Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS

 

 

BİR YAZKO VARDI

Erol TOY

(Anlatı  : 3) 

TARTIŞMANIN ERDEMİ

Ama yayınevi, neresinden bakılırsa bakılsın ticarî bir kuruluştu.

Her ticari yapı gibi kâr güdüsü olmasa bile merkez, depo kirası, çalışan ücreti, zorunlu giderleri karşılama koşulu vardı. Bunlar telif ya da çeviri ücreti... Kâğıt, dizgi, düzelti, montaj, baskı ve cilt ederinden ibaret sanılan yayının üstüne binince satış gelirini kemiren ödemelerdi. O zamanın tekniğiyle, kâğıdı da hazırsa, 10 forma, yâni 160 sayfalık bir kitabın yayınevinden basılmak üzere çıkışıyla, kitapçılara ulaştırılmak üzere dağıtıma verilme süreci yaklaşık iki ayı buluyordu. İlk dağıtım hemen tükense bile eder dönüşünün bir ay sürdüğü düşünülürse, hesap kolaylaşır.

Bütün bunlar kılı kırk yararak fiyatlansa bile, üstüne belli bir kâr konulmazsa, yatırılan sermaye, kısa sürede tükenir. Bu yüzden, kişisel ya da toplumsal bakışa göre haklı görülsün görülmesin, herhangi bir dal ve alana yatırılan sermaye, kârsız üretimi uzun süre sürdüremez... Hesapta olmayan, işleticisinden kaynaklanmayan ani giderler nedeniyle mutlaka eksilir.

Günümüz banka ve büyük holdinglerinin, milyon dolarlarla açıkladıkları basın ve yayın zararlarına katlanma öğüncü konu dışı.

Onun bir yanı, vergi usul yasasının kültürel etkinliklere tanıdığı vergi indirimi. Bir yanı başka dal ve alanlardan başka görünen çok büyük çıkarlar sağlamak… Bir yanı “Banka hortumuna erketecilik” ise... Bir yanının 2000’ler hesabıyla yılda toplamı 5-600 milyon doları aştığı söylenen reklâm pastasından pay hevesi... Dahası, kendi şirketlerine ait bölümünü bir kaptan diğerine aktarma kurnazlığı içerdiğini... Üstelik medya sahipliğinin “azmettiriciliğini” kullanmasa (?!) bile, cakasını tepe tepe sattığını, galiba sorumlu, yükümlü, etkili ve yetkililerden başka bilmeyen kalmadı.

Bu nedenle, üretimle sermaye ilişkisini kesemeyen; (İdeolojik düzen tartışması bir yana, çok ya da düzenli okunurlukla, -amortisman ve bir sonraki yayının karşılığı da içinde, maliyet-fiyat-satış dengesi tutturamayan,) bir yayın... Veya bir ürün, türü ne olursa olsun, elde edilmiş kazanımı karşılayamaz. Hatta karşılamak bir yana, düzgün ve zamanında ödenen telif sorununu bile çözümleyemezdi.

KOOPERATİF FİKRİ

Bir yazıcıyla, yayıncılık deneyimi olan basiretli bir işletmecinin, sonu belli konular üzerinde uzun boylu tartışması gereksizdi.

Doluya kondu almadı, boşa kondu dolmayınca, kooperatif fikri ortaya çıktı.

Her yazıcı birikim, gözlem ve düşünce yetisini, yetenek denilen değirmenin taşları arasında öğüterek mi dersiniz? Beyninin bütün duyarlı ve bireşimci hücrelerini sanat yüksek fırınının potasında ergiterek diye mi tanımlarsınız? Hangi çile karşılığı olursa olsun, türettiği yapıtın bütün diğerlerinden farklı olduğuna inanır.

Diğer insanlardan yaşam biçimi eksik ya da fazlası kadar haklıdır da !..

Pek çok ünlünün, kocama kısırlığını ergen fahişelerle örtme çabalarına saygı duyun. Yazı yaşamla eşdeğerdir. O da songürlük. Fazla önemsemeyin. Fatsfood çırpıştırması keçi boynuzlarını, çiğneyin. Gözü açılmadık sığırcık yavrularını avlayan çoktur. Tükenmez haz sakızı sanmayın. Akşam yattığı yatağı, sabah teşhir eyleyeni gözleyin. İnsanoğlu kendi yaptığından çok, başkalarınınkine ilgi duyar. Ama çok yakın durmayın. Dökülen size sıçrar.

