Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.
                 K.MARKS

 


ULUSLAR ARASI SERMAYENİN YENİDEN YAPILANMASI (KAPİTALİZM) VE TARIM

 Abdullah AYSU

Küreselleşme (Kapitalizm) Ve Türkiye Tarımı

Türkiye'nin bugünkü devlet yapısı, 20'li yılların koşullarında ortaya çıkmış, bir ulus devlettir. O zaman Avrupa merkezli bir dünya vardır. Avrupa merkezli dünyada da daha çok ulus devlet modeli ön plandadır. 2.nci Dünya Savaşı sonrasında özgürlükler dönemi başlamış, bütün dünyada ulus devlet modelinin daha da ön plana çıktığını görürüz.

2.nci Dünya Savaşı sonrasında dünyanın merkezi değişmiş, Avrupa merkezli dünya yerini Amerika merkezli dünyaya terk etmiştir. Bu durum soğuk savaş döneminin sonuna kadar sürmüştür.

Bilindiği üzere 1980'li yıllarda başlayan ve özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yönelik vahşice saldırının adı küreselleşme-globalleşme ya da neo liberalizm olarak adlandırıldı. Kapitalizmin sermayesinin küreselleşmesi ve kamusal alanların sermayeleştirilmesi politikalarından, Türkiye'deki tarım ve hayvancılık sektörü de payına düşeni aldı.

Bu politikaların temeli 1944 yılında Breton Woods Konferansı'nda atılmıştı. O zaman dünya iki kutupluydu. Sosyalizmin varlığı, diğer kutup olan kapitalizmin halk lehine bazı demokratik, ekonomik ve sosyal haklarının verilmesinde etken olabiliyordu. Başka bir deyişle sosyalizmin varlığı nedeniyle 1950'ler sonrası kapitalist ana merkezlerde alternatifmiş gibi sunulan batılı "sosyal devletler" kuruldu. Oysa, serbest rekabetçi kapitalizmin bu olmadığı biliniyor. Çünkü, kapitalist sistemde devlet, sosyal harcama, sigorta gibi harcamalar yapmaz. İnsanı ve toplumu dikkate alan uygulamalara girişmez.

Batı Avrupa ülkeleri Sosyalist sistemin hemen kıyısında olması sebebiyle, "sosyal devletler" denilen sistemi uygulamaya mecbur kalıyordu.

1950 den 1980'e kadar batı ülkelerinde durum böyle olurken; bizim gibi ülkelerde, sınıflar mücadelesi yoğunlaştı, siyaset ön plana çıktı ve işçi örgütlenmeleri güç kazandı.

1980'den sonra uluslar arası sermaye elli yıldır verdiklerini geri alacak ekonomi politikaları gündeme getirdi.

Türkiye'de de kazanılmış hakların alınmasında adımlar atılmaya başlandı. Emekçilerin, köylülerin ,gençliğin ve kamu çalışanlarının kazanılmış hakları ellerinden alınıyor, her geçen gün yoksullaştırılan bu kesimler için hayat çekilmez kılınıyor.

Kapitalizm, geçmişte kurduğu Breton Woods Kurumları kanalıyla Amerika'nın liderliğini yaptığı tek kutuplu dünyada (yani Kapitalizmin hakim olduğu dünyada) giriştiği çabalar, hemen her ülke emekçilerinin üzerine kabus gibi çökmüş, sadece onları yoksullaştırmıyor, aynı zamanda yaşama istemlerini, sevinçlerini de tüketiyor.

Türkiye, Avrupa Birliği nedeniyle, Avrupa devleti ile karşı karşıya,aynı zamanda IMF ve Dünya Bankası ile dünyayı kontrol etmeye çalışan küreselleşmenin merkezi Amerika ile de karşı karşıyadır. Böylece hem dünya devleti süreci, yani küreselleşmeyle getirilen global devlet süreci, hem de Avrupa Birliği ile getirilen kıtasal devlet süreci Türkiye'deki ulusal devleti zorlamaktadır.

