24   TEMMUZ 2001  2. SAYI 

22 Temmuz 2001 Pazar Günü Kadıköy'de Yapılan Panel'in III. Oturumu

CENOVA İNİSİYATİFİ SERBEST KÜRSÜSÜ

Soru ve Yanıtlarından Bir Bölüm:

Bu, toplantı Italya'nın Genova kentindeki G8 zirvesi ile ilgili olduğu için ben de konuşmama sizlere son haberleri aktararak başlamak istiyorum. İtalya'nın yeni başbakanı Berlusconi , bir deklarasyon yayınlayarak zirvenin bittiğini müjdelemiş. Deklarasyonda bakın neler var:
* Sekiz liderimiz sağolsunlar küresel ısınmanın dünyamız için bir tehdit oluşturduğu konusunda anlaşmışlar
* Dünyanın en yoksul ülkelerine satılacak AIDS ilaçlarına patent uygulamasının yapılmamasının uygun olduğunu düşünüyorlarmış.(daha ucuz ilaç satacaklar herhalde)
* Liderlerimiz, dünya kapitalist sisteminde Türkiye ve Arjantin dışında hiç bir sorun olmadığına karar vermişler. Yani piyasa ekonomisine devam edilebilir.

SORU: Peki, kim bu G8'ler ve gerçekten 6 milyar insanı etkileyecek kararlar bu 8 kişi tarafından mı alınıyor? 
Dünya Bankası, IMF ve Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması GATT'ın kuruluş kararlarını bu ülkeler mi almıştı?
 

HAYIR. Bu kararlar 1941 yılında kurulan, sermayenin ilk gizli örgütü "Dış İlişkiler Komisyonunda" alınmıştı.

AET'nin kuruluş kararı nasıl alınmıştı? 1954 yılında kurulan 2. Sermaye örgütü Bilderberg tarafından.

Tokyo Raundunun toplanmasına (1973-1979) ilişkin karar da gizli komisyonlardan üçüncüsü olan "Üçlü Komisyon" tarafından alınmıştı. Bu 3 komisyonun da sponsorluğunu dünyanın en güçlü şirketleri üstlendi ve komisyonlara "büyük" devletlerin yöneticileri de davet edildi. 

1986-1994 Uruguay Raundu'nun kararı ise 1982 yılında toplanan WEF-Dünya Ekonomik Forumu tarafından alınmıştı.

Bir de Genova G8'de alınan kararları hatırlayalım. Bunlara "Karar" demek mümkün mü? HAYIR. Zaten yeni dünya düzeninde birer piyon olmaktan öte hiç bir fonksiyonları kalmayan, tümüyle dünya sermayesinin hegemonyası altına alınmış bulunan G8 devletlerinin artık öyle, hayati kararlar alabilmek gibi bir gücü de yok. Zaman zaman devletler düzeyinde anlaşmalar yapıldığını duyabilirsiniz, ama bu, söz konusu anlaşmaların Devletlerin özgür iradeleriyle imzalandığı anlamına gelmez. 

Çünkü küreselleşme, tıpkı AB-Komisyonu Ticaret Komisyoneri Pascal Lamy'nin Nisan 2001'de Brüksel'de yapılan basına açık bir toplantıda sorulan bir soruya verdiği yanıtta belirttiği gibi: Bir gazeteci küreselleşmenin duayenlerinden kabul edilen Lamy'e "küreselleşme bir tehdit mi ? yoksa bir fırsat mı? "sorusunu yöneltince , Lamy, hiç tereddüt etmeden şu cevabı veriyor "Bu, hangi coğrafyada yaşadığınıza ve hangi sosyal sınıfa mensup olduğunuza bağlıdır". Cevabın birinci bölümünün bir illüzyon yaratmayı amaçladığı açık. Aksi taktirde dünyanın en gelişmiş coğrafyası olan Kuzey Amerika'daki ABD ve Kanada'nın 1994 yılında NAFTA anlaşmasını imzalarken, anlaşmaya "Kanada ve ABD halkları bu anlaşma hükümlerinden muaf tutulacaktır" hükmünü de eklemiş olurlardı. Ya da, AB devletleri Aralık ayında Nice'de yapılan zirvede AB ülkelerinin uluslararası ekonomik arenadaki tek temsilcisinin A.Komisyonu olmasını kabul etmez ve AB halklarının çalışma ve yaşam standartlarının geriletilmesine engel olurlardı. Demek ki küreselleşmeyi, sermaye sınıfının -coğrafya ve milliyet tanımaksızın- işçi sınıfı üzerindeki hegemonyasını genişletme harekatı olarak kabul etmek zorundayız. 

SORU: Küreselleşme sürecinde coğrafya ve milliyetlerin bir önemi olmadığını belirttiniz, ama bu dönemde söz gelimi İsveç'teki işçilerle Endonezya'daki işçiler arasında muazzam bir gelir uçurumu oluşmadı mı? 

