|
|
Küreselleşme
Sürecinde Devletlerin Rolü
Gaye
YILMAZ
"Ulus
Devletlerin bilhassa ekonomik ve siyasi alandaki dış politikaları
herzaman burjuvazinin meselesi olmuştur. Siyasi tercihler, çok sınırlı
bir halk kesimi ile özel sektörün çıkarlarını gözetme
hedefine kilitlenmiş geniş kapsamlı bir fikir birliği içersinde
önerilir, müzakere edilir ve kabul edilir.
- Felix Rohatyn, "World Capital: The need and the Risks"
Yirminci
yüzyılın ikinci yarısı belki de kayıtlara insanlık tarihinin
en kayda değer dönemi olarak işlenecek. Bilim açısından öngörülmesi
bile mümkün olmayan buluş ve yenilikler, dünyadan ay'a ve uzaya
gidilmesinin mümkün olması, jet uçakların üretilmesi ve kullanıma
sunulması, elektrikli daktilodan, fotokopi makinasına,
televizyondan air-condition sistemlerine, doğum kontrolünü sağlayan
ilaçlardan, organ nakli ve hatta yapay organlara, gen ve bilgisayar
teknolojilerindeki yeniliklere kadar hepsi son elli yıla sığdırılan
neredeyse devrim niteliğindeki gelişmeler. Aynı dönem, "küresel
yönetişim"in ilk kurumsal yapılarının kurulmasına da
sahne oldu: Uluslararası Para Fonu-IMF, Dünya Bankası ve GATT.
Kurumlar ve liderlerin vaatleriyle teknolojik ve bilimsel gelişmeler
bir araya getirildiğinde aslında yeni bin yılda toplumların savaş
ve hastalıklardan kurtulmuş, yoksulluğun da üstesinden gelinmiş
bir döneme girmiş olması gerekiyordu. Ama böyle olmadı...
Belki
de öncelikle anlamakta ve bir yerlere oturtmakta güçlük yaşadığımız
yeni terimlerden bir kaçını irdeleyerek başlamakta fayda var.
"Yönetişim" (Governance): son bir kaç yıldır sıkça
duyuduğumuz bu kelime, yönetme ve yönetilme fiillerini aynı anda
barındıran bir kavram. Bu kelime genellikle başına "küresel"(Global)
sözcüğü eklenerek kullanılıyor. Verilmek istenen mesaj,
"Hükümet bile olsanız yönetme ergi size ait değildir".
Yönetişim terimi günümüzde şirket yönetimlerinde de (corporate
management) sıkça kullanılıyor ve profesyonel yönetici
kadrolara da aslında yönetmeyip, yönetildikleri sıkça hatırlatılıyor.
Yeni Dünya Düzeni terminolojisinde çokça kullanılan bir diğer
tanımlama da "Karşılıklı Bağımlılık" (Inter
dependence) ve bu kavramla yönetişim kavramı arasında son derece
sıkı bir ilişki var. Küresel bazda ekonomik entegrasyonun yaşanıyor
olması dolayısıyla Devletlerin ekonomik açıdan birbirlerine karşılıklı
olarak bağımlı hale geldikleri, bu yüzden zaman zaman
kendilerini kısıtlayıcı ama bütün tarafların yararına
kararlar almalarının doğal olduğu, bu yaşananların egemenlik
hakkından vaz geçmek şeklinde anlaşılmaması gerektiğine ilişkin
söylemler (Dünya Ticaret Örgütü Başkanı Mike Moore'dan) son dönemde
dünyada en fazla duyulan ve tartışılan konular haline geldi.
Gerçekten de bu iki kavramla, ulus, egemenlik, bağımsızlık,
ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı v.b 20. yüzyıla damgasını
vurmuş temel kavramlar arasındaki ilişki küreselleşme sürecinde
çok daha önemli hale geliyor.
