|
|
BİRİKİMLERİN
TRAMPLENİNDEN
Alev ATEŞ
Türkiye sosyalist hareketini en çok yaralayan
şeylerden başta geleni "süreksizliğidir". İlk başlangıç yılı olarak iyimser
bir yaklaşımla 1871 yılını, Tramvay grevini bir başlangıç noktası
olarak ele alırsak günümüze değin sayısız kesinti ile karşılaştığını hesap
bile edemeyiz. Bunlar öyle tarihsel küçük ara kesitler değildir. Biraz
daha gerçekçi olarak TKP nin kuruluşunu esas alarak tarihimizi başlatsak
bile, Mustafa Suphi ile birlikte en önemli yöneticilerinin katliamı biçiminde
başlatılan kesinti hali aslında tam bir "süreksizlik" haline dönüşmüştür.
Daha yenilere gelirsek cumhuriyet dönemi yaşananların özeti katliam + sürgün
+ cezaevlerinin yok edişi olarak özetlenebilir. Zaten çok cılız olan entelektüel
kapasitemiz, teorik sürekliliği uzun zaman dilimi içinde "SSCB" ye
emanet ederken, ulusal boyuttaki çözüm önerilerinin de süreklilik
(sürdürülebilir hayatiyet) kazanması olanaklı olmamıştır.
"Sosyalizm uzun zaman sadece sanatçıların, entelektüeller'
in ilgi alanı içinde ve yasaklarla sınırlanmış biçimde yol almak zorunda
kalmıştır." (Bk. Aybar, Boran, Sargın, Belli, vdğ. ) Bunu da dünya
sosyalist hareketinin teorik yapılanmasına katkı yapacak yoğunlukta olduğu
sanılmamalı elbette. Bu hiç yapılmadığı gibi, özel olan çözüm önerileri
de genel sloganların ötesine geçmemiştir. "Yoksul köylü, yaşasın tramvay
işçileri, işçilerin zincirlerinden başka kaybedecekleri şey yoktur, demokrasi
geliştirilmeli, yoksulluk engellenmelidir vs." başlıklı bir takım bildiriler
ve geleneksel üçerli kişilik hücrelere dayanan ve her üç-beş yılda bir
yok edilen örgütlenmeler elbette daha sonraki kuşaklara muazzam bir "mücadele
etme azmi" nden başka bir şey bırakamamıştır.
Değişen dünya konjonktürü içinde bir önceki kuşak
bir sonraki kuşağa "sorunların çözümü" yolunda hiçbir iler tutar öneriler
dizisinin miras olarak kalması olanağı elbette yoktur. Bunlar zaten ancak
temel yaklaşımlar olabilirdi. Elbette detaylandırılmış projeler kendi
gerçeklik dönemleri içinde yaşarlar, daha sonra ihtiyarlar ve yerlerini
yenilenmiş "hallerine" bırakırlar. Örneğin Ulusal Kurtuluş savaşı sırasında,
TKP ' nin temel tavrı (ulusal kurtuluş mücadelesine önyargısız ve önkoşulsuz
katılma iradesi) daha sonraki kuşak sosyalistler için, ulusal
kurtuluş savaşlarının analizi ve desteklenmesi
yolunda önemli veri tabanı oluşturmuştur.
Daha önce de sıkça söylediğim gibi 1960 yılı
her konuda olduğu gibi Türkiye'nin kaderini belirleyici olması anlamında
çok önemli bir dönüm noktasını ve sürecini belirlemektedir. Bu bütün alanları
kapsayan bir değişim olduğu gibi ilk kez Türkiye proletaryası tarafından
da önemi kavranıp (en kötümser deyimle güdülerin harekete geçmesi)
kitlesel bir radikal dönüşümü sağlamak üzere aygıt inşa etmesine neden
olmuştur. Öte yandan, aydınlar da ilk kez somut anlamında proletaryayla
içli dışlı olmak ve o günü kadar hep teoride kalan birlikteliği hayata
geçirmek olanağı yakalamışlardır. (Gene bk. Aybar, Sargın, boran anıları
ve kitapları) Bu çok önemli bir dönüm noktasıdır. Çünkü ilk kez sosyalizme
giden yolda neler yapılması gerektiğini somut biçimde ortaya koymak
ve siyasal alana en geniş biçimiyle proletaryayı sokmak gerekliliği vardır.
Yani sorun artık siyasal alanın sivilleşmesi için bir olanak bir teorik
zemin olmaktan çıkıp somutlanmıştır. Ve sosyalistler Mustafa Suphi
ve arkadaşlarının ulusal kurtuluş savaşı karşısında koydukları kesinlikte
kararlılıklarını ve eylemlerini ortaya koymak zorundadırlar. Zira
siyasal alan proletaryaya somut olarak ilk kez aralanmanın ötesinde bir
gerçeklikte açılmıştır.