Yine de her gerçek sanatçı gibi yazıcının da durum, kişi ve olayları algılayıp… Bilgi, birikim ve deneyim potasında bileştirdikten sonra… Kamuya sunumunda, tam özgünlüğe ulaştığına güvenmeden “son” noktayı koymadığını bilin.

Zaten okumanın yazmak kadar zor olması da ondan kaynaklanır.

Bu yüzden, kendi geçip gitse de, okurunu bulan bir yazıcıdan mutlusu yoktur.

Çünkü bir yapıtın tasarlanıp olgunlaştırılarak sunumu bazen bir ömür sürebilir.

Yazanı ne kadar çalışkan, verimli... Ne kadar bilgi, bilinç ve esinle dolu olursa olsun, yazıma başlamasıyla bitirmesi arasına haftalar... Aylar, bazen de yıllar girebilir. Herhangi bir konuyu bu kadar uzun süre kuluçkaya yatırıp cücüklendirebilen kişinin diğerlerinden ayrı... Hatta aykırı oluşuna şaşmamalı. Özgünlük bunu gerektirir.

Böylesi kişiliklerin kendi istemleriyle, kuracakları dayanışma, daha başında her tür kuşkuyu ortadan kaldırır. Emek ve çabası tek tek gözden kaçırılsa da, birlik ve dayanışmanın etkisiyle toplumsal ilgiye kavuşurdu.

Bu güvenle ilgi bir de kâra mahkûm olmayan ortak çatıyla taçlandırılırsa, ücret, kira ve zorunlu giderlere karşın, hem özlenen saygıyı sağlar. Hem özgünlüğe fırsat üretir. Hem telif ücreti sorununu çözer. Hem de rekabeti kızıştırarak kuruyan yayın ağacının yeniden yeşermesine yarardı.

Fikri coşkuyla tartışan ikilinin konumu, her tür olasılıkla, olanak ve sakıncayı didikleyebilecekleri bir örnekti. Onlar zaten kooperatife benzer bir işbirliğini yıllardır, başarıyla sürdürüyorlardı. Yazıcı-Basımevi-dağıtım arasındaki eşgüdüm, maliyeti... Dolayısıyla az da olsa fiyatı düşürüyor. Okura verdiği güvenin artırdığı yaygınlık, ilgi yelpazesini genişletiyor... Sürekli yeni basımlarla üçüne de, piyasa koşullarından fazla gelir sağlıyordu. Kâğıt sorunu çıkıp Mustafa Kemal Ağaoğlu zor durumda kalmasa, bu ilişkiyi aksatacak hiçbir neden yoktu.

Kargaşa gün günden yükselip 1978 sonlarında, Kahramanmaraş’ı yakıp yıkan kıyım. İçel Savcısı Doğan Öz’le, Milliyet yayın yönetmeni ve başyazarı Abdi İpekçi’nin öldürülmesi. Bakkallarda satılan en basit ilâçların artık eczanelerde bile bulunamayışı karamsarlığı körüklese... Birbirini kıran gençlik, sabah güle oynaya okula geleni, akşam ağlaya sızlaya tabutta gönderse... Her aile, her şafaktan bir mucize beklese de... Toplumun bilinçaltı henüz bütün olumsuzlukların geçiciliğine inandığından, kimse 12 Eylül darbesini düşünmüyor... Herkes özel önlemlerle süreci atlatmaya uğraşıyordu.

Bu bakımdan ortaya çıkan fikir ikisine de ilginç, özgün ve çekici gelmişti.

Çünkü kooperatif fikir, düşünce, kültür ve sanatı hem üreticiden tüketiciye aracısız ulaştıran bir araç. Hem sermaye üretim ilişkisini ayırarak kâr güdüsünü kaldırdığı için işlevli ve verimli bir yapıydı.

Açıklanmayan fikrin anlam ve değeri, uygulanmayan tasarının yararı olmaz.

İkili, düşüncenin olumluluğuna inanır inanmaz, geliştirmeye girişti.

KURULUŞA ÇAĞRI

O anki bilgilerine göre, kooperatif kurmak çok kolaydı.

