BRÜKSEL
RAPORU
Uluslararası
Küreselleşme Karşıtları Koalisyonu, Katar/Doha'daki DTÖ 4.
Bakanlar Konferansı sonuçlarını ve 11 Eylül sonrası siyasi
gelişmeleri değerlendirmek üzere 6 - 9 Aralık 2001 tarihleri
arasında Belçika'nın Brüksel kentinde bir araya geldi.
Çalışma
Grubumuzun da temsil edildiği toplantının katılımı öncekilere
oranla çok daha yüksek oldu. Dünyanın yaklaşık 50 kadar ülkesinden
80'in üzerindeki temsilcinin katıldığı toplantılarda
kapitalizm-terör-savaş; savaşın dünya ticareti üzerindeki
etkileri ve küresel ekonomik durgunluk; DTÖ 4. Bakanlar Konferansının
sonuçları ve bu sonuçların farklı sosyal gruplar üzerindeki
yansımaları; DTÖ'nde devam etmekte olan GATS, AoA, TRIPS ve
benzeri anlaşmalarla ilgili son gelişmeler; karşıt etkinlik, çalışma
ve eylemlerin odaklanabileceği global ölçekteki toplantı ve
zirveler; küreselleşme karşıtlarına yöneltilen eleştirilerle
nasıl baş edilmeli; çalışmalara ve eylemlere kamu oyunu dahil
etmek için ne gibi yollar denenmeli gibi oldukça geniş bir
yelpazeye yayılan bir dizi konu tartışıldı. Toplantının son gününde
ise koalisyonun bundan sonraki yapısı ve çalışmalarının nasıl
olması gerektiği yönünde tartışmalar yapıldı.
Birinci
gün, Doha süreci, sonuçlarıyla ve yorumlamalarıyla birlikte TWN-Üçüncü
Dünya Network'ünün Başkanı Martin Khor, Canadian Council'den
Maude Barlow ve Tony Clark tarafından aktarıldı. Bu sunuşlarda
ortaklaşan iki sonuçtan bir tanesi: 13 Kasım akşamına kadar en
az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin önemli bir çoğunluğunun
delegasyonlarından gelen bilgiler hiç bir ortak deklarasyonun çıkarılamayacağı
yönünde olduğu halde, 13 Kasım gecesi yapılan bir dizi gizli
toplantının sonucunda 14 Kasım sabahı tam da ulus ötesi şirketlerin
isteği doğrultusunda bir deklarasyonda ortaklaşılmasının
yarattığı şaşkınlık ve şok; ikinci ortak tespit ise açıklanan
deklarasyonun son 3.5 yıldır uğruna mücadele verilen tüm
alanları kapsayacak kadar ağır ve kabul edilemez oluşuydu.
Deklarasyonun
teknik boyutu:
*
Metinde kullanılan dil: her zaman olduğu gibi yine aldatıcı ve
tuzaklarla dolu;
*
Singapur Meseleleri: Deklarasyon metni, daha DTÖ Bakanlarına
sunulması ve onaylanmasından
önce WTO-Bakanlar Kurulu Divanına Başkanlık eden Mr.Kamal'den
gelen bir not üzerine tüm DTÖ üyeleri adına değiştildi ve bu
nota göre, "Singapur meseleleri" olarak adlandırılan
fakat kısaca MAI olarak bildiğimiz Yatırımlar ve Rekabet ile
ilgili anlaşmaların müzakerelerine başlamak için her DTÖ üyesi
devletin açık ve yazılı rıza vermesi bir şart olarak
deklarasyona eklendi;
*
Bretton Woods Kurumları: Yeni raundda da DTÖ, Bretton Woods
kurumlarıyla (IMF, Dünya Bankası) ortaklaşa çalışmalarını sürdürecek;
(5.Paragraf)
*
Metnin hazırlanmasında daha önce az gelişmiş ülkelerin
delegasyonlarından iletilmiş konuların hemen hemen hiç birine
yer verilmedi;
*
GATS: Hizmet Ticareti Anlaşması GATS'la ilgili kaygıları ve
tepkileri önlemek amacıyla "Devletlerin hizmetlerin sunumuna
ilişkin yeni düzenlemeler yapmasını tasvip ediyoruz"
ifadesine yer verilliyor. Koalisyondaki hukukçular bu cümleyi hem
hukusal anlamda geçersiz hem de tamamen kelime oyunu -retorik-
olarak değerlendirdi. (7.Paragraf)
*
Çalışma Programı: DTÖ anlaşmalarının uygulamalarına ilişkin
sorunlarla ilgili olarak, "Çalışma Programı" başlığı
altındaki 12. paragrafta, ele alınan 100'ü aşkın sorunun büyük
bir çoğunluğunun ileride görüşülmek üzere ertelendiği
belirtiliyor. Koalisyon, bu cümlelerde de kelime oyunu tuzakları
olduğu ve uygulamada çıkan gerçek sorunların çözümsüz bırakıldığı
tespitini yaptı. Bu bölümde anti-damping dışında kalan bütün
uygulama sorunları ileride ele alınmak üzere geçiştirildi.