Küresel
ekonominin neo-liberal teorisyenlerinden biri olan Strobe Talbott'un
(U.S deputy secratary of state) Foreign Policy dergisinin 2000/Bahar
sayısına verdiği bir makalede ise yeni karşılıklı bağımlılık
sürecinin farklı boyutlarına dikkat çekiliyor ve egemenliğin
kaybolacak olmasından rahatsızlık duyanların
yüreğine su serpiliyor. "Karşılıklı bağımlı bir
dünyada kendi kaderini tayin etmek" başlıklı makalede, Çeçenya,
Kosova, Doğu Timor, Abazya, Nagorno-Karabag örnekleri verilerek
kendi yerellikleri özelinde çoğunluğu temsil eden bu toplumların
büyük Devlet ölçütünde azınlık konumuna düştükleri, fakat
bağımsızlıkları için savaşmaya devam ettikleri, bu bölgesel
çatışmaların her birinin er veya geç birer Amerikan Dış
Politikası sorunu haline geleceği, oysa Amerikan Devlet Bakanlığının
raflarında bu senaryolara uygun yanıtı içeren tek tip bir reçetenin
bulunmadığı; ancak Amerika'nın ayrılıkçı çatışmalara
bulacağı çözümlerle ilgili olarak tek bir değişmeyen hedefin
olduğu ve bu hedefin de dünyadaki değişimden türediği
belirtiliyor. "Bağımsızlık, yeni devletlerin yaratılması
bakımından hala güçlü ve önemli bir dürtü, özellikle
merkezi Hükümetler tarafından yok sayılan ya da baskı altına
alınan toplumlar için. Fakat yaşanan pek çok olayda eyaletler
arasında artan bağımsızlık yanlısı eğilimler Devlet içi çatışmalarda
ana devletten ayrılmaktan daha iyi bir çıkar yol sunmaktadır:
Merkezi Hükümete yardım edilerek, bağımsızlık talep eden
toplumun Merkezi Hükümetin parçası olarak kalmasının sağlanması
karşılığında demokrasinin
ve sınır ötesi ekonomik
kalkınma ve siyasi işbirliğinin geliştirilmesi ."diyerek
devam ediyor S.Talbott. Bu tespitlerden de anlaşılacağı gibi,
kapitalist sistemin; bir yandan egemenlik, bağımsızlık gibi
kavramların modasının geçtiği ve dönemle uyuşmadığı savlarını
ileri sürmek, diğer yandan ise ulusların iç çelişkileri ve
etnik farklılıklarının -demode olduğu ileri sürülen kavramlar
kullanılarak- kışkırtılmasıyla her bir üniter devlet yapısından
çok sayıda yeni küçük devletçikler yaratmak ve yaratılan yeni
devletçikler ya da ekonomik ve siyasi işbirliği (gerçekte bağımlılık)
karşılığında Merkez Devlete, bağımsızlıkçı grubun ayrılmaması
garantisinin verilmesi gibi birbiriyle taban tabana çelişen iki seçenek
arasına sıkıştığı görülüyor. Yaşananlar, Bill Clinton'ın
Bosna savaşı ertesinde ülkeyi ziyareti sırasında yaptığı
konuşmadaki temel saptamaları da doğruluyor: "Küreselleşme
gevşek sınırlar ister ve üniter devlet yapıları bu sürece
uygun değildir". S.Talbott'un makalesi, Amerika'nın 1900'lü
yıllar boyunca inatla iki alanda şampiyonluğa
oynadığı, bu alanların bir tanesinin ulusal çıkarlarını
en iyi koruyan devlet olmak; diğerinin ise ulusal değerlerini
koruyan bir toplum olmak şeklinde belirlendiği, oysa bu iki
hedefin birbiriyle çatıştığı saptamalarıyla devam ediyor. Ve
bu son cümle ulusal çıkarların korunmasıyla gerçekte neyin
kast edildiğini açık bir dille ortaya koyuyor: Ulusal
burjuvazinin çıkarlarının korunması ve bu nedenledir ki aynı
anda -genellikle toplumsal öncelikleri ve sosyal standartları
anlatan- ulusal değerlerin de korunması mümkün olamıyor. S.Talbott,
"Bu nedenle biz ABD olarak parçalanmayı(disintegration) değil,
bütünleşmeyi(integration) sağlayacak bir " kendi kaderini
tayin etme hakkının"(self-determination) yeniden
tanımlanması ve uygulanmasının yollarını bulmaya çalışıyoruz"
diyerek yaşanan çelişkinin altını bir kez daha çiziyor. Bu tanımlamadan
federe devlet yapılarının özendirileceği, başkanlık
sisteminin küresel siyaset sistemine adapte edileceği v.b. siyasi
çıkarsamalar yapılabilir. Ama bu süreçte aslolan, hem bağımsızlık talep eden toplumların hem de bağımsızlık
yanlısı toplumlarca kendisine savaş açılan merkezi yapıların
"ekonomik entegrasyon" , "demokrasi" gibi
kavramlar kullanılarak, ekonomik ve mali açıdan kapitale bağımlı
hale getirilmesidir.