Çünkü yasa şirket diye tanımlasa da kooperatif, sermayenin değil insan, emek, ürün ya da üretim ortaklığıydı. Ve tasarlanan kuruluş o açıdan çok zengin sayılırdı. O günlerde salt Türkiye Yazarlar Sendikası’nın bile 300’ü aşkın basın dışı üyesi vardı. Bu da kooperatifi en azıyla değil, yüksek katılımla kurmayı mümkün kılıyordu.

Ama o günün koşullarında herkese kısa sürede ulaşmak pek kolay değildi.

En tezi, kurucuları ilk ulaşılanlarla kısıtlayarak, girişimi başlatmaktı.

Kuruluş için yasal en az ortak sayısını o an tam bilmiyorlardı. Ama kooperatif olduğuna göre, akıllarından 15 - 20 kişiyi aşmadığı geçiyordu.

Kimlere başvurmalı sorusuna, akıl ve gönüllerinin duraksamadan sayıverdiği yanıt ummadıkları kadar çarpıcıydı. Birkaçı dışında hepsi sonradan üye olan. Her biri daha o zaman klâsikleşmiş. Yaşayanı uzun ömürlü olsun, bugün de yüzakı, öğünç kaynağımız değerler, duru birer pınar gibi fışkırmıştı.

Biri; Adalet Ağaoğlu, Gülten Akın, Nezihe Araz, der demez, diğeri; Leyla Erbil, Azra Erhat... Furuzan, Pınar Kür, Nezihe Meriç, Tomris Uyar’ı eklemişti. Biri; Oktay Akbal, Dursun Akçam, Çetin Altan, Melih Cevdet Anday, Talip Apaydın, Ahmed Arif. Mehmet Başaran, Fakir Baykurt, Ataol Behramoğlu, Erhan Bener, Asım Bezirci, Kemal Bilbaşar, Recep Bilginer’i sıralamışsa, diğeri hemen; Cemal Süreya, İsmail Cem, Demirtaş Ceyhun, Necati Cumalı... Fazıl Hüsnü Dağlarca, Hasan İzzettin Dinamo, Arif Damar, Güngör Dilmen, Orhan Duru. Fethi Naci. Ali Gevgili, Enver Gökçe, Yılmaz Güney, Vedat Günyol’la listeyi daha da  zenginleştiriyordu.

Salt unutma özürlü belleğe dayalı bu değerler antolojisi; Talât Sait Halman, Hasan Hüseyin (Korkmazgil), Doğan Hızlan, Selâhattin Hilav. Rıfat Ilgaz, Atilla İlhan. Tarık Dursun K. (Kakınç), Ümit Kaftancıoğlu (Garip Tatar), Şükran Kurdakul’la birlikte; Mahmut Makal, Memet Fuat (Bengü)... Aziz Nesin... Ahmet Oktay... Bertan Onaran, İlhan Selçuk, Zeyyat Selimoğlu, Kemal Sülker (Okur)... Kemal Tahir, Afşar Timuçin, Atila Tokatlı, Vedat Türkali... Yaşar Kemal, Hilmi Yavuz, Can Yücel adlarıyla gerçek yıldızlar göğünde sürüp gidiyordu.

İvecenliğin unuttuğu adların ikircimiyle durakladıkları an gözleri, Ağaoğlu’nun hızla yazdığı listeye erişti. 15-20 kişi arayanlar, 40’ı çoktan geçmişlerdi. Yinelenen var mı diye bir kez daha gözden geçirdiklerinde, eksiğin çokluğuyla irkildiler.

Ve istemeye istemeye bir yerde kesme kararında birleştiler.

Her çağrılanın katılacağını varsayarak kurucuları 40 kişiyle sınırladılar.

İlk elde ulaşım zorluğuna sığınarak, İstanbul dışındakileri elediler. Ardından her olasılığı düşünerek, o katılmazsa bu, diye bir ek liste yaptılar.

