Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 
K. MARKS

 

EKONOMİK KRİZE ADIM , ADIM !

Erinç YELDAN

Türk ekonomisinin çöküşüne ve toplumsal dokunun çözülmesine neden olan neoliberal politikalara karşı toplumu bilinçlendirmeyi amaçlayan Bağımsız Sosyal Bilimciler Grubu'nun hafta sonu açıkladığı rapor, Türkiye'deki borç stokunun milli gelire göre düşmesinin yapay bir görüntü olduğunu ortaya koydu. Raporda, IMF ve Dünya Bankası güdümünde uygulanan programın, ''Emekçi sınıfların tüm geçmiş edinimlerini adım adım veya belli konjonktürlerde hızla tasfiye etmeyi amaçladığı, ayrıca Türk ekonomisinin kısa dönemli geleceğinin, uluslararası finans kapitaline teslim edildiği'' vurgulandı.

 

Sözkonusu rapordaki saptamaları Bağımsız Sosyal Bilimciler Grubu (BSB) ile konuştuk:

 

EKONOMİYE BİLİMSEL DESTEK

 

- Bağımsız Sosyal Bilimciler Grubu'nun ''2005 Başında Türkiye'nin Ekonomik ve Sosyal Yaşamı Üzerine Değerlendirmeler Çalışması'' geçen hafta sonunda açıklandı. Çalışmanın genel yapısı neleri içeriyor?

BSB - Bağımsız Sosyal Bilimciler Grubu 2000 yılının kasım ayında bir araya gelen sosyal bilimciler tarafından oluşturuldu.

''Türk ekonomisinin çöküşüne ve toplumsal dokunun çözülmesine sebebiyet veren neoliberal politikalara karşı'' toplumu bilinçlendirmek ortak düşüncesi bir araya gelmiş olan BSB Grubu'nun amacı: Günümüzde uygulanan neoliberal politikalar için öne sürülen gerekçelerin zaaflarını ve bu politikaların sonuçlarını bilimsel tahliller ile tespit etmek, toplumun çoğunluğunun -yani emekçilerin- ihtiyaçlarına uygun politika önermelerini geliştirmek ve emek örgütlerinin toplumumuz için yaşamsal önem taşır hale gelen mücadelesini bilgi ve bilim ile desteklemek.

BSB Grubu üyelerinin yaptıkları çalışmalar her yıl başında, ''yıllık değerlendirme çalışması'' adı altında üyelerin ortak çalışması sonucu hazırlanıp kamuoyuna açıklanıyor. 2005 Değerlendirme Çalışması'nın sonuçlarını geçen hafta sonunda açıkladık.

Ekleri ile birlikte 50 sayfalık çalışma BSB Grubu'nun, http://www.bagimsizsosyalbilimciler.org sayfasında yer alıyor.

İŞSİZLİK VE YOKSULLUK

- Geleneksel hale getirdiğiniz bu yıllık çalışmalarınız neyi amaçlıyor?

BSB - Ülkemiz derin ve toplumsal etkileri giderek yoğunlaşan bir kriz sürecinden geçti. Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası eşliğinde şekillenen iktisat politikaları toplumsal yapının bütününde dönüştürücü etkiler yaratıyor. Özelleştirmeler ve kamusal denetimin daraltılması politikaları ile sürdürülen bu dönüşümlerin toplumsal maliyetleri artan işsizlik ve yoksulluk olarak karşımızda duruyor. Giderek derinleşen bu çelişkiler ise hayatın her alanında olduğu gibi meslekten sosyal bilimcilerin de kimlik farklılaşmalarını netleştirmekte ve ''Sosyal bilimler neyi sorun edinir; sosyal bilimler araştırmaları neyi anlatır'' sorularına haklılık kazandırmakta.

''Bağımsız Sosyal Bilimciler'' olarak bizler, mesleğimize sosyal bilim geleneği içinden bakarak toplumumuza seslenmeyi sürdürüyoruz. Cumhuriyet tarihinin 80 yılı aşkın gelişimi içinde ve farklı çalkantılardan geçilerek, emekçi sınıflar emperyalizme ve Türkiye toplumunun egemen sınıflarına karşı belli kazanımlar elde etti. Uluslararası ve yerel sermayenin günümüzde IMF ve DB güdümünde uyguladıkları program, emekçi sınıfların tüm geçmiş edinimlerini adım adım veya belli konjonktürlerde hızla tasfiye etmeyi amaçlıyor.

SEÇENEKSİZLİK...

Emekçi sınıfları savunmasız, örgütsüz ve çaresiz bir konuma mahkûm kılan bu sürece karşı direnmek, geçmiş edinimleri savunmak, uygun konjonktürlerde onları genişletmeye çalışmak gerekiyor. ''Seçeneksizlik ve kaçınılmazlık'' sloganı, emekçi sınıfların direnme gücünü kıran, sermayeye ideolojik teslimiyeti hızlandıran stratejik bir işlev görüyor. Bu türden bir teslimiyet, gelecekte halkı iktidara taşıyabilecek politik ve ideolojik dönüşümleri de güçleştiriyor. Bu olumsuz süreçlere karşı duyarlılığı olan sosyal bilimciler, ''halkın geçmiş edinimlerinin savunulmasına, giderek genişletilmesine'' katkı yapacaklarsa, gündemdeki neoliberal politikaları ayrıntılı olarak değerlendirecekler, derinliğine eleştirecekler ve ''seçeneksizlik'' savının çökertilmesine önem vermelidir.