*
*
*
Şu meşhur deyişle; "konjonktürün" uygunluğu
ve sosyalistlerin bu anı yakalaması ile oluşan bütünsellik , TİP 'in kısa
sürede boy atmasına ve ülke gündemini belirler duruma yükselmesini
sağlamıştır. Ancak TİP de gündemi yaratmak için gerçekten olağanüstü bir
çalışma içine girmiştir. Söyleyeceği sözü olan, ülke sorunlarının
çözümü için yanıtlar hem de somut yanıtlar üreten bir sosyalist parti olmak
zorundadır ve çizgi günün gerçeklerine uygun olarak istenilen kitleye ulaştırılmalıdır.
1960 yılların gerek dünya olayları gerek ülke içindeki açmazlar hem yanıt
bekleyen sorular olarak süregelmiştir. Fakat unutmamak gerekir ki tüm baskılara
saldırılara karşın sosyalizmin çok önemli bir takım avantajları da vardır.
Örneğin dehşetli bir entelektüel kapasite ve bu kapasitenin neredeyse tam
kullanımı söz konusudur. Bu teorik ve ideolojik yükseliş tüm dünya da sosyalizmin
hızla yükselmesini sağlamaktadır. Öte yandan, SSCB ' deki olağanüstü
ekonomik gelişim, tüm karşı propaganda faaliyetlerine karşın tüm dünyada
anti-emperyalist dalganın büyük bir hızla yükselmesi, gelişmesi, üçüncü
dünya ülkeleri olarak kategorize edilen mazlum uluslar birlikteliğinin
gelişmesi ve emperyalizmin alanlarının daraltılması gibi somut olgular,
TİP 'in ülke içindeki akıllıca yöntemi ile ilk kez genişleyerek kitleler
içinde kendini buluyordu. FKF, DİSK, TÖS gibi kuruluşlarla kitlelerin her
kesimi içinde simetrisini buluyordu sosyalist hareket. İşte
TİP 'in bu dönemi üretilen görüşler ve TİP programın da sistemleştirilen
görüşler, yaptığı tespitlerin doğruluğunu bugün burjuvazi bile anlamış
durumda.
Şimdi bazı dilbazların , burjuvazinin bile anladığı
deyimi üzerine atlayarak, öyleyse bu önerilerin sosyalizmle ilgisi yoktur,
o nedenle TİP aslında bir burjuva düzeninin partisidir diyecektir. Şunu
söyleyerek bu konuyu geçelim. TİP bir işçi partisidir elbette. Ancak programında
da söylediği gibi "sosyalist düzen öneren" bir parti değil, Sosyalist
düzene geçişin yollarını aralamaya çalışan ve kendini bu programatik üzerinde
yapılanacak "anti-kapitalist" yol önerisinde bulunan sosyalistlerin partisidir.
Böyle bir konumda olan Türkiye sosyalistleri
teorik olarak burjuvazinin yapması gereken atılımları yapması için
öncülük yapmak zorundadır. Yani istemlerin genel olarak ülke çıkarlarına
ve uzun vadeli mücadele perspektifinde işçi sınıfı yararına olup olmamasıdır
belirleyici olan. Bütün burjuva devrimlerinin ateşleyicisi ve itici
gücünün işçi sınıfı olduğu, ve kendini siyasal alanda fiilen
ortaya koyması gerektiğinden bu aşamanın zorunluluğu da ortadadır.
Kapitalizmin vardığı aşamanın bir sonucu olarak devletin göreceli bağımsızlığı
sorunsalına önemli bir yaklaşımdır bu. Sınıfsal erkin eleştirisi
ile siyasal erkin eleştirisinin karıştırılması nerede ise iradi denilebilecek
düzeye çekilince mücadele alanı daraltıldığı gibi vahim bir
erteleme de kendini göstermekte gecikmiyor. Zira sonuç olarak açı dar bile
olsa sürecin açı kolları arasına soktuğu alan erişilemez, hatta kimi zaman
taranmasının bile olanaksız bir düzlem olabiliyor. İşte TİP 'in 40
yıl öncesinde yaptığı saptamalara ve çözüm önerilerine bugün ancak varabilen
bir burjuvaziye karşı sosyalistler de kendilerini yenileyerek karşı
koymalıdır. Temel strateji TİP 'in yıllar öncesinde belirlediği yapılanmayı
örnek almalıdır. Elbette önerileri aynen almak demek değil bu. Bu
ışık altında bakınca bize eski soldan kalan büyük mücadele geleneğinin
yanı sıra fiili durumlar karşısında atik kararlar verebilmek yetisinin
kullanımının burjuvazinin istemleri ya da emperyalizmin vahşi oyunun bir
parçası olarak görmek sığlığından kurtulmamız gerekir. Bu nedenle gerek
Helsinki kararlarına gerekse Kopenhag kriterlerine bu yöntemle yaklaşmak
en doğru tavır olacaktır. Sorun salt siyasal iktidar erkinin nasıl şekilleneceğine
ve siyasal alanın sosyalistler tarafından taranacak açı kollarının arasını
daraltmaktır. Burjuvazinin 40 yıl sonra vardığı ama dünya işçi sınıfının
artık çok daralttığı alan salt ekonomik terimlerle açıklanamayacak
denli genişlemiştir. Bu bir paradoks değildir. Eylem alanın kaotik yapısını,
üst yapıda ki evrensel, değişikliklerin yapılması yoluyla, işçiler olarak
kendimizi yeniden siyasal alan içinde aktif unsurlar haline getirebiliriz.