Ayrılıkçılığa
karşı Federalizmin kullanılması daha çok Batı'nın başvurduğu
bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin Kanada'daki
Quebec halkına, kendi eyaletleri ile Kanada'nın geriye kalan tüm
eyaletleri arasındaki ilişki tartıştırılıyor. Bu noktada, ABD
konuya Kanada'nın bir iç meselesiymiş gibi yaklaştığı görüntüsünü
vermeye büyük bir özen gösteriyor ve bu sorunun Kanada yasaları,
anayasa ve siyasi sistem üzerinden çözülebileceğini söylüyor.
Benzer bir durum Avrupa'nın Belçika'sında da yaşanıyor ve bu küçücük
ülkede Fransızların yaşadığı bölgeyle Flamanların yaşadığı
bölge arasındaki sınırlar her geçen gün daha fazla belirginleşiyor.
Fakat tüm bu gelişmeler yalnızca göründüğü gibi, yani sanki
sadece politik birer meseleymiş gibi ele alınırsa gerçekliklerin
önemli bir bölümü gözden kaçırılmış olur. Örneğin, Belçika'daki
sorun da tıpkı diğer bölgelerdeki gibi yine üretim ilişkileriyle
ilgilidir. Savaş sonrası dönemde önemli maden yataklarının
bulunduğu güney bölgesinde yoğunlaşan ağır sanayii; 70'li yılların
sonlarından itibaren Avrupa Birliği çapındaki üretim yoğunluğunun
farklılaşması, ağır ve kirli sanayii sektörlerinin çevre ülkelerine
aktarılmaya başlanmasıyla
birlikte işsizleşme ve yoksullaşma olgularını birarada
yaşamaya başladı. Kuzey'de Flamish'lerin yaşadığı bölge ise
AB'nin siyasi başkenti konumunda olan Brüksel kentini çevreleme
avantajını da kullanarak bu süreçte daha çok ticarete ve hizmet
sektörlerine yoğunlaştı. Kuzey - Güney arasındaki ekonomik
dengelerin değişmesi Belçika'da etnik ve milliyete dayalı farklılıkların
daha görünür hale gelmesine yol açtı. İtalya'da
Po ovasının çevresine sıralanan zengin sanayi kentlerinde
yaşayan nüfusa da benzer bir sorgulama yaptırılıyor.
"Yoksul Güneyi biz mi besleyeceğiz, Padenia'ya özgürlük
!"
Diğer
yandan neo-liberalizmin teorisyenlerince "barışçı
entegrasyon" olarak değerlendirilen ve aslında tamamen S.Talbott'un
da vurguladığı "yeni bir kendi kaderini tayin hakkı"
tanımlamasına uygun bazı gelişmeler de yaşanıyor dünya
siyasetinde. Batı Afrika'da Mali Devlet Başkanı Alpha Oumar
Konare'nin bölgedeki ekonomik ve politik işbirliğinin hızlanmasında
öncü bir güç üstlendiği; Güney Afrika'da Nelson Mandela'nın
seçimle iş başına gelmesinin üzerinden sadece 7 yıl gibi kısa
bir süre geçtiği halde, ülkenin kendi içinde demokrasi ve
istikrar alanlarında bir dönüşüm yaşamaya başlamasının bölgenin
diğer ülkelerine de çoğunluğu baskı altına alan etnik azınlıklarla
başa çıkma konusunda mükemmel bir örnek teşkil ettiği;
Mozambik'de 1975 yılında kazanılan "bağımsızlık(???)"