Bir adım daha ileri giderek, bu değerlendirmeleri son on beş yıldan bu yana daima gündemde olan finansal krizlere ilişkin tartışmalara taşırsak şu vurguyu çok açık olarak yapmamız gerekmektedir:

Türkiye ekonomisinin kısa dönemli geleceği, uluslararası finans kapitale teslim edildi. Bu durum, ekonomiyi sistematik olarak kırılganlaştırdı; potansiyel krizlere yatkın hale getirdi. BSB, haklı çıkmanın keyfini sürmek için bir kriz beklentisi içinde veya ''piyasa aktörlerini krizlere karşı uyarmak'' peşinde değil. Tarihsel deneyimlerden biliyoruz ki, krizler her yerde halkı çaresizliğe sürükler; emekçileri örgütsüzleştirir; ortaklaşa direnme, mücadele gücünü yok eder; siyasetten uzaklaştırır. Türkiye'nin yakın geçmişindeki tüm krizler, karanlık, faşizan, kökten dinci ideolojilerin yeşermesine ideal ortamları oluşturdu.

BSB'nin bu çerçeve içindeki saptama ve çözümlemeleri böyle bir senaryoyu gündeme getirebilecek süreçleri ortaya koymak ve ülkeyi daha da karanlık sonuçlara sürükleyebilecek kriz ortamlarının patlak vermesine karşı emekçilerin dikkatini çekme çabasını ifade ediyor.

AMAÇ EMEKÇİYİ ETKİSİZLEŞTİRMEK

IMF ve Dünya Bankası ikilisi tarafından yönlendirilmekte olan programa BSM olarak karşı çıkışımız, ulusal kimliğimizi ve ekonomik-siyasi bağımsızlığımızı ve emeğin toplumsal haklarını koruma kaygısından kaynaklanıyor. Sorun, dar anlamıyla teknik bir ''iktisadi istikrar'' ya da ''borsa-faiz-döviz üçgeninde yatırımcı ne kazandı-ne kaybetti'' hesabı değil, Türkiye'nin uluslararası toplumun ekonomisi sağlam, bağımsızlığını herkese kabul ettiren ve onurlu bir üyesi olması sorunu.

2005 Değerlendirme Raporunuz, 2005 yılında nasıl bir gelişme olacağını tahmin ediyor?

 

BSB - IMF ile 2000 yılı başında imzalanmış olan anlaşma kriz nedeniyle yenilenerek beş yıldır sürüyor. Bu beş yıldır süren program her şeyden önce Türkiye'nin borçlarının ödenmesi hedefini esas alıyor. Bu hedef etrafında da programın ana kurgusu uluslararası mali piyasalarda ''güven'' sağlayıcı düzenlemelerin yerine getirilmesine dayanıyor.

IMF ve Türkiye yetkilileri Aralık 2004'te 2005-2007 yıllarını kapsayan yeni anlaşma için mutabakat sağlandığını açıklamışlardı. Anlaşmanın ön şartı üç yapısal düzenlemenin TBMM'ye gönderilmesiydi. Sözü geçen üç yapısal düzenleme, sosyal güvenlik sistemini bütünüyle yeniden düzenleyen ve dört ayrı kanun tasarısından oluşan ''Sosyal Güvenlik Tasarısı'' , gelir idaresini Maliye Bakanlığı'ndan yarı bağımsız kılacak olan ''Gelir İdaresi Tasarısı'' ve başta bankacılık olmak üzere tüm mali sistemi düzenleyen ''Finansal Hizmetler Tasarısı'' idi. Çalışmamızın kaleme alındığı Şubat 2005 ortalarında bu tasarılar hükümetin çeşitli tereddütleri dolayısıyla TBBM'ye sunulmamıştı. Çalışma kamuoyuna açıklandığında ise bu tasarılardan sadece ''Gelir İdaresi Yasa Tasarısı'' Meclis'e gönderildi.

 

KRUEGER'İN SÖZLERİ

 

Tasarıların yasalaşmasındaki gecikme ve Başbakan'ın ek tarımsal destekler ile yatırım teşviklerini genişletme konusundaki beyanları, IMF alt düzey yetkililerinin ''mali disiplinin korunması'' uyarılarına yol açtı. IMF adına daha güçlü bir vurgu Şubat 2004'te ABD Stanford Üniversitesi'nde bir konuşma yapan IMF Başkanvekili Krueger 'den geldi: ''Hızlı büyüme ve mali istikrar açısından şu ana kadar olan gelişimin umduğumuz kadar sağlam olduğunun kanıtlanması için daha almamız gereken yol var... Kalıcı mali istikrarın sağlanmasında esas rol oynayan güçlü mali kontrollerdir. Bunların sürmesi gerekmektedir.'' (Hürriyet, 12 Şubat 2005)