Mustafa Kemal Ağaoğlu, salt düşündüğü an uygulayan değil... Aynı zamanda düzenlemeyle eşgüdümü bir arada yürütebilen yeteneklerdendi. Bir yandan adları soyadı sırasına yerleştirirken, bir yandan hemen kapı ağzındaki makinede dizdirmiş... Sayı 40’ı bulur bulmaz, kalıba aldırarak merdaneyle bastırmış... İvecenliğinden mi? İlginç ve özgün fikri yazın değerlerinin mihengine vurma düşüncesinden mi? Listede adı geçenlere bir an önce ulaşma hevesinden mi? Her nedense, henüz mürekkebi kurumamış kâğıtların birini karşısındakine vermiş… Diğerini kaptığı gibi, biri bir yöne, diğeri ters yöne, görüşmeye koşmuşlardı.

 

YOL YAKIN

 

O zamanın basın-yayını, gözü kulağı, gövdesi başıyla Cağaloğlu’ndaydı.

Hürriyet meydanın hemen sağında, Vatan solundaydı. Güneş Milliyet’in Molla Fenari’deki eski yerinde, Milliyet Nuruosmaniye’nin köşesinde. En uzaktaki Günaydın Alayköşkü’nde, Türkiye Çatalçeşme’de. Ve Cumhuriyet Türkocağı’ında, yine bugünkü yerinde. Ağaoğlu basımevi de bunların ortasında, Kurt İş Hanındaydı.

Lütfen geçmişe özlem değil, değişim saptaması sayın.

Şimdi çağdaş teknikle büyük sermayenin görkemli TEM plazalarına tıktığı gazeteler. Oralarda emek ve ekmek tutsağı kılınıp toplumdan kopardığı gazeteci, yazar ve çevirmenler... Banka, holding, gurup, cemaat saray ve tekkelerinin kimine göre büyülü... Kimine göre buğulu kafeslerine yuvalanan “medya” ile bülbüllerinin çoğu... Mirasyedi etekleriyle, bohem mekânların kuytusuna sığınmış yayınevleri… Çoktan “Surdışı”na atılmış matbaa ve mücellitler. Onlara yakınlığı “tasarruf” sayan, dağıtım kişi, kurum ve örgütleri. Hatta kat kat “center”lere taşınan kitabevlerinin neredeyse tamamı… Ucu Beyazıt’ın ünlü “Sahaflar Çarşısı”yla “Beyaz Saray”ında olmak üzere, Bâbıâli Caddesinin iki yanıyla, çıkarı çıkmazı ara sokaklarına yanyana, üstüste serpilmişlerdi.

İlk anda kurucu olarak düşünülenlerin çoğunun gazetelerle şöyle ya da böyle... Ama yayınevleriyle mutlaka ilişkisi vardı. Buna Cağaloğlu’nda ödemelerin genellikle Cuma günü yapıldığı eklenirse, meraklısının yarım günde pek çoğuyla birebir... Hatta aynı mekânda toplu halde görüşmesi mümkündü.

Görüşülebilen her değerin verdiği katılım güvencesi, fikrin geçerliğini kanıtladı.

Vakit yitirmemek için, derhal hazırlığa girişildi. Avukat Aydil Kurtkaya, kuruluş için yasal gereksinimleri düzenleyecekti. Başta Mustafa Kemal, kooperatif fikrine yakınlık duyanlar, ulaşılamayana ulaşacak... Görüşülemeyenle görüşecek... Görkemli bir kurucular listesi oluşmasına çalışacaktı.

Hevesliler, hem görüştükleriyle, hem kendi aralarında sürekli olarak kuruluş ilkelerini tartışıyorlardı. Çünkü her yazarın geçmişinde, bir ya da birkaç yayıneviyle, kötü, birden çok anısı vardı. Yazmayı yaşam biçimi saymanın susturduğu pek çok yara kendi gücüne güvenin dürtüsüyle deşilmiş. İncinme ve gücenikliğin tepkisi ilkeler yığını halinde ortaya çıkmaya başlamıştı.

Her biri o güne değin karşılaştığı aksaklıkla eksikliğin kooperatifte olmaması... Duyduğu, bildiği, gördüğü her olumlu ilişkinin olmasını istiyor. Geçerli ilkelerle haklı istekler listesi o deneyim ve öneriler doğrultusunda gün günden kabarıyordu. 

1979 Mayısı başına gelindiğinde, fikir iyice olgunlaşmıştı.

Kuruluşun temel ilkeleri belirlenmiş… Yasal belgeler hazırlanmış... Dileklerle gereksinimlerin uygulanabilir nitelikteki pek çoğu maddeler haline getirilmiş… Ana sözleşmenin temeli onlardan özenilenlerle düzenlenmişti.