sonrasında Frelimo ve Renamo siyasi partileri arasında 17 yıldan
beri yaşanmakta olan kanlı iç-savaşın şimdilerde demokratik seçim
süreçlerinde yaşanan politik mücadeleye dönüştüğü;
Afrika'nın en kalabalık ülkesi olan Nijerya'nın on yıllarca süren
dikatatörlük sonrasında sivil, demokratik bir yönetime dönüşmek
için kendine özgün bir çizgi belirlediğine ilişkin değerlendirmeler
Talbott'u destekler niteliktedir. Sistem, "demokratik ilkeler
ve -iyi yönetişime- yoğunlaşan bu çabaların uluslararası
toplumun (international community) sürekli takibi ve desteğine
ihtiyaç duyacağı" görüşündedir. Bu "takip" ve
"destek"in ne şekilde gerçekleştirileceği konusunda
kehanette bulunmaya hiç gerek yoktur, çünkü zaten "yönetişim"
ile yapılmak istenen tümden kontrol/denetim altına almaktır. Bu
denetimin iç-gelişmeler nedeniyle tehlikeye girmesi konumunda bu
kez -muhtemelen- mali yardım, yani "destek" devreye
sokulacak ve böylece ülkeyi bağımlı halde tutma konumu sürdürülmüş
olacaktır.
Neo-liberal
düzende sıkça duyulan kavramlardan biri de şu, meşhur
"uluslararası toplum" (U.T) dur. Kimdir bunlar, nasıl
bir araya gelir, kararlarını hangi süreçlerden geçerek alırlar?
Bu sorular hiç sorulmaz, çünkü bu kez kararları alan zaten
"toplum"un kendisidir. Amerika Irak'ı bombalar,
uluslararası toplumdan bir kınama gelir, İsrail'in Filistin üzerindeki
baskı ve şiddeti artar, uluslararası toplum yine görüşünü açıklar,
Çeçenistan, Ermenistan, Kosova, Makedonya, Doğu Timor, Tibet dünyanın
neresi olursa olsun U.T'un bir görüşü ve diyeceği mutlaka vardır.
U.T'un açıklanan görüşleri, kınama mesajlarında ortaklaşan
bir özellik dikkat çeker: Demokrasi ve insan hakları vurgusu. Görünüşte
bu soyut ve görünmez U.T. hakların ihlaline şiddetle karşı çıkmakta
ve bu sayede de dünya halkları nezdinde saygınlık kazanmaktadır.
Fakat aynı U.T.'un sınıflar arası çatışmalar, emek hakkı
ihlalleri, grev sırasında güvenlik güçlerince vurularak öldürülen
işçiler (Zambia-Temmuz 2001), yaşam hakkı ve ekolojik dengenin
korunması için verilmekte olan mücadeleler konusunda -nedense- söyleyecek
hiç bir şeyi yoktur.
İkinci
dünya savaşı sonrasında değişen siyasi haritanın da getirdiği
zorlamayla önem kazan(dırıl)an bağımsızlık hareketleri, bir
önceki yüzyılın belirleyici yönelimi olan sömürgeciliğin son
bulmasını kolaylaştırırken; başka devletlerin boyunduruğundan
kurtulan halklar "bağımsızlık, fakat kimden (ne?)den bağımsızlık
?" sorusunu pek fazla sormadılar. Bu sorgulama gerektiği gibi
yapılmadığı içindir ki bugün gelinen, artık herşeyin netleştiği
ve kesinleştiği noktada muazzam bir kavram kargaşası yaşanıyor.