Bilindiği gibi, klasik sömürgecilik doğrudan o ülkenin hammadde kaynaklarının yağmasıydı. Yeni sömürgecilik ise, bu ülkelere ulusaşırı şirketlerin taşınmasıdır.

Bu yolla ülkenin tüm zenginlikleri ile birlikte insanların mutluluğu yeni sömürgeciliğe yani iki elin 10 parmağı kadar olan ulusaşırı şirketlere feda edilmektedir.

 Büyük Tarım Tekelleri, Doğa, İnsan Sağlığı, Üreticiler Ve Tüketiciler...

Kapitalistlerce, aşırı üretim dünyada açlığı engelleme amacıyla girişilen bir çaba olarak anlatıldı. Görüldü ki,ürün başına maliyet arttı,tam tersi oldu. Üstelik açlık,artık ürün yetmezliğinden değil,ürün maliyetlerinin artması ve gelir dengesinin aşırı derecede bozulmasından sonra daha da arttı.

Bazı Afrika ülkelerinin geleneksel tarım düzenleri,gelişmiş ülkelerin "aşırı kar amaçlı, aşırı üretim" (Entansif tarım) yöntemleri karşısında çöktü,halkı da açlıkla karşı karşıya kaldı.

Büyük şirketlerin yönlendirmesiyle, tarım kendi hammaddesi olan doğaya sırtını dönüp  bunun yerini aşırı kar hırsı ile yapılan aşırı üretime bıraktı. Bu da doğanın tahrip olmasına,insan sağlığının tehlikeye atılmasına,ekolojik dengenin bozulmasına neden oldu.

A-Doğanın tahribatı: Genetik mühendisliği ile yaratılan üretim girdilerinin çevrede büyük tahribatlara yol açtığı, sentetik (kimyevi-suni) gübrelerin doğadaki canlıları öldürdüğü, toprağın vasfını bozduğu, içme sularına karışarak sağlık sorunları oluşturduğu, yabancı otları yoğunlaştırdığı bu nedenle ilaç kullanımını artırdığı bilinmektedir. Yine, genleri ile oynanmış tohumların, hormonların insan sağlığını olumsuz etkilediği, yabancı otları ve böcekleri yoğunlaştırdığı da bir başka gerçektir.

 

B-Üreticiler ve Doğa: Tohum, ilaç, gübre, damızlık, makine ve su tarımda vazgeçilemez üretim girdileridir. Olmazsa olmaz üretim girdileridir. Ama nasıl bir tohum, gübre, damızlık ve su ?

 

 a-Tohum:

IMF ve Dünya Bankası'nın dayatmaları ile tarımsal desteklerin kaldırılması, tarımsal KİT'lerin özelleştirilmesi, taban fiyatlarının maliyetlerin altında belirlenmesi sonucunda milyonlarca tarım emekçisi işsizleştirildi. Az gelişmiş ülkelerin ulusal tarımları çökertildi. Şimdi de tohumların genleriyle oynayarak tarlaya ekilen ürünün bir daha tohum olarak kullanılamayacak (terminatör) hale getiriliyor. Üreticilerin tohum için de onlara bağımlı hale gelmesini sağlayacak bir takım uluslararası sözleşmelerin yapılması için dayatıyorlar.

 

Nedir bunlar?

-Tohumculuk alanındaki çok uluslu tekeller olan Cargill, Monsanto, Novartis, Agra genetik özellikleri değiştirilmiş bitkilerin patentlerini üstlerine kaydetmenin yanında yerel ürünleri de patentlemek suretiyle tüm dünyayı egemenlikleri altına almak istiyorlar.

-Dünya tarımını kontrollerine alan bu büyük şirketler,patenti olmayan ürünlerin pazara girmesini yasaklamaya çalışıyorlar.

Kapitalistlerin pek övdükleri "piyasa"  kendileri için özgür,az gelişmiş ülkelerin ise elini kolunu bağlayan teslim alma "piyasa"sı  olma yolundadır. Çünkü,patentsiz ürünü üreterek pazara getiren çiftçiler lisans delmiş, "hırsız" muamelesine tabi tutularak cezaevine girecektir.

