Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS

 

‘DEMOKRASİ BAHARI’ ÜZERİNE ÇEŞİTLEMELER !..

Ergin YILDIZOĞLU

Adam denizde birtakım el hareketleri yapıyor. Kıyıdakilere el mi sallıyor, yoksa boğuluyor mu? Geçen hafta Amerikan ve İngiliz gazetelerinin, düne kadar Bush 'un Ortadoğu projesine en azından şüpheyle yaklaşan liberal ve sosyal demokrat yorumcular, Lübnan sokaklarındaki el kol hareketlerine bakarak ''adamın el salladığına'' , Irak'ın işgalinin ikinci yılında nihayet, Ortadoğu'da demokrasi rüzgârlarının esmeye başladığına karar verdiler.

Sedir ağaçları bahar rüzgârlarında

Irak'ta genel(!) seçimler, Arafat devreden çıktıktan sonra İsrail-Filistin barış sürecinin yeniden başlaması ve Londra Konferansı... Eski Lübnan Başbakanı Harriri ''kim vurduya'' gittikten sonra, Lübnan'da başlayan Suriye karşıtı ''Sedir ağacı devrimi'' , Mısır 'da Mübarek 'in gelecek başkanlık seçimlerinde muhalefetin (ama Müslüman Kardeşler hariç) aday çıkarmasına izin vereceğini, Suudi Monarşisi'nin de gelecek yerel seçimlere kadınların da katılabileceklerini açıklaması, Avrupa'da Bush'un ve neo-con'ların ''reytingini'' yükseltti.

Dünkü liberaller, şüpheciler, hatta savaş karşıtı kimi yaza rlar çark etmeye başladılar: ''Belki de bu neo-con'lar o kadar da çatlak değillerdi...'' (Los Angeles Times), ''Demokrasi kılıcın ucunda da gelse demokrasiydi...'' (Spiegel), ''Irak savaşından sonunda iyi bir şeyler çıkmaya başlamıştı...'' (The Guardian), ''Irak savaşı Ortadoğu'nun siyasi çevresini değiştirmeye başlamıştı'' (Corriera della Sera) vb... Washington Post'ta Ignatious , ''Dominoların devrilmesine bakınca insanın başının dönmemesi olanaksız...'' , ''Ortadoğu'nun muhteşem felaketini, bir kere başladıktan sonra artık kimse durduramaz'' diye yazacak ve ekleyecekti: ''Bu arabayı yolda tutabilmek için Amerika'nın gaza basmaya devam etmesi gerekiyor.'' Bu ani, biraz da yüzsüz ''U dönüşünün'' arkasında acaba ne vardı? Dominique Moisi 'nin işaret ettiği gibi, ''Avrupa'nın Ortadoğu'ya dönüyor'' olması mı? ABD ile Avrupa arasında, Irak'ta durumun kabul edilmesi, Filistin-İsrail konusunda ve İran konusunda anlayış birliğine varılması, Suriye konusunda ortak tutum alınması temelinde, bölgenin düzenlenmesine ilişkin yeni bir modus operandi mi kurulmuştu? (Le Monde, 28/02/05) Basın şimdi yönünü buna göre mi değiştiriyordu? Bu sorulara henüz kesin bir cevap vermek zor.

Bu ''demokratik rüzgârlar'' söylemini izlerken aklıma bir de Nasreddin Hoca-Timur fıkrası geldi, onunla devam etmek istiyorum; hani sepette yalnızca ilk birkaç sırada üzüm varmış, onların altındaysa başka şeyler...

Durum yabancı değil

Üzümlerin altındakilere bakmaya Lübnan'dan başlamak gerekiyor. Başlar başlamaz da karşımızdaki durumun bize hiç de yabancı olmadığını görüyoruz. Harriri ölünce, ABD ve Avrupa basınının, hiç vakit kaybetmeden, ama herhangi bir kanıta da gerek duymadan Suriye'yi suçlaması hemen aklımıza Saddam 'ın ''kitle imha silahlarını'' getiriyor. Bir farkla ki, bu kez Fransa ve ABD birlikte davranıyorlar. Aralarında eski kan davaları olan Lübnan dini cemaatlerinin, nasılsa bunları ikinci plana atıp bir muhalefet cephesi oluşturmaları ve Avrupalı görünüşlü (hali vakti yerinde) gençleri sokaklara dökmeleri de ABD ile AB'nin, Soros vakfıyla birlikte tezgâhladığı ''Kadife'' , ''Gül'' , ''Portakal'' vb.. ''devrimlerini'' ... Görünüşte, elimizde bir ''yumuşak devrim'' daha var.