Emperyalizm olgusu, çoğu kez ulus devletlerin yayılmacılığı
olarak algılandı (Amerikan emperyalizmi, İngiliz emperyalizmi
v.b) ve emperyalist tanımlaması yapılan devletlerin ekonomik gelişmişliği
gerçeğin perdelenmesini kolaylaştırdı. Bu kavramların da yardımıyla
milliyetçi duyguları bileylenen toplumların,-bağımsızlık
hareketleri sonrasında- yapabilecekleri muhtemel
"hatalar"ın önüne geçilmiş oldu. Yine bu kavramların
yardımıyla tek tek ülkeler ölçeğinde burjuvazinin gelişip,
serpilmesi ve kapitalist sistemin bir dünya sistemi olarak güç
kazanması sağlandı. Yüksek gümrük duvarlarıyla korunan ulusal
sermaye grupları, güçlü kamu KİT'lerinden sağladıkları düşük
maliyetli Hammade ve alt yapı ürünleri (elektrik, su, yol v.b.
hizmetler, kömür gibi) ve Dünya Bankasının 1950'den başlayarak
tüm ülkelerin özel sektörlerini geliştirme amacıyla aktardığı
çoğu zaman kur garantili ve düşük faizli kredilerin de yardımıyla
kendi birikim süreçlerini hızlandırdılar.
Üretici
güçlerin -farklı düzeylerde de olsa-gelişme sürecine girdiği
bu yıllarda bütün ülkeler için ulusal değerler,
üniter devlet yapıları ve toprak bütünlüğü
gibi kavramlar birer, yapıştırıcı zamk görevi görmekte;
ekonomik çıkar çatışmaları dışında kalan dış tehditler
karşısında tüm halk kesimleri kolayca biraraya gelebilmekteydi
ki zaten sistem için de gerekli olan buydu. İşte bu süreçte ülkelerin
ekonomik kararlarını bağımsız bir şekilde aldığı gibi bir
yanılgıya düşüldü. Ve bu yanılgı, bugün bazı grupların
ulus devletlerin egemenlik ve bağımsızlıklarının tehdit altında
imiş gibi görünmesinin tek nedenini küreselleşme olarak görmelerine,
küreselleşme öncesi dönemde bu kavramların var olduğuna
inanmalarına neden oldu.
Bu
süreçte hatırlanması ve yeniden irdelenmesi gereken kavramlardan
biri de Devlet'dir. Sınıflı toplumlarda egemen sınıfın çıkarları
temelinde yapılanan Devlet mekanizmasının özünü; üzerinde
kurulu olduğu toprak parçasının genişliği, nüfusunun bileşimi
ya da azlığı-çokluğu değil, onun sınıfsal yapısı belirler.
Ayrıca Devlet, tek tek kişilerin kısa vadeli çıkarlarını gözetmek
yerine, bir sınıfın uzun vadeli çıkarlarını korumayı ve geliştirmeyi
-tarihsel ve zorunlu bir görev olarak- yüklenmiş bulunduğundan,
bazı kararlarda sınıflar-üstü bir nitelikteymiş gibi görünebilir.