Tek tip üretim yöntemlerine taşıyacak bu patent uygulaması aynı zamanda üreticilere yönelik her türlü desteklerin kaldırma dayatması ile birlikte düşünüldüğünde, küçük üreticiler -az topraklılar- topraksızlara ürettirmeyerek, bir bölümünü kentlere göçe zorluyor. Büyük tarım tekellerine bağımlılık her geçen gün daha fazla artıyor. DTÖ toplantılarında  üreticilerin kendi mülklerinde büyük tarım tekellerinin işçisi/marabası olacağı sözleşmeler ülkelere dayatılıyor.

Büyük tohum şirketleri aynı zamanda kimya şirketleri ile de birleşerek  ilaç fabrikalarının da sahibi oldular.

 Bitkilerin genleri ile oynamak böcek ve yabancı otları yoğunlaştırır. Sonra da onları yok etmek için ilaç kullanmak zorunluluğu doğar. Çünkü; genetik mühendisliği ile elde edilen tohumlar bir dönem sonra kullanıldıkları arazilerde ürüne zararlı yabancı otlar ve haşerelerin üremesine neden olurlar. Bu da sadece  maliyeti artırmakla kalmıyor, doğayı da tahrip ediyor. Bioçeşitliliğe çok ciddi ve dönüşü olmayan zararlar veriyor. Rüzgar ve arılar aracılığıyla polenler araziye dağılır. Buradan da, bioçeşitliliğin şiddetli ve kontrolsüz dönüşümü tehlikesi oluşur.

İnsan sağlığına olumsuz etkisi de şöyle olmaktadır; Örneğin, mısırın kromozomuna, böcek öldüren bir organizmanın geni sokuluyor. Mısır büyüdükçe böcek ilacını da üretmeye devam ediyor. Herhangi bir tırtıl mısır tanesini kemirdiği zaman orada hemen can veriyor.

Böcek ilaçları gıdada yoğunlaşıp birikiyor. İnsan da bu zincirin son halkasındaki canlıdır.

Ayrıca bitkilerin genetik olarak değiştirilmesi için, gerekli gen olarak antibiyotik kullanırlar. Böylece antibiyotiklere karşı dirençli genler bölünerek çoğalır ve insana yansıması tehlikesi oluşur.

b-İlaç: Bu zararlılarla mücadelede kullanılacak ilaçlar da bu tekeller tarafından üretiliyor. Böylece tohumdan sonra ilaçta da üreticiler tekellere bağımlı hale getiriliyor. Yeryüzünün zenginliklerini korumak için toplanan RİO Doruğu'nda  türlerin korunması için (Biodiversity) düzenlenen anlaşma metnini sadece ABD delegasyonu imzalamamıştır. Aslan Başer Kafaoğlu : Çünkü; "ABD dünyaya her yıl 50 milyar dolarlık tarım ilacı satmaktadır. Amerikan yöneticileri ve delegasyonu bu gerekçelerini konferansta açıkça söylemekten çekinmemişlerdir." diyor; (Bakınız: Kafaoğlu A.B. - "Tarım" s.38. Kaynak Yayınları)

Jose Bove : " Birkaç yıl önce  Danimarka'da bir kişinin ,cerrahi müdahale gerektiren bir sağlık sorunu olmuştu. Tedavi sırasında doktorlar kadının ihtiyaç duyduğu antibiyotiğe karşı dirençli olduğunu gördüler. Tükettiği etin içindeki antibiyotiğin kurbanı olmuştu. Öldü bu yüzden!" diyor. (Jose Bove- Françoıs Dufour, "Dünya Satılık Değildir"  s.87-İletişim Yayınları-2001)