*
*
*
Her şeyi kendimizin öğrendiği günden başlatmamak
için notlar :
TİP örneğin Kıbrıs için " ...Milli menfaatlerimize
uygun da olsa dünyaya kabul ettiremeyeceksek o tez hiçbir sonuç vermez...İleri
sürülecek tez, ulusal çıkarlara uygun olmalı ve özellikle 3. Dünya
ülkelerince sempatiyle karşılanmalıdır. Bizim tezimiz Kıbrıs
askeri üslerden temizlenmeli, milletlerarası garanti altında tarafsızlaştırılmalı,
her iki cemaatin eşit haklarına dayalı federatif ve bağımsız bir ülke durumuna
konulmalıdır."
Sosyalistler bu tez üzerine inşa ettikleri bir
mücadeleyi de pratik alanda da sürdürmüşlerdir.
***Bunu en iyi bugünün TÜSTAV başkanı
bilir. O zamanların da heyecanlı sosyalisti sendikamın yayın
organında "Kıbrıs'ı işgal ederek ikiye böldük" başlığını atınca genç
yaşının ilk mahkumiyetini almıştı. O gün o gencecik adamın sloganlaştırdığı
doğrulara bugünün TUSİAD'ı ancak varıyorsa ????....***
Öte yandan örneğin köylü ve toprak sorununa
da akılcı bir bakışla yaklaşmakta ve sorunun temelinde "köylülüğün
yarattığı artık değerin sanayileşmeye aktarılması olduğunun altını çizmektedir.
" Zaten köylülük için önerilebilecek ve uygulanabilecek şeyler belledir.
Bunların başında toprağın küçük parçalara ayrılmasının bir takım sert önlemlerle
(devredilemez, satılamaz, ipotek bile edilemez vs) sınırlanarak mutlaka
yapılmalıdır. Kadastro geçirilerek gerçek envanter ortaya çıkarılmalıdır.
Bütün bunlar büyük ve orta boy çiftlikle ya da küçük özel topraklarla yapılmalıdır.
Görüldüğü gibi bu günün burjuva iktisatçılarının ortalıkta dolaşıp anlattığı
şeyler aslında sosyalistlerin önermesi gereken şeylerdir. Üstelik sosyalist
sistem içinde ilk ayrılıkların patlak vermesinin ve giderek sosyalist sistemin
yıkılmasına yol açan en önemli etkenin köy ve köylülük sorunu olduğunu
düşünürsek, köylülüğün ürettiği artık değerin nasıl aktarılacağını düşünen
ve bazı çözümler öneren sosyalistlerin bu konuda keşfedeceği yeni şey kalmamış
olsa gerek.
Bu örnekler çoğaltılabilir. "Kürt sorunu,
Ordu sorunu, siyasal alan sorunu vs." bütün bu alanları sosyalistler genişletmişler
ve sonuçta bunu kendi sınıfsal çıkarları için yapmışlardır. Burjuvazinin
de aynı şeyleri ister duruma gelmesinin bir adım ötesine geçen istemleri
ileri sürmek ve onların gerçekleşmesi için her türlü mücadeleyi yapmak
gerekmektedir. Gerek dünya gerekse Türkiye işçi sınıfının siyasal
iktidar hedefi "millicilik" kisvesi altında daraltılamaz. Daha sonra
daha geniş inceleyeceğiz ama kısaca belirtmek gerekir ki ne Avrasya
teorileri ne millicilik, milli çıkarlar efsanesine dayalı teorik
açmazlar, demokratik hakların daha da genişletilmesi için gerekli adımları
atılmasının önüne geçmemelidir. İşin nazik olan bir diğer boyutu
da "Bismarck'ın kabul edeceği bir devletçiliği sosyalizm diye yutturmak
olanağı elbette yoktur ama, bu sistemin "proletaryaya "bağımsızlık" kisvesi
ile deli gömleği giydirdiği ve anti-emperyalist olduğu da tümden geçersizdir.
Oysa demokratik hakların alabildiğine genişletilmesi ve genişlemesi
işçi sınıfının iktidar kavgası ile koşuttur. |
|
|