Olay, yalnızca bu tanım kapsamında ele alındığında tek tek bütün
ulus devletlerin, sadece kendi sınırları içindeki egemen sınıfın
(kapital) çıkarlarını korumak zorunda olduğu; yoksa tüm dünya
sermayesinin çıkarlarını korumak gibi bir misyonunun bulunmadığı
sonucuna varılabilir. Ancak, bugün dünyanın tek bir toprak parçası
gibi kabul edilerek bütün devletlerin kapılarını dünya
sermayesine açmak için birbirleriyle yarış eder konuma
gelmesinin temelinde de zaten bu "tek tek ulusal sermaye
gruplarının çıkarlarının korunması" hedefi yatar. Ulus
Devletler hem içeriden hem dışarıdan fakat hep aynı kaynaktan
(kapital) gelen baskıların artması sonucunda, önce kapalı
ekonomik sistemlerden vaz geç(iril)miş şimdilerde de "Ulus
olma", "Egemen olma" gibi -aslında burjuva kültüründe
bile bir Devleti Devlet yapan- temel özelliklerden
arın(dırıl)maktadır. Gerçekte ise Köleci, Feodal ve
Burjuva Devletler var olalıberi egemenlik; yalnızca azınlık
iktidarının, çoğunluğu oluşturan kitleler üzerinde kurduğu
hegemonyayı temsil etmiştir. Bugün vaz geçilen ise bu hegemonik
sömürü mekanizması değildir. Aslında bu bağlamda, egemenliğin
bittiğinden değil de kapsamının dünya çapında genişlediğinden
söz etmek daha doğru olacaktır. Başka bir deyişle bugüne kadar
yalnızca kendi coğrafyasındaki çoğunluk üzerinde hegemonya oluşturmuş
olan tek tek ulusal burjuvaziler de(gelişmiş dünyanın sermaye
grupları dışında kalanlar) dünya ticaret döngüsüne dahil
edilmek suretiyle sömürü ve hegemonya alanlarını genişletme çabasına
girmişlerdir küreselleşme sürecinde. Daveti çıkaran egemen dünya
sermayesinin hedefi bu değildir, kuşkusuz. Hedef, kapitalist
sermaye birikim sürecini hızlandırmak amacıyla koruma altına alınan
ulusal sistemlere sorunsuz ve engelsiz bir şekilde girebilmektir.
Liberal, küreselleşmeci görüşün savunucuları tarafından
kullanılan argümanlar da pek farklı değil bu noktada. Genellikle
"küreselleşme nedir?" sorusuna verilen yanıtları aynı
paydada ortaklaştırmak mümkün olabiliyor : "Almanya'da yaşayan
birinin Nepal'de üretilen ceketi gümrük ve kota engeline takılmadan
satın alabilmesi özgürlüğüdür küreselleşme" ya da
"Türkiye'nin Gümrük Birliğine girmesi sonucunda Türkiye
halkı, hurda otomobil satın almaktan kurtuldu" ve
benzer, bu tek boyutlu perspektiflere örnekler çoğaltılabilir.
AB-Komisyonu Ticaret Komisyoneri Pascal Lamy, Nisan 2001'de Brüksel'de
yapılan bir toplantıda benzer bir soruya "Küreselleşme bir
tehdit mi, yoksa bir fırsat mı?" sorusuna şu yanıtı
veriyor "Hangi coğrafyada yaşadığınıza ve hangi sosyal sınıfa
mensup olduğunuza bağlı". Coğrafyanın bu süreçte
belirleyici bir rolünün olmadığı, Gümrük Birliği ile ilgili
olarak yapılan tespitten zaten anlaşılmaktadır. Avrupa Birliğinde
gümrüklerin sıfırlanması sonucunda üretim maliyetleri biraz
daha fazla önem kazanmış, emeğin görece ucuz olduğu AB ülkelerine
yapılan yatırımlar artarken, sosyal standartların yüksek olduğu
ülkelerde işsizlik olgusu artmış ve şirketler arasındaki
rekabet hızlanmıştır. Bu süreç Avrupa'da emek maliyetlerinin kısıtlanmasını
kolaylaştırıken, Türkiye'de de bedel ödeyen aynı kesim, işçiler
olmuştur ve kapanan ya da daralmak zorunda kalan otomobil
fabrikalarında binlerce kişi işsizler ordusuna katılmıştır.
Yukarıdaki savlarda da Nepal'de ceketi üreten, Avrupa'da da
otomobili üreten işçilerin bu süreçteki konumu hiç tartışılmamaktadır.
Kısaca bu tespitlerde küreselleşmenin (kapitalizmin) en temel öznesi
olan "emek" yok sayılmaktadır.
Liberallerin
kalpten destek verdikleri Ulus Devlet tartışmalarıyla ilgili
olarak S. Talbott, "ulusçuluğun
iki temel çıkmazı vardır: yeryüzündeki binlerce ulusun her
biri kendi devletini kurmak isteyecektir; bu da çok geniş çaplı
bir Birleşmiş Milletler ve son derece karışık bir dünya
sonucunu doğuracaktır; diğer çıkmaz