 c-Gübre: Gübrede zaten bağımlılık var. Makineleşmeden sonra toprağın gereğinden fazla kazılması sonucu toprak besleyicilerini (yararlı mikroorganizmalarını) kaybetmeye başlar. Bu kayıp yoğun sentetik gübre (kimyevi-suni) kullanılarak giderilmeye çalışılır. Kullanılan gübrenin toprağa iyi karışmayan ve bitki tarafından alınmayan bölümleri akarsulara,yer altı sularına ve göllere karışır. Bu suları kullanılamaz duruma getirir. Sularda nitrit birikimine neden olur. Bol sentetik gübrenin kullanılması haşere ve yabancı otları çoğaltır. Ekilen ürünleri de bunlardan kurtarmak için ilaç kullanma zorunluluğu doğar. İlaç kullanımı nedeniyle bir yandan ürün maliyeti artarken diğer yandan doğa için faydalı bir çok böcek ölür. Bu zehirli böcek öldürücü ilaçlar da gübrede olduğu gibi, yağmur suları ve tarımsal sulamalar ile yer altı sularına karışır, suları kullanılamayacak duruma sokar. Bu durum insan sağlığını, hayvan sağlığını ve bitki sağlığını doğrudan etkiler.    

C-İnsan Sağlığı: Kapitalizmin aşırı kar hırsı ile yöneldiği aşırı üretim sonucunda tohumlarla  oynama (genetik) çalışmaları insanların ağız tadını da bozdu, sağlığını da. Domates ve yumurtada başlayan kalite ve tat bozulması zamanla diğer ürünlerde de uygulanmaya başlandı. Gıda üretimini yapaylaştıran hormonlar kullanmak suretiyle hayvanların doğal ritim ve evrelerini gözeten yöntemlerden giderek uzaklaşıldı. Şimdi bütün dünyanın yakından takip ettiği konu bildiğiniz gibi et konusudur. Hormonlu Amerikan etleri AB ile ABD 'nin arasını açtı. Ancak AB de hayvan besiciliğinde verimi artırmak amacıyla hormonlu yemler  kullanmaktadır. İngiltere de çıkan deli dana hastalığı AB'nin diğer ülkelerinde rastlanmaya başlamasının nedeni bu hormonlu yemlerdir. 

Françoıs Dufour: "...Tohum tekelleri büyük şirketler, bitkilerin doğal "programlarını" değiştirdiler. Bitkilerin genomuna müdahale ettiler. (Genom: Bir bitkiyi oluşturan  genlerin bütünüdür.) Genleri kromozomlar taşıyor. Bu işin prensibi,doğrudan müdahale ile bitkiye yabancı olan -ama istenilen özelliğe sahip-bir geni bu bitkinin kromozomuna yerleştirmektir. Bazı bilim adamlarının söylediğine göre, bitkisel, hayvansal, insani olmasından bağımsız, bu genleri hiç sorunsuz birbirine karıştırabilirmişiz. Hedeflenen "iyileştirici" ölçütleri izleyerek,bitkiyle hayvan, insan ile keçi evlendiriliyor. Böylece bir kolera bakterisinin geni yoncada, tavuğunki patateste, alabalığınki sazanda,tütününki marulda, insanınki domateste bulunabiliyor..." Bakınız: Jose Bove- Françoıs Dufour ,"Bu Dünya Satılık Değildir" s.89 -İletişim Yayınları -2001

Büyük şirketlere AB ülkeleri halklarının direnmesi sonucunda ambalaj üzerine "Bu besin genetik yöntemler ile değişmiş bir besindir" diye yazılması kabul ettirilmiştir. Ancak büyük tarım tekelleri ABD'den aldıkları destek ve güç sayesinde üretimlerine devam etmektedirler. Genetik ve hormonlu üretim yasaklanamamıştır. İnsan sağlığı ve doğa bir avuç büyük tarım tekelinin kar hırsına-para hırsına feda edilmektedir.