Kuruluş başvurusu için geriye sadece ortakların adı, katılım payı ve noter önünde atacakları imza kalmıştı. Onu da tamamlamak amacıyla, o güne değin kesin bir dille “varım,” diyenlerin tamamı, ayın ortasında kuruluş toplantısına çağrıldı.

Meşgul ve meşhur insanları aynı anda bir yere toplamak çok zordur.

Bazılarının o gün, çok önceden başkalarına verilmiş sözü...Bazılarının o saatte mutlaka görülmesi gereken çok önemli mesleksel ya da özel bir işi vardı. Bazıları zaten görev, etkinlik çağrısı, inceleme gezisi için İstanbul veya yurt dışında değilse, olacaktı. Kiminin yayıncısıyla sözleşmesi... Kiminin duygu bağı sürüyor... Bir bölümü elinde yeni yapıt bulunmadığından, yük olma kaygısı taşıyor... Kimi de her kuruluşun ilk evresinde olduğu gibi bekleyip görmek istiyordu.

O gün, öğle üzeri Ağaoğlu basımevindeki kuruluş toplantısına başından beri oluşuma omuz ve emek veren 11 kişi katıldı.

 

KURUCULAR

 

Asım Bezirci;

Toplumsal gerçekçi edebiyatın ufkunu açan yetkin bir eleştirmen... Usta bir çevirmen ve üstü örtülmüş pek çok değeri yeniden okura sunarak günyüzüne çıkaran bir öncü, sabırlı bir araştırmacıydı.

Yılgın görünüme karşın, her toplumsal girişime katkıyı yaşamsal borç sayardı.

Okur-yazarı az 1950’ler Türkiye’sinin, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı mezunu bu Erzincan çocuğu, bilinç ve direncinin ağır bedelini, ilk gençliğinde hem mesleğinden yoksun, hem ceza ve tutukevlerinde kalarak ödemişti. Sonrasında, Sıvas’ın ünlü Madımak Oteli faciasında 37 canla birlikte yakılarak ödedi.

O zaman Aziz Nesin’in başkan, kuruculardan Ataol Behramoğlu’nun Genel Sekreter, Ağaoğlu dışında hepsinin üye olduğu TYS’nın Saymanıydı.

Ama, yazar hak ve çıkarları konusunda pazarlık ve yaptırım gücü olmayan sendika o dönemde de tipik bir aydınlar kulübüydü. Aradabir şiirsel basın bildirileriyle birşeyleri kınar... Ara sıra diğer kitle örgütlerinin toplantı, gösteri ve yürüyüşlerine katılıp toplumsal gündemin ardından sürüklenir... Çoğu sosyalist ülke çağrılarına beleş yolcu gönderen bir seyahat acentesi işlevi görürdü.

Kooperatifse birlik ve dayanışmanın sağladığı birikimle bir üretim seçeneğiydi. Sağlam bir yayın politikası izler... İlkelerden ödün vermeden yaygın bir dağıtım ağı kurabilir... Zaman içinde yazarla okur bağını pekiştirebilirse, sendikanın yaptırım eksiğini giderebilirdi.

Kemal Bilbaşar;

Toplumsal gerçekçi yazınımızın büyük, etkin ve usta öncülerinden biriydi.

Çanakkale’de doğmuş... Çocukluğu kıyamet davullarının gülle gümbürtüleri arasında geçmiş... İlk gençliğe, onuncu yıl coşkusunu yaşayan Ankara’da... İdealist öğretmen fabrikası, “Gazi Terbiye”nin öğünçlü güvenli çalışmasıyla yoğrulmuş… Yazı serüveni, İzmir Karataş Ortaokulu tarih öğretmeniyken başlamıştı.

Cumhuriyetin Osmanlı’dan devreden has yazarları, o 1930’lu yıllarda “Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye, Zeyno’nun Oğlu... Yaban... Çalıkuşu,” gibi başyapıtlarla  Kurtuluş Savaşı trajedisini büyük ölçüde tüketmiş... Çoğu “Asitane” kökenli seçkin ozan ve yazarlarımıza Tanzimatın Batı öykünmeciliğini bırakmışlardı.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın salt “müfredat” dayatmasıyla yetinmeyip yayınladığı Batı klâsikleriyle desteklediği bu yabancılaşma... Ya da bazılarının pek sevdiği deyimle “aydınlanma” furyası, almış başını gitmişti.