Destek ''atışlar'' da DB Türkiye Temsilcisi Vorkink 'ten:

''(Teşvik Tasarısı) bütçeye getireceği yük dolayısıyla DB'yi doğrudan ilgilendirmiyor. Ancak bu yasa yeni stand-by'ı ilgilendirmesi dolayısıyla bizi dolaylı yoldan ilgilendiriyor... Herkes teşvikten yararlanırsa bu teşvik olmaz.'' (Hürriyet 22 Şubat 2005)

Bu aşamada IMF'nin eski ve yeni mali destek programları ile DB'nin yapısal uyum amaçlı kredilerinin gerçek niteliğini doğru tespit etmemiz gerekiyor. Bu program, Türkiye'yi uluslararası işbölümü içerisinde emek-yoğun ve düşük teknoloji içerikli sektörlerde uzmanlaştıran, yerelleşme ve sivil toplum örgütlerine dayalı demokratikleşme mesajlarıyla kamu sektörünü dağıtıp parçalayarak etkinsizleştirmeyi amaçlayan; sağlık, eğitim gibi temel kamu hizmetlerini özel sermayenin kâr güdüsü altında ticari bir metaya dönüştürerek toplumun en temel ihtiyaçlarını ulusal ve uluslararası sermayenin sömürüsüne açmayı hedefleyen neoliberal projenin bir uygulaması.

Söz konusu proje, her şeyden öte, Türkiye'nin iktisadi ve siyasi bağımsızlığını ve emekçilerin 1960'lardan bu yana toplumsal kazanımlarını ortadan kaldırmaya yönelik açık tehditleri içeriyor.

İŞSİZLER ORDUSUNA KARŞIN BÜYÜME !..

2005 Değerlendirme Raporu'nda 2004 yılında yüzde 8'in üzerinde gerçekleşme göstermesi beklenen büyümeyi; ''işsiz-büyüme'' olarak tanımlıyorsunuz. Nedir işsiz-büyüme?

 

1 İşsizlik sorunu 2004 boyunca da Türkiye ekonomisinin çözüm bekleyen sorunlarından biri olmaya devam etti. Nitekim, Türkiye işgücü piyasasında 2002 sonrasına ait verilere ilişkin en çarpıcı gözlem, söz konusu dönemde milli gelirde son derece hızlı bir büyüme yaşanmasına karşın, istihdam artışlarının görece çok yavaş kalmış olması. İktisat yazınında, ''işsiz-büyüme'' kavramı ile tanımlanan bu sürecin aslında tüm azgelişmiş ekonomilerin ortak bir sorunu olduğu sıkça dile getiriliyor.

 

2 DİE'nin verileri 2004'ün yıl ortalaması ile 2003 ortalaması arasında 564 bin kişilik bir istihdam artışı gösteriyor. Oysa aynı dönemde (2004-2003) Türkiye'nin demografik yapısına bağlı olarak 15 yaş üstü nüfus toplamında yaklaşık 1 milyon kişilik bir artış var. İşgücüne katılma oranının yüzde 48 civarında gerçekleştiği bu dönemde, açık işsiz miktarı sadece 17 bin kişi tutarında bir gerileme gösterdi. 2004'te milli gelir artışının reel olarak yaklaşık yüzde 8 olacağı tahmini altında, işsiz sayısında anlamlı bir gerilemenin elde edilmemiş olması, büyüme sürecinin dinamikleri hakkında kuşkular uyandırıyor. DİE'nin verileri 2004'ün yıl ortalaması ile 2003 ortalaması arasında 564 bin kişilik bir istihdam artışı gösteriyor. Oysa aynı dönemde (2004-2003) Türkiye'nin demografik yapısına bağlı olarak 15 üstü yaş nüfus toplamında yaklaşık 1 milyon kişilik bir artış var. İşgücüne katılma oranının yüzde 48 civarında gerçekleştiği bu dönemde, açık işsiz miktarı sadece 17 bin kişi tutarında bir gerileme gösterdi. 2004'te milli gelir artışının reel olarak yaklaşık yüzde 8 olacağı tahmini altında, işsiz sayısında anlamlı bir gerilemenin elde edilmemiş olması, büyüme sürecinin dinamikleri hakkında kuşkular uyandırıyor.

 

3 Bunun ötesinde, 1980 sonrası Türkiye ekonomisinde ücret ve üretkenlik artışları arasındaki ilişki giderek birbirinden koptu. Ücret ile üretkenlik arasındaki bu kopukluğun 2000-2004 yılları arasında da devam ettiği gözleniyor. Geçmiş beş yıllık dönem boyunca sanayi sektörü daha yüksek bir üretim düzeyi tutturmayı, daha az işçiyi daha fazla çalıştırıp daha az reel ücret ödeyerek başarabildi. Bu üretim artışı işçi verimliliğindeki artışla sağlanırken işgücü maliyetinin devamlı baskı altında tutulması sonucu ekonomik büyüme işçilerin refahına bir katkı sağlamadığı gibi reel alım gücünü de azalttı, yoksulluğu arttırdı.

Cumhuriyet’ten alınmıştır
 

 

sayfa başına dön