(12.Paragraf)
*
Tarım: Tarımda liberalizasyon AoA anlaşması başlığı altında
13. paragrafta tarım ürünleri piyasalarına girişin kolaylaştırılacağı,
tüm tarımsal ihracat desteklemelerinde indirime gidileceği ve
sonuçta sıfırlanacağı ve ticarete zarar veren yerel
desteklemelerde çok büyük oranlarda kısıtlamalara gidileceği
ve bu alandaki kapsamlı ve derinlemesine müzakerelerin -sonuçları
konusunda herhangi bir önyargı taşımaksızın- (Bu cümle Avrupa
Birliği'nin kendi tarımsal desteklemelerini bir süre daha korumak
adına uyguladığı yoğun baskılar sonucunda eklendi) devam
ettirileceği belirtiliyor. (13.Paragraf)
*
Hizmetler: Hizmetler başlığı altında, 15. paragrafta halen
devam eden GATS müzakereleri için belirlenmiş olan ilkelerin
aynen onaylandığı ve anlaşmanın "built-in" yani sürekli
olarak yapılandırılmaya açık sisteminin devam ettirilmesi yönünde
mutabakat sağlandığı, belli taahhütlere ilişkin taleplerin
bildirileceği nihai tarihin 30 Haziran 2002 olarak belirlendiği ve
ilk teklifleri vermek için son tarihin de 31 Mart 2003 olacağı
belirtiliyor.(15.Paragraf)
*
Tarım Dışı Ürünler: Başta tekstil sektörü olmak üzere
sanayiide örgütlü sendikaların dikkatine !!! Tarım Dışı Ürünlerde
Piyasalara Giriş başlığı altında, 16. paragrafta, bugüne
kadar DTÖ kapsamında olmayan yeni bir alan "SANAYİ ÜRÜNLERİ"
de DTÖ'nün liberalizasyon gündemine dahil edildi. Bu paragrafta
" gümrük vergilerinin büyük ölçüde azaltılması ve sıfırlanması
ile tarife dışı engellerin de kaldırılmasını amaçlayacak müzakerelere
başlanması konusunda mutabık kalındığı" ibaresinin yanısıra
ürün yelpazesinin hiç bir ön-muafiyet tanınmaksızın kapsamlı
tutulacağı ve gelişmekte olan ülkelerin yabancı şirketlere tanıyacağı
ayrıcalıklarda, gelişmiş ülkelerinkinden daha alt düzeyde
kalabileceği belirtiliyor. Bu bölümün yorumlamasında, özellikle
tarife dışı engeller tanımlamasına dikkat çekildi ve sanayie
yapılacak her türlü iç desteklemenin bu kapsama dahil
edilebileceği belirtildi. Diğer yandan gelişmekte olan ülkelere
bir jest yapılmışçasına karşılıklılık prensibinin
delinecek olmasının aslında yine büyük çok uluslu şirketlerin
lehine işletilecek bir hüküm olduğu ve
bu prensibin pratikte nasıl uygulanacağına ilişkin ciddi
şüpheler bulunduğu belirtildi.
*
Patent ve Telif Hakları Yasası -TRIPS: Doha süreci öncesinde üzerinde
en fazla konuşulan ve bu nedenle de spekülasyonlara eksen oluşturan
Patent ve Telif Hakları Yasası -TRIPS- in can alıcı konusu olan
ilaçta patent uygulaması yine devam edecek. Yalnızca AIDS, tübeküloz,
kolera benzeri salgın hastalıkların söz konusu olduğu durumlar
ve ülkelerde TRIPS hükümkerinden geçici olarak ayrılınabilecek
ve salgın hastalıklarla karşı karşıya kalan Devletler, kendi
halklarının yaşamsal olarak ihtiyaç duydukları ilaçlarda geçici
bir süre için destekleme uygulayabilecekler. İlk anda bir kazanım
gibi görünse de hastalık tanımının yalnızca salgınlarla sınırlanmış
olması, bu istisnai hükmün de dünyada ancak bir kaç ülke tarafından
kullanılabileceğini gösteriyor. Biyolojik çeşitliliği korumak
, tohumda patent uygulamasını durdurmak ya da yerel, folklorik ve
kültürel farklılıkların korunabilmesi için bu alanların TRIPS
dışında bırakılmasını sağlamak gibi hedeflere ilişkin hiç
bir yeni düzenleme yapılmadı. Bu alanlar daha önce olduğu gibi
TRIPS tehdidi ve boyunduruğu altında olmaya devam edecek. Sivil
toplumu teskin etme amacıyla sayılan bu alanların -üzerinde görüşmeler
yapılması için- bir komisyona havale edileceği belirtiliyor
(paragraf 19)
*
Hükümet Satın Almaları: Ticaret ve Yatırım arasındaki ilişkiler
başlığı altında 20. paragrafta, "Hükümet Satın Almalarında
Çok Taraflı Şeffaflık Anlaşması ve bu alanda geliştirilmiş
teknik yardım ve kapasite arttırma ihtiyacı göz önüne alınarak,
bu alandaki resmi görüşmelerin, müzakereler üzerinde değişikliklerin
görüşüleceği 5. Bakanlar Konferansında varılacak konsensusa
dayalı olarak alınacak karar gereği aynı toplantıdan sonra başlayacağı"
ibaresi yer alıyor. Ayrıca, bu müzakerelerin ilgili çalışma
grubunda sağlanan ilerlemeler üzerine inşa edileceği ve tarafların
kalkınmayla ilgili kaygılarının dikkate alınacağı da
belirtiliyor. Fakat "dikkate alma" fiili her hangi bir
kesinlik ifade etmediği ve göreceli bir kavram olduğu için
Koalisyonun bu son cümleyle ilgili yorumu da -retorik- biçiminde
oldu. Bu bölümde yer alan diğer ilginç bir ifade ise "Hükümet
Satın Almalarına ilişkin müzakerelerin yalnızca şeffaflık
konusuyla sınırlı tutulacağı ve bu yüzden arzu eden ülkelerin
kendi ulusal sermayeleri yönünde tercih kullanması önünde engel
oluşturmayacağı" ibaresi. Harward Üniversitesinden Doç.