CEVAP: Aslında bu da bir göz yanılmasından ibaret. Çünkü bugün gelinen noktada karşımızda homojen, parçalanmaya uğramamış bütünsel bir işçi sınıfı yok. Örneğin İsveç'teki işçilerden söz ediyorsak, İsveç'teki hangi işçi grubunu Endonezya'daki hangi işçi grubu ile karşılaştıracağız. Almanya'da 10 ayrı bölgede kurulu 10 ayrı VW fabrikasındaki işçilerin gelir ve kazanım düzeyleri bile birbirlerinden çok farklıyken (aynı ülkede, aynı şirketin çalışanları oldukları halde) ülkeler arası emek mukayeseleri bizi çok yanlış yönlere götürebilir. Aslında küreselleşme sürecinde büyüyen gelir uçurumu işçiler ile başka işçiler arasında değil, sermaye ile bütün işçiler arasında olmuştur. Ayrıca, teknolojik yatırımlar arttıkça artı değer sömürüsünün de artacağı ve gelişmiş ülkelerde teknoloji yoğun yatırımların düzeyi hatırlanacak olursa ; yaşam koşulları ne kadar farklı olursa olsun gelişmiş ülke işçilerinin de yoğun bir şekilde sömürüldükleri görülecektir. Sosyalistlerin asıl tartışması ve üstesinden gelmesi sorunlar ise kapitalizmi ve piyasa ekonomisinin işleyişini anlamak ve emekçi kitlelere anlatmaktır. Örneğin İsveç'li sendikacılar, işçilerin greve gitme konusunda çok isteksiz olduklarını ve borsalara çok fazla entegre olmalarından ötürü, greve gittikleri taktirde rant gelirlerinin azalmasından korktuklarını anlatıyorlar. Türkiye'de yeni yasalaşan "Bireysel Emeklilik" sistemi de bir katkı sistemi ya da ekonomik bir girişim olarak algılanmamalı ve olayın ideolojik boyutu görülmelidir. Emekliliğini yalnızca kendi tasarrufları üzerinden bir nebze garanti altına alma amacıyla Bireysel Emeklilik sistemine giren bir işçi, daha sonraki süreçlerde tıpkı İsveç'li işçilerin yaptığı gibi greve gitmekten kaçınacaktır. Çünkü bu tip fonlardaki birikimler mali piyasalarda kullanılır ve ne türden olursa olsun işçi-işveren uyuşmazlıkları bu portföylerde değer düşüşüne neden olacaktır. 

SORU: Herkese serbest dolaşım hakkının tanınması bir çözüm ve doğru bir talep olabilir mi?

Kapitalist sistem içinde soruyorsak, "herkes" öznesinin de altını doldurmak zorundayız. Bu sistemde ancak parasal güce sahip olanlar için anlam taşıyacaktır serbest dolaşım hakkı. Ayrıca, emekçilerin bir şekilde bu hakkı kullanabildiklerini bile varsaysak, kapitalizmde emeğin serbest dolaşımı, işsizliğin serbest dolaşımı olacaktır ve işsiz yığınlar gittikleri ülkelerde istihdam edilmiş emeğin kazanımlarının azaltılmasına, örgütlülüğünün gerilemesine katkıda bulunacaklardır. 

Ben soruları cevaplamanın ötesinde burada dikkatimi çeken, bir kaç arkadaşım tarafından vurgulanarak söylenen ve belki de eksik bilgilenmiş olmam nedeniyle pek katılamadığım bir konuda katkıda bulunmak istiyorum. Arkadaşlar, burada, Endonezya'de Suharto rejiminin devrilmesi övülerek ve bir Devrim adı verilerek aktarıldı. Endonezya'da bir işçi devrimi oldu da ben mi kaçırdım? Bu ülkede yaşanan değişim, bir halk düşmanının başka bir halk düşmanı adına temizlenmesinin ötesinde bir olay değildir. İşçi sınıfı ile sermaye sınıfının talep ve söylemleri aynılaştığında bur şeylerden şüphe etmek ve olayları diyalektik bir mantıkla sorgulamak gerekir. Dikta rejimleri yeni dünya düzeninde sermaye tarafından artık istenmeyen sistemler olmuşlardır. Suharto rejimi de bir dikta rejimiydi ve sermaye bugün ulaştığı güçle kendi talep ve isteklerini halk tarafından da destekleniyormuş gibi göstermekte büyük bir ustalık kazandı. Sırbistan'da Miloseviç, Endonezya'da Suharto veya G.Kore'de bir başka dikta rejiminin devrilmesini devrim olarak adlandırırsak, gerçek devrimlere haksızlık etmiş olacağımızı düşünüyorum.



                                                                                                                                                          Sayfa4