O yılların ekin coğrafyası henüz Amerika’yı keşfedemediğinden(!) Faulkner, Hemingway, Steinbeck henüz bilinmiyordu. Ama, Tanzimat’ın esin ve özen tapınağı Fransa’nın Mauriac, Mallermé, Proust, Verlaine ve Eluard’larının taklitleriyle, adaptasyonları öğünç kaynağı sayılıyor... Günümüz “postmodern” uyarlamalarına(!) taş çıkaracak bir yoğunlukta, dergilerle vitrinleri... Elbette okul sıra ve defterleriyle öğrencilerin bellekleriyle ağızlarını da donatıyordu.

Onuncu yıl genel affına uğrasa bile, 1932-33 yıllarında Sabahattin Ali’nin Sinop-Konya cezaevleri serüvenine eklenen Cumhuriyet şiirinin ilk dehası Nazım Hikmet’e, -kendi kuşku ve kaygısının da önemli katkısıyla,- takılan Harpokulu kulpu… Roman ve şiirimizin hakkı yenmiş anıtlarından Hasan İzzettin Dinamo’nun hemen sonraki mahkûmiyeti, yabancılaşmayı büsbütün artırmış... Sığınılan soyutlama ve özentiliği iyice yaygınlaştırmıştı.

İşte o durum ve genel görünüm içinde dahi, Sabahattin Âli “Dağlar ve Rüzgâr, Kağnı, Ses, Kuyucaklı Yusuf”u... Sait Faik, “Semaver ve Sarnıç”ı... Reşat Enis, “Gece Konuştu,Gonk Vurdu,Kanun Namına”yı yayınlarken, Kemal Bilbaşar da “Anadolu’dan Hikâyeler ve Cevizli Bahçe”yle toplumcu gerçekçi koroya katılmış… Sıradan insanla dramını bir kez daha sanatın büyülü kanatlarıyla, özgünlüğün önüne örülmeye çalışılan suru aşırtmış… Yeniden toplumsal gerçeğin alanına yerleştirmişti.

Belki de bu yüzden, her özgün öncü gibi temel yapıtlar vermenin haksızlığına uğramış... Ama yine de her özgün ve öncü girişimin içinde ya da yanında olmaktan asla vazgeçmemişti.

Zeyyat Selimoğlu;

Karadeniz’in bu has ve seçkin evlâdı, insana tükenmez sevgiyle yaklaşmasını. Derin bir gözlem gücüyle bakmasını bilir... Birikimli ve sevecen potasında bileştirir... Her öyküde çeviriye uzun ve oylumlu emek vermenin ustalığıyla aktarmanın yol ve yordamını mutlaka bulurdu.

O yazıya dökene kadar “uşaklar,” zekâlarıyla yaşam savaşımlarını gülmecenin iğneli beşiğinde büyütmeye koşuluydu.

Ama o, Karadeniz insanını önce “Rize’nin Köylerinden”de edebiyatın koynuna almış... “Kavganın Sonu ve Başı”nda, engin içselliğini, Karadeniz’in dipten dönen dalgaları gibi yuvarlaya yuvarlaya, “Direğin Tepesinde Bir Adam”la, sanat sereninin doruğuna çıkarmış... “Kıçüstünde Toplantı”yla, “Koca Denizde İki Nokta”ya dönüştürüp, “Karaya Vurdu Deniz”le, ”Deprem” sirenine çevirmişti. 

Dışyüzü kendi dışında herkes için herşeyi isteyenlerin karınca sessizliğindeydi. Dinginliği Sivastopol açıklarında volta atan kalkanların sâkinliğinde... Ama içyüzü, en zor zamanda en ağır yükü yüklenmekten sakınmayanların direncinde... Görev ve sorumluluk bilinci, kemençe çığlığında horona durmuş hamsi kadar çalak. Hoşgörüsü Karadeniz gibi hırçındı. Öyküleri yazın kıtamıza, açık deniz balıkçılarının ufuktan kopup gelen birer “heya mola”sıydı. Kendisi kooperatifin deniz fenerlerinden biri oldu.


Sürecek

 

sayfa başına dön