Dr. Lori Wallach ise bu ibarenin yalnızca Amerikan sermayesinin çıkarlarını
en iyi şekilde koruma amacıyla konduğunu, çünkü IMF ve Dünya
Bankasıyla bir şekilde borç ilişkisi içinde bulunan ülke Hükümetlerinin
ya da başka bir deyişle G7 dışında kalan ülkelerin böylesi
bir "arzu" beyan etmeleri mümkün olmayacağı için söz
konusu bu ezici çoğunluğun ulusal korumalardan vaz geçmek
zorunda bırakılacağı, fakat güçlü ekonomik blokların kendi
burjuvazilerini -bu hüküm sayesinde- desteklemeye devam edecekleri
yorumunu yapıyor.
*
DTÖ-Kuralları başlığı altında 28. paragrafta ele alınan anti-damping
konusu da DTÖ içersine dahil edilen yeni konulardan bir tanesi. Bu
çerçevede, DTÖ ile diğer bölgesel yatırım ve ticaret anlaşmaları
arasındaki farklılıkların giderilmesi ve üretim maliyetinin altında
piyasaya sürülen malların engellenmesi amaçlanıyor.
*
Uluslararası Tahkim: Uyuşmazlıkların Çözümü başlığı altındaki
30. paragrafta yapılacak müzakerelerin şimdiye kadar bu alanda
yapılan çalışmalara dayandırılacağı ve en geç Mayıs 2003
tarihine kadar netleştirmeler konusunda mutabakat sağlanmasının
amaçlandığı, mutabakatı takiben vakit geçirmeden anlaşmanın
yürürlüğe konması için gerekli adımların atılacağı
belirtiliyor.
*
Ticaret ve Çevre başlığı altındaki 30-33. paragraflarda da
AB'nin tarımda desteklemelerin kaldırılmasına ilişkin bölüme
ilave ettirdiği "bu müzakerelerin sonucunda mutlaka bir anlaşma
imzalanması şart değil" anlamına gelecek bir ifade yer alıyor.
Ayrıca Çok Taraflı Çevre Anlaşmaları MEAs Sekreteryası ve alt
komiteleri ile DTÖ alt komiteleri arasında DTÖ kural ve hükümlerini
esas alarak bir ilişki tesis edileceği ve MEAs ın DTÖ kurullarında
-gözlemci- statüsüyle yer alması meselesinin görüşüleceği ;
çevreyle ilgili ürün ve hizmetlere uygulanmakta olan
desteklemelerin, vergilerin ve tarife dışı engellerin
kaldırılacağı, balıkçılık sektöründe sağlanan
desteklemelerin kaldırılacağı (bazı çevreci gruplar bu hükmü
çok sevdiler, gerekçeleri ise "balık neslinin kurtulacak
olması" ya küçük balıkçıların nesli???), yeniden inşa
edilecek bir Ticaret ve Çevre Komitesi üzerinden, ticari malların
piyasalara girişini engelleyen çevresel düzenlemelerin azaltılması
ve kaldırılması , çevre anlaşmalarının TRIPS-Patent yasasına
uyumlyu hale getirilmesi (genetik değişikliğe uğratılmış
tohum ve gıda ürünleri önündeki çevre engelinin ortadan kaldırılması)
ve Çevreyi korumayı amaçlayan etiketleme faaliyetinin değerlendirilmesinin
amaçlandığı belirtiliyor.
*
Elektronik Ticareti başlığı altındaki 34. paragrafta bu
konudaki çalışmaların aynı yönde devam ettirileceği ve
internet üzerinden yapılan vergisiz ticaretin 2003 yılındaki 5.
Bakanlar Konferansına kadar değişmeyeceği garanti altına alınıyor.
*
Küçük ekonomiler; ticaret, borçlar ve finans; ve ticaret ve
teknoloji Transferi başlıkları altındaki 35, 36 ve 37.
paragraflarda ise yalnızca temenniler ve vaatler yer alıyor.