İnsanlığın WTO (Dünya Ticaret Örgütü)'nden beklediği GATS ve TRIPS (Fikri Mülkiyet haklarının Ticaret Anlaşmaları) sözleşmelerini dayatmak değil, "İnsan ve çevre sağlığı koşullarını bozabilecek genetikle değiştirilmiş ürünleri ithal edip etmemekte ithalatçı ülke özgürdür. Bu konuda takdir ithalatçı ülkeye aittir."  Maddesinin anlaşmalara konulmasıdır.

D-Tüketiciler: Bütün girdilerin üretim ve dağıtımının tekellerin kontrolünde olması maliyetleri artırdığı için tarımsal ürünün fiyatı artar. Tarımda maliyetlerin artmasına bağlı olarak başta gıda olmak üzere tarıma bağlı nihai malların fiyatları da artar. Bu özellikle dar ve sabit gelirli kesimi,zor durumda bıraktığı gibi, insanların çocukları ve torunları için ödünç aldıkları dünya da yok edilmektedir.

O halde ne yapmalıyız?

Üretmeliyiz. Üretirken istihdam olanaklarını sürdürmeli hatta artırmalıyız. Ve bütün bunları yaparken doğayı koruyarak yapmalıyız...

Sağlıklı toprak, sağlıklı bitki, sağlıklı hayvan, sağlıklı insan ve sonuç olarak sağlıklı bir çevreyi hedefleyen bir sistemi, doğayı kirleten-yaşanılmaz kılan, insan sağlığını tehdit eden, istihdam olanağını azaltan, sadece büyük tarım tekellerinin kar hırsına göre düzenleyen (WTO, TRIPS, GATS) sisteme karşı korumalıyız.

WTO -GATS- TRIPS aracılığıyla getirdikleri kurallar, yapacakları sözleşmelerin hiçbirisi meşru değildir. Çünkü, alınan kararlar ve yapılan anlaşmalar küçük üreticinin, tüketicinin, doğanın aleyhine, bir avuç büyük tarım tekeli büyük şirketlerin lehinedir. Özetle kapitalizmin geldiği nokta emekçiler ile birlikte doğayı da kar hırsları için feda edecek kadar acımasızdır... Tehlikelidir... Adaletsizdir...

Bu dünya bizim değil, kapitalistlerin de değil. Unutmayalım ki, üzerinde yaşadığımız, korumak zorunda olduğumuz dünyadır. Hiçbir kural, hiçbir anlaşma onu yok etmeyi haklı kılamaz. Yaşanılır kılmaya ve yaşanılabilecek bir halde bırakmak üzere korumaya mecburuz.   

Bunun için;

- Genetik değil, bölgeye uygun, hastalık ve zararlılara dayanıklı çeşitleri ıslah etmeli ve bunları yetiştirmeliyiz,  

- Tek tip üretim ve toprağa sentetik gübre atmak yerine, nöbetleşmeyi (münavebe) çok yönlü uygulamak ve baklagillere yeterince yer vererek gerekli azotu doğal olarak sağlamalıyız,

- Sentetik gübre yerine,çevreye zarar veren maddeleri içermeyen organik gübreleri kullanmalıyız, yine çevreyi korumak için zararlılara karşı ilaç yerine biyolojik savaşı özendirmeliyiz,

-Yabancı otlara karşı ilaç yerine mekanik ve kültürel önlemler almalıyız.

Bu sistemle;

-Tek tip üretim yerine çok yönlü üretim yapılır, toprak korunur,kendisini yeniden üretmesi sağlanır, erozyon  azalır,

- Verim daha düşüktür, ürünlerdeki nitrat birikimi daha azdır,

-Tohum ve fideler için yapılan masraflar daha yüksektir, ilaç ve gübre için yapılan masraf daha düşüktür,

-İş gücü kullanımı daha fazladır. İş olanağı oluşur, ürünler sağlıklıdır.

 

Özetle; Toprağı ve çevreyi gözeten, araziyi uyumlu paylaştıran, hem hayvancılıkta hem tarımda adil kar getiren/ yaratan bir tarım... Kapitalizme karşı, üreten, istihdam yaratan ve  koruyan bir tarım...

 
sayfa başına dön