Ama çok fazla ilerlemeden, Lübnan'ın kimi özelliklerine kısaca bir bakmak yararlı olabilir. Hıristiyan Maronitler Lübnan nüfusunun yüzde 20'sini, Müslümanlar yüzde 70'ini, geri kalanını da Ortodoks ve diğer Hıristiyanlar oluşturuyor. Müslümanların içinde çoğunluk Şiiler ve ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 40'ını oluşturuyorlar. Ayrıca Lübnan'da yaklaşık 300.000-400.000 Filistinli sığınmacı var; bu 3.7 milyonluk bir ülkede yüzde 10'a yakın bir oran. İkincisi, Al Ahram Weekly'de bir yorumun işaret ettiği gibi, bugün Lübnan'da muhalefeti oluşturan grupların aralarındaki tarihsel düşmanlıklar ve beklenti farkları, bugün birlik olmalarına yol açan nedenlerden çok daha güçlü. Rejimi devirdikten sonra ortak bir program oluşturma olasılıkları çok düşük. Buna karşılık muhalefetin yanında yer almayan Şii Hizbullah örgütünün hem silahlı, hem yaygın bir toplumsal örgütlenmesi var. Üstelik, Hizbullah'ın toplumsal desteği, İsrail'e karşı direnişinden dolayı salt Şiilerle de sınırlı değil (The New York Times, 06/03). ABD'nin terörist olarak nitelediği Hizbullah'ın gelecek seçimlerde iktidarda büyük bir ağırlık kazanması, hatta bir diğer Şii partisiyle birlikte iktidara aday olması, böylece Lübnan'da bir Şii etkisinin oluşması olasılığı yüksek. İşte üzümleri kaldırmaya başlayınca altından böyle şeyler çıkıyor.

Cui bono?

Jeopolitikte, işin komplo yanını bir kenara atıp ''Cui bono?'' (Kimin işine yarıyor?) diye sormak sanırım en doğru yol. Bu açıdan Lübnan ''Sedir ağacı devriminin'' bir Şii iktidarına yol açması olasılığını kim ve neden başlattı sorularının cevabından daha ilginç. Hele Irak'ta da genel seçimlerden sonra benzer bir durumun oluşmaya başladığı düşünülürse. Ortadoğu'nun diğer demokratikleşme adaylarına bakınca da önümüze siyasal İslam ağırlıklı iktidar olasılıkları çıkıyor. Örneğin, gelecek Filistin'de belediye seçimlerinde büyük başarı gösteren Hamas'ın, genel seçimlerde, iktidar olmasa bile ''seküler'' fetih yönetimini delmesini, Financial Times'ta (04/03) bir yorumun işaret ettiği gibi, bekleyebiliriz. Mısır 'da Mübarek'in Müslüman Kardeşleri seçim dışında bırakma çabasıysa uzun süre savunulabilecek bir ''mevzi'' değil. Mısır'da da tek gerçek muhalefet adayı siyasal İslam. Bugüne kadar liberal, demokratik vb. muhalefete nefes aldırmayan Suudi Arabistan ise tam bir felaket. Burada tek anlamlı muhalefeti, iktidardaki monarşiyi yeterince radikal Müslüman bulmayan El Kaide ve benzeri cinsten örgütler oluşturuyor. Yıllardır en gerici rejimlerin demokratik muhalefetlerini yok etmesine göz yuman, hatta destekleyen, hâlâ bu rejimlerin zindanlarını CIA'nın ''kayıt dışı'' tutuklularının işkence yeri olarak kullanan (The Daily Star, 05/03) ABD şimdi her rejim değişikliği girişiminin arkasından bir radikal İslami rejim tehlikesinin başını kaldırdığını görüyor. Cui bono?

Aslında oluşmaya başlayan görüntü çok daha karmaşık. ''Cui bono?'' sorusunun cevabının iki boyutu daha olabilir. Birincisi, bölgede siyasal İslama dayalı rejimler çoğaldıkça, ABD karşısında, güvenilir tek müttefik olarak İsrail'in önemi daha da artar. Sanırım Türkiye de böyle bir konumda. İkincisi, ''muhteşem kaosla'' ilgili. Bildiğiniz gibi neo-con ekip, ABD dış politika doktrinini, ''iblis imparatorluğu'' SSCB'nin yerine Hıristiyan-Musevi medeniyetin karşıtı (bir anlamda ''anti-Christ'' ) olarak sunduğu radikal İslamı koyarak oluşturmaya çalışıyor. Ortadoğu'da siyasal İslam iktidarı olasılıklarını arttırarak gelişen bir istikrarsızlık ( ''demokratikleştirme'' süreci(!)) bu projeye son derecede uygundur.

Cumhuriyet’ten alınmıştır

sayfa başına dön