*
SONUÇ: Deklarasyona göre başlatılan bu yeni raund, 1 Ocak 2005
tarihinde son bulacak (toplam 3 yıl) ve "tek girişim" (single
undertaking) biçiminde sürdürülecek (bkz. Kapitalizmin Kaleleri
II-WTO)
Katar
süreci tartışma notları:
Yeni
raundun bel kemiğini oluşturan yeni konular yatırımlar, rekabet,
hükümet satın almaları ve ticaretin kolaylaştırılmasına ilişkin
anlaşmaların 5. Bakanlar Konferansına bırakılmasının karşıt
gruplara 1 yılı aşkın bir zaman kazandırdığı ve bu sürede
en hızlı bir şekilde karşıt-kampanyalar düzenlenerek yeni
raundun teşhir edilmesi gereği üzerinde duruldu. Bu bağlamda
Martin Khor bir slogan benimsenmesinin yerinde olacağını
belirterek, AB'nin en az gelişmiş ülkelere pazarını açmak için
kullandığı "silah hariç her şey" (everything but arms
- EBA) sloganının değiştirilip "kalkınma hariç her şey"
(everything but development - EBD) sloganı olarak kullanılmasını
önerdi. Khor'un bir diğer önerisi de WTO'nun açılımının
World Terror Organisation yani Dünya Terör Örgütü biçiminde değiştirilerek
kullanılmasını, toplumları bu konuda ikna etmenin hiç te zor
olmayacağını ve New York İkiz Kuleler ve Afgan savaşı olgularına
rağmen neo-liberal gündemden hiç bir taviz vermeyen Dünya
Ticaret Örgütünün bu son raundla bir terör örgütü olduğunu
bir kez daha gösterdiğini belirtti.
13
Kasım akşamına kadar bir raundun başlayacağına dair hiç bir işaret
gelmezken 14 Kasım sabahı hem de bu denli agresif bir raundu başlatan
kararın nasıl alınabildiği konusunda oldukça geniş bir tartışma
yaşandı. Bu konuyla
ilgili olarak, toplantılar sırasında diğer karşıtlarla
birlikte Doha'da bulunan Filipin'li temsilci tarafından aktarılan
bir olayda 13 Kasım gecesi deklarasyon üzerinde nasıl anlaşma sağlandığına
ilişkin şüpheler daha bir netleşti. Olay şöyle gelişiyor : 13
Kasım günü, AB delegasyonu Filipinler delegasyonuna giderek
kendileriyle Tayland delegasyonunun da katılacağı özel bir
toplantı yapma talebini iletiyor. Verilen saatte belirtilen salonda
buluşmaya giden Filipinler delegasyonu toplantı yerinde yalnızca
AB delegelerinin olduğunu, Tayland delegelerinin ise orada olmadığını
fark edince, diğerleri nerede diye soruyor ve "biz başlayalım
onlar arkadan gelirler" yanıtını alıyor. Bu özel salon
toplantısı devam ederken, dışarıdaki bir ABD delegesi Tayland
delegesini yakalayarak "Bakın, siz Filipinler delegasyonuyla
toplantılarda ittifaklar kurduğunuzu zannediyorsunuz ama onlar
sizden gizli AB Bakanlarıyla görüşmeler, belki de pazarlıklar
yapıyor" diyor.
Özellikle
en az gelişmiş ve gelişmekte olan ülke Hükümetlerinin yapılan
onca uyarıya rağmen bu deklarasyonu onaylamalarının, bu Hükümetlerin
kendi halklarını satmaları anlamına geldiğini iddia eden
temsilci sayısı bir hayli fazlaydı. Üstelik gelişmiş ülkelerin
temsilcileri de bu görüşe katıldıklarını belirttiler. Bunun
üzerine grup temsilcimiz, yaşananların bir kuzey-güney meselesi
olarak görülmesinin yanlış olduğunu, imzalanan deklarasyonda
gelişmiş dünyanın emekçileri ve halkları yararına da hiç bir
hükmün bulunmadığını ve soruna sınıfsal yaklaşılması
gerektiğini hatırlattı.
Tartışmalar
sırasında gelişmekte olan ülkelerin Hükümetlerinin "kalkınmak
için küreselleşmeden pay almak zorundayız" diyerek işin içinden
sıyrılmaya çalıştıkları, AB ülkelerinde ise Hükümet sözcülerinin
"Bizim bir kabahatimiz yok, Avrupa Komisyonunun kararı"
diyerek sorumluluktan kaçmaya çalıştıkları belirtildi ve AB üye
devletlerindeki Hükümet görevlilerinin daha fazla üzerlerine
gidilmesi ve "A.Komisyonunun üyelerini biz seçmiyoruz , onlar
bizim adımıza karar alamaz, ama sizleri biz seçiyoruz ve bu yüzden
hesap vermek zorundasınız" denmesi gereğinin altı çizildi.
Doha
deklarasyonunda kullanılan hileli üslupla ilgili olarak çeşitli
tespitler yapıldı. Küreselleşme karşıtlarının muhalefet ettiği
hemen hemen bütün konulara şu veya bu düzeyde nihai metinde yer
verildiği belirtilerek, uygulamaya ilişkin sorunlar, çevre, ilaçta-patent
uygulaması gibi örnekler verildi. Küreselleşme karşıtlarının
"kalkınma" talebini sıkça dile getirmelerinin de
raundun adının "kalkınma raundu" olarak belirlenmesi ve
toplumların bu yolla aldatılmasına yol açtığı dile getirildi.
ICFTU
adına söz alan temsilci, Doha'da sendikacı olarak 35 kişi
olduklarını, sivil topluma açık toplantılarda oldukça güçlü
ve iyi olduklarını belirtti. ICFTU temsilcisi, gelişmekte olan ülkelere
uygulanacak tehlikeli yasaların belli ölçüde de olsa
geriletilmesinde bu grubun çok önemli bir rolü olduğunu, fakat
sendikalar olarak çalışma standartlarının ve emek haklarının
Doha gündemine alınmamasından çok endişeli olduklarını ve Yatırımlar,
Rekabet ve Ticaretin Kolaylaştırılması ile ilgili anlaşmalarda
Martin Khor ile aynı kaygı ve korkuları taşıdıklarını
belirtti.
Hindistan
adına söz alan Walden Bello ve Vandana Shiva, raund adı verilen
bu olayın aslında tamamen politik bir mesele olduğunun artık
kabul edilmesi gerektiğini belirtti ve W.Bello ABD Ticaret Sözcüsü
Zoellick'in Doha sonrasında yaptığı bir konuşmadan alıntı
yaparak "DTÖ bir bisiklettir, ancak ileriye doğru hareket
ederse dengede ve ayakta kalabilir. Seattle'da bisiklet bozulmuştu.
Doha'da ise yeniden, dimdik ayakta ve yoluna devam ediyor."
dediğini hatırlattı. Yeni raundun "yoksulluğun yeniden dağılımı"
anlamına geleceğini belirten Vandana Shiva ise "global
governance" (küresel yönetişim) sözcüğünün giderek daha
sık kullanılmaya başlandığını ve bu sözden yeniden yapılanma
ve kuralsızlaştırmanın devam edeceği gibi çıkarsama yapılması
gerektiği ve sözcüğün teşhir edilerek, anlamının gücün kötüye
kullanılması olduğunun her yerde tekrarlanmsı gerektiğini
belirtti.
Kamerun'dan
katılan temsilci, tüm GATT raundlarına karar alma düzeyinde üye
devletlerin -hiç bir şeyden haberi olmayan- bürokratlarının katıldığını,
oysa bu konferanslarda son derece teknik, özel uzmanlık gerektiren
konuların görüşüldüğünü ve çoğu zaman Bakanların hiç
bir şey anlamadıkları konularda oy kullanma durumunda olduklarını
belirtti. Bu durumun, söz konusu ülke delegasyonlarının "green
room" seanslarında çeşitli metotlar kullanılarak ikna
edilmesini iyice kolaylaştırdığını belirtti. Afrika
devletlerine daha Katar/Doha'ya gitmeden önce Cotonou anlaşmasının
imzalatıldığını hatırlatan Kamerun'lu temsilci, eğer Doha'dan
her hangi bir deklarasyon çıkmasaydı bile biz Afrika Devletleri
olarak, Doha'da adımı atılan bütün anlaşmaları , Cotonou anlaşmasının
taraf ülkeleri olarak zaten uygulamaya başlayacaktık dedi.
Pek
çok katılımcının üzerinde ortaklaştığı bir diğer konu da
bundan sonraki süreçte daha radikal ve politik söylemlerin
benimsenmesi ve küreselleşmenin politik boyutunun emek örgütleri
içinde tartışılmasının sağlanması gereğiydi. Tek hedefin DTÖ
gibi görülmesi ve yoğunlaşmanın bu alana kaydırılmasının asıl
hedef olan kapitalizmin gözden kaçmasını kolaylaştıracağı yönünde
uyarılar sıkça dile getirildi.
Filipinler,
Sri-Lanka, Bolivya, Şili, Endonezya, Nikaragua, Panama, Guatemala
gibi az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin temsilcilerinin
daha politik oldukları ve daha radikal adımlar atılmasını
savunmalarına karşın, kuzeyli ve gelişmiş ülkelerin
temsilcilerinin hala uzlaşmacı, lobi müessesesine güvenen
tutumlarını sürdürdükleri dikkat çekiyordu. Lobi kurumu ve
sosyal diyalog sisteminin az gelişmiş ülkelere de ihraç edilmesi
üzerine yapılan tartışmalarda, grubumuzun temsilcisi de kuzey ülkelerinden
gelen temsilcilere bu güne kadar bu iki mekanizmayı kullanarak
elde ettikleri önemli sonuçların neler olduğunu sordu. Bu soruya
verilen yanıt, "çok minimal düzeyde kazanımlar elde
ettik" biçiminde oldu.
Kamu
Çalışanlarının Uluslararası Konfederasyonu PSI adına toplantılara
katılan Alice: "Biz sendikalar olarak küresel oyunun bir parçası
olmak istiyoruz, yoksul olan, hakları gasp edilen, sağlığı, eğitimi,
kamu hizmetleri ipotek altına alınmakta olanlar biz emekçileriz.
