurulu’na Sunulan Özelleştirme Raporu, 1993

[6] Salih Kılıç , 15 Ocak 2003 Özelleştirme Paneli Bursa, Türk-İş  Özelleştirme  Raporu 1993

[7] Hürriyet, 20 Şubat 2005 (Başbakandan şiddet kullanılmamasını rica eden çağrı)

[8] Ancak Seka işçisi haklıdır, mücadelesini yasal ve meşru zeminde sonuna kadar sürdürecektir. Türk-İş, tüm varlığı ve gücüyle Seka işçisinin yanındadır.” (Türk-İş Yönetim Kurulu açıklaması 11 şubat 2005)

Sendika bürokratlarının tabanın zorlamasıyla bol keseden destek vermesi devam etmiştir:  Özelleştirme hedefindeki Tüpraş, Pektim işçileri hareketlenmiş, birleşik mücadelenin imkanları oluşmuşken, “petrol iş işçilerinin kalpleri de sizlerle beraber burada atacak. Siz burayı terk etmediğiniz sürece siz içerden biz dışarıdan bu fabrikayı kuşatmaya devam edeceğiz” Mustafa Öztaşkın-Petrol-İş Başkanı destek ziyareti  27 Ocak 2005-Petrol-İşWeb

Sami Evren (KESK Genel Başkanı): “Seka’yı değil Türkiye’yi kurtarmak için direnişe İzmit’ten başlayalım” (birgün 27 Ocak 2005)

[9] Direnişteki işçilerin polis kuşatması sonrası açıklaması-İşçi konseyi Org-19 Şubat 2005

[10] Liberalizmin etkisinde kalarak, “ne piyasa ne devlet” söylemine sahip sol liberal görüşleri sendika büroakrasisin ve sınıf üzerindeki etkileri bınırlı olması nedeniyle burada ele alınmayacaktır.

[11] Hayri Kozanoğlu, (ÖDP Genel Başkanı) 12 Nisan 2003 Petkim Aliağa ziyaretinde yapılan konuşma.

[12] TKP Seçim Bildirgesi,sip.org- alıntı tarihi, 19 şubat 2005

[13] EMEP, Seçim Bildirgesi, Emep web sitesi-Şubat 2005

[14] Bu özdeşleştirmede, Stalinci, tek ülkede sosyalizm çarpıtmasından beslenen “yurdun kalkınması” anlayışının etkisi büyüktür.

[15]“Kamu işletmeleri…, toplumun olanakları ile ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamak …..  kâr amacı ile değil toplumsal yarara hizmet etmek amacı ile kurulmuşlardır” İzzettin Önder, TKP Web sitesi 11 Şubat 2005 (Seka’ya TKP paralelindeki Üniversite Konseyi’nin ziyaretinde, İzzettin Önder’in (Konsey Başkanı) yaptığı konuşmadan.)

[16] “Milli devlet dediğin milli piyasa üzerinde yaşar. O kurumları [içinde kamu işletmeleri de olan kurumlar] yıktınız mı vatan da kalmaz. Çünkü vatan milli piyasasının siyasetteki adıdır” Doğu Perinçek, Aydınlık, 30 Ocak 2005

 

[17] Sungur Savran, “… Kamu Girişimciliği Sempozyumu… EMO, 1997 C.I sa.49

[18] Kurtar Tanyılmaz, “Türkiye’de 80 Sonrası sanayileşme Deneyimlerine Bakanken” İktisat Dergisi, Ağustos 2004

[19] İzzettin Önder, Cumhuriyet  8 şubat 2005

[20] Hayri Kozanoğlu, , (ÖDP Genel Başkanı) 12 Nisan 2003 Petkim Aliağa ziyaretinde yapılan konuşma. Ödp-org 12 Şubat 2005

[21] Salih Kılıç, 7 Şubat 2005, Seka Özelleştirilmesi ile ilgili basın toplantısı.

[22] TKP, paralelindeki, “Üniversite Konseyleri” Yönetim Kurulu Başkanı İzzetin Önedir’in konuşması” Sak ile ilgili değerlendirmesi, Sip.org-3 Şubat 2005

[23] Türk-İş Yönetim Kurulu Bildirisi, “Seka işçisi Haklıdır…” 11 Şubat 2005

[24] Salih Kılıç, Cumhuriyet, 20 Şubat 2005

[25] Erinç Yeldan, Cumhuriyet 26 Ocak 2005

[26] A. Başer Kafaoğlu, Aydınlık, 30 Ocak 2005

[27]  Malatya Tekel İşçilerinin, Seka ile dayanışma eylemindeki sloganı. Cumhuriyet 20 şubat 2005

[28] “Devlet mülkiyeti altındaki işletmeler de belirli tadilatlarla birlikte esas olarak kapitalizmin mantığına tabidir; bu işletmelerde çalışan işçiler de aynen özel sektörde olduğu gibi artı-değer üretmekte ve sömürülmektedirler… ancak kapitalizmin sınırları içinde bile özel mülkiyet ile devlet mülkiyeti arasında kayıtsız kalamayız”[28]

 

 

 

 

sayfa başına dön