Bu bağlamda çevreye saygılı, kamu hizmetlerini adil bir biçimde
tüm insanlar yararına kullandıran, ulusların egemenlik haklarına
saygılı bir dünya sisteminin karar mekanizmalarında olmak
istiyoruz. PSI olarak en yakıcı sorunumuz karar mekanizmalarını
yeterince hızlı çalıştıramıyoruz. Fakat en son Doha'ya
ICFTU'nun katılımı bugün burada sivil toplum örgütleriyle
ICFTU ve PSI'ın birarada tartışabilmesi yavaş da olsa birşeylerin
değişmeye başladığını gösteriyor." dedi.
Brezilya
CUTS sendikası adına toplantıya katılan ve aynı zamanda
Brezilya Sosyal Forumunda da faaliyet gösteren bir temsilci ise ,
enternasyonel bir ekonomi politikasının oluşturulmasının baş
aktörünün işçi sınıfı olduğunu; geçen yıl Porto
Allegre'de yapılan alternatif sosyal forum sırasında gerçekleşen
işçi katılımının da bu saptamayı doğruladığını; bu
konunun STK'lar tarafından yanlış anlaşılabileceği ve bir alınganlık
yaratabileceği endişesi taşıdığını fakat eylemlerin
enternasyonal ve kitlesel hale gelebilmesinin tek koşulunun işçi
sınıfının politize olması olduğunu, çünkü sermaye birikim süreçlerinin
tamamen emek sömürüsü üzerinden gerçekleştiğini; bu bağlamda
küreselleşme karşıtlığının artık netlikle bir kapitalizm
karşıtlığına evrilmek zorunda olduğuna inandıklarını
belirtti.
Kanada
Posta çalışanları Sendikası adına katılan Deborah,
"Zengin batılı ülkelerden biri olarak Kanada'da görece iyi
sayılabilecek koşullara sahibiz ve geleneklerimiz gereği sınıfın
içinde olmadığı bir mücadelenin başarıya ulaşacağına inanmıyoruz.
Diğer yandan, uluslararası anlaşmaları , sistem değişikliği dışında
aşmanın bir yolu yoktur. Sendikamın inancı da bu yöndedir."
dedi.
Uruguay
adına toplantıya katılan temsilci, ülkesinde PSI'ın öncülüğünde
bir kampanya başlatarak GATS anlaşmasına karşı eylemler ve
etkinlikler düzenlemeye başladıklarını, fakat kısa bir süre
sonra DTÖ Genel Başkanı Mike Moore'un Uruguay'daki bütün hizmet
çalışanları sendikalarına birer mektup göndererek başlatılan
kampanyalardan büyük üzüntü duyduğunu ve sendikalar ve PSI'ın
GATS anlaşmasını anlamadığı için karşı çıktıklarına
inandığını bildirdiğini belirtti.
Norveç
ATTAC adına söz alan Asbjorn Wahl ise "Bugün, ne yazık ki
kendi ülkem de dahil olmak üzere tüm ülkelerde sendikalar, DTÖ'nün
arkasına gizlenen Hükümetlerle aynı doğrultuda hareket ediyor.
Bu bağlamda belki de PSI'ı kutlamamız gerek. Fakat ICFTU, hala çok
dar ve sınırlı bir anlayışla hareket etmekte. NGO'lar ve
Sendikalar arasındaki sorun sendikaların değil NGO'ların
sorunudur. Bunu anlamak için sistemin sosyo-ekonomik özüne inmek,
kapitalizmi ve artık değer sömürüsünü anlamak gerek. Ülkemde
sendikalar tam anlamıyla köşeye sıkışmış durumda. Genellikle
sol partilere oy verirler. Ama bu sistem içinde sol partiler de başa
gelse, politikalar birden aynılaşır" dedi.
Bolivya'dan
Pablo, 11 Eylül sonrasında ülkesindeki yoksul yığınların
neredeyse tamamının "ABD, ettiğini buldu" şeklinde düşündüğünü;
11 Eylül hadisesinin önemli bir diğer boyutunun ise küreselleşmenin
medyadan düşmesi ve yerine terör ve savaş haberlerinin geçmesi
olduğunu; oysa Genova eylemlerinin ülke medyasında çok daha
fazla yer almış olduğunu; Bolivya ordusunda ücretlerin Pentagon
tarafından ödendiğini ve bunun tek sebebinin ülkedeki kakao
ekimini denetim altında tutabilmek olduğunu; 11 Eylül'le bağlantılı
olarak ve ABD'nin yoğun baskılarıyla Bolivya Hükümetinin anti-terör
yasası denilen ve aslında zaten sınırlı düzeyde olan özgürlüklerin
de kısıtlanmasını amaçlayan bir yasa tasarısı hazırlığı içinde
olduğunu belirtti.
Filipinler'de
bir sendika adına katılan Joshua, Doha'da kimler ? Neyi ? ve Nasıl
? yaptılar sorularının yanıtlarını içeren uluslararası bir
deklarasyonda ortaklaşılırsa süreç hakkında toplumların doğru
ve yeterli bir şekilde bilgilendirilmesi ve gerekli tepkinin yaratılmasının
da mümkün olacağını belirtti.
Tartışmalarda
genellikle ortaklaşılan boyutlardan biri de 11 Eylül'le birlikte
başlayan olaylar çerçevesinde küreselleşme karşıtlarının gündemlerinin
de artık genişlemek zorunda olduğu ve emperyalizmin ve sermayenin
gündemi, dinlerin kökeni, terör ve şiddetin temeli gibi
konularla küreselleşmenin ortaklaştırılması gereği idi.
Afrikalı
bir temsilci ise, yaşanan herşeyi terör başlığı altında
toplamanın sermayenin bilinçli bir politikası ve stratejik bir
tercihi olduğunu ve bu sayede Afrika'da faaliyet gösteren ABD'li
şirketlerin işçilerinin -kıtada olası iç çatışmalarda- bu
şirketlerin çıkarları doğrultusunda ve onların paralı askeri
konumuna getirilmesinin çok daha kolay olacağını belirtti.
Şili'den
katılan bir temsilci ise "Benimki gibi yoksul bir ülkede yaşıyorsanız
kapitalizmden yana olmak
ya da terörist ilan edilmekten öte bir seçeneğiniz yoktur. Şili'de
İkiz Kuleler olayı bahane edilerek anti-kapitalist hareketi
geriletecek önemli adımlar atılıyor" dedi.
Diğer
yandan Küresel ölçekte giderek krize evrilmeye başlayan ekonomik
resesyon üzerine çeşitli görüşler aktarıldı. Resesyon adı
verilen olgunun boyutlarının 1929 ekonomik buhranındakine yaklaştığı
fakat geniş çaplı bir paniğe dönüşmemesi için küresel
ekonomik verilerin bilinçli olarak daha iyimser açıklandığı
belirtilerek, bu gelişmenin ulusal-korumacı eğilimleri arttırma
riskinin yanısıra neo-liberal politikalara hız verilmesi gibi karşıt
bir riski de barındırdığı dile getirildi.
Yeni
süreçte belirlenecek ortak slogan konusunda bir dizi öneri
getirildi. "Başka bir dünya mümkün" sözünün son dönemde
Pascal Lamy tarafından da sıkça kullanıldığı; fakat
kapitalistlerin "Dünyamız satılık değil" sözünü
kullanamayacakları hatırlatılarak en uygun sloganın bu olduğu
belirtildi. Bazı katılımcılar, bu sözün de tek tek tüm
toplulukların sorunlarına yanıt olamayacağını ve daha
ekonomi-politik bir sloganın bulunması gerektiğini belirttilerse
de çoğunluğun üzerinde ortaklaştığı söz "dünyamız
satılık değil" oldu.
Bazı
katılımcılar koalisyon sözcüğünün kafalarda karışıklık
yarattığını ve katılımcıların her birinin farklı politik görüşlere
sahip olduğu gerçeğini perdelediğini , bunun yerine başka bir söz
bulunup; bulunamayacağını sordular.
Grup
temsilcimiz ise, politik farklılıklardan ötürü aynı olayın değişik
gruplarca farklı yorumlanabileceği, oysa bu enternasyonal
koalisyonun ortak bir savunma ve terminoloji geliştirmek zorunda
olduğunu belirterek, balıkçılık sektörüne yapılmakta olan
devlet desteklemelerinin kaldırılması yönündeki kararın bazı
"çevreci" grupları -balık neslinin kurtulacağı düşüncesinden
hareketle- sevindiriken; koalisyon içindeki küçük balıkçıları
temsil eden örgütlerin bu karardan son derece olumsuz etkileneceği,
örneğin böylesi bir durumda koalisyonun ortak görüşünün nasıl
belirleneceğinin tartışılması gerektiğini hatırlattı.
Yeni
raundun tek tek her bir gündem maddesi üzerinde yapılan görüşmeler
sırasında en fazla üzerinde durulan konu "Su"yun özelleştirilmesi
ve bununla ilgili GATS gelişmeleri oldu. Canadian Council'den Maude
Barlow Eylül-Ekim boyunca ve dünyada ilişkide oldukları tüm
gruplarla ortaklaşa "Dünya Su Günü" ve "Dünya Su
Kampanyası" düzenlediklerini , 2025 yılında dünyanın büyük
bir bölümünün içilebilir su'dan mahrum kalacağını, böylesi
bir doğal felaketin yaşandığı sırada su'yun tamamen sermayenin
egemenliğine geçmiş olmasının doğrudan toplumsal yaşamı
tehdit eden bir durum olduğunu belirtti. DTÖ'nün bu konuda da
retorik yaptığını ve şu ana kadar hiç bir üyenin suyun özelleştirilmesi
konusunda bir taahhütte bulunmadığını beyan ettiğini belirtti.
Bu beyanın tamamen yalan olduğunu da ekleyen Maude Barlow, su'yu
ticari bir meta olarak tanımlayan DTÖ'nün içine su'yun özelleştirilmesini
de eklemek üzere baskı yapan sermaye grubunun Fransız şirketleri
olduğunu, bugüne kadar imzalanan 720 adet ikili anlaşmanın içine
suyun özelleştirilmesinin de konmuş olduğunu belirtti.
Ecoropa'dan
Agnes Bertrand ise su meselesinin Doha'dan çok daha önce DTÖ'ye
alındığını; bunun mimarının ise çevre hizmetlerini GATS
kapsamına zorla aldıran Avrupa Birliği ve gerisindeki Vivendi ve
Suez Lyonnaise isimli iki Fransız ulusötesi şirketi olduğunu
anlattı. Bu iki şirketin dünyadaki su pazarının her yıl %8 büyüdüğünü
iddia ederek konuyu DTÖ gündemine aldırmayı başardığını
belirtti. AB'nin ise çevresel hizmetlerin piyasa ekonomisine açılması
sonucunda çevresel eğitimin ve bilincin artacağını savunduğunu
oysa bu girişimin yeryüzünün kapitalistleştirilmesinden başka
bir şey olmadığını belirtti. Yakın gelecekte dünyanın çok
ciddi bir enerji krizi ile karşı karşıya kalacağını, en sürekli
enerji kaynaklarının başında da su'yun geldiğini belirten A.Bertrand,
çevre, su'yun özelleştirilmesi ve enerji başlıkları arasında
çok yakın bir ilişki olduğunu , ulusötesi şirketlerin de bu
üçgene çok büyük bir ilgi gösterdiklerini belirtti.
Hükümet
Satın Almaları, Yatırımlar ve Rekabet konularındaki anlaşmalara
hazırlık yapılması amacıyla Ocak-2002'de DTÖ'nde bir Ticaret Müzakereleri
Komitesi oluşturulacağı, Komite'ye Mike Moore'un başkanlık
edeceği ve Komite üyelerinin ulusötesi şirketlerin
temsilcilerinden oluşacağı belirtildi (Martin Khor). Ulusal
kampanyalarda bu meselenin teşhirine öncelik verilmesinin yerinde
olacağı önerisi yapıldı. Ayrıca yine Ocak ayında New York'ta
yapılacak Dünya Ekonomik Forumu için hazırlık yapılması ve
Amerika ve Kanada'lı kitle örgütlerine protestolarda destek
verilmesi tartışıldı. Aynı tarihte ve zaten WEF'e alternatif
olması amacıyla bu yıl ikincisi düzenlenecek olan Porto
Allegre'deki Dünya Sosyal Forumu'na gitmeyecek grupların New
York'taki protestolara katılıp, katılamayacağı tartışıldı.
Martin
Khor, DTÖ-IMF-Tahim ve Çok Uluslu Şirketler dörtgeninin nasıl işlediğini
gösteren bir örnek olay aktardı. Jamaika Hükümeti ABD ile bir
serbest yatırım anlaşması imzalıyor. Bu anlaşmaya konan hükümlerden
biri ile de Jamaika Hükümetinin, Amerikan yatırımcılarına
zarar verecek bir yasa çıkarması yasaklanıyor. ABD'li yatırımcılar
ülkeye yatırım yapmaya ve hatta bu yatırımlarını işletmeye
başlıyorlar. Fakat ardından ülke, Asya krizinin de etkisiyle bir
ekonomik darboğaza giriyor ve IMF ile stand-by anlaşması
imzalayarak Para Fonunundan kredi borçlanıyor. Ve, Stand-by anlaşması
uyarınca ithalata uyguladığı gümrük vergilerini kaldırmak
zorunda bırakılıyor. İthalat engelleri ortadan kalkınca , bu
kez ABD'li şirketlerle aynı üretim alanında faaliyet gösteren
ve daha düşük maliyetle üretim yapan Japon firmalarının ürünleri
Jamaika pazarlarını kuşatmaya başlıyor. Bu rekabetle başa çıkamayan
ABD'li şirketlerden bir tanesi iflas ediyor ve ABD-Jamaika arasında
yapılmış olan serbest yatırım anlaşmasının hükümleri uyarınca
Jamaika Hükümetini Uluslararası Tahkim'e dava ediyor. Dava gerekçesi
ise Hükümetin IMF dayatması sonucunda gümrük vergilerini kaldırması
ve böylece ABD'li şirkete zarar veren bir uygulamayı başlatması.
Tahkim Paneli ABD'li yatırımcının haklı, Jamaika Hükümetinin
ise haksız olduğuna hükmediyor ve Jamaika'ya muazzam bir tazminat
cezasına karar veriliyor. Bu davada, Japon şirketleri yeni Pazar
buldukları için mutlu olurken, iflas eden ABD'li şirket te kayıplarını
Jamaika Devletine karşılatmış olmaktan dolayı mutlu oluyor,
Jamaika halkına ise biraz daha yoksullaşmanın dışında bir şey
kalmıyordu. IMF'nin ve uluslararası tahkim sisteminin nasıl ve
kimler (şirketler) yararına ittifak içinde olduğunu açık bir
şekilde ortaya koyan bu olay , ülkemizde de yasalaşan uluslararası
tahkim sisteminin önümüzdeki süreçte nasıl işletileceğine
ışık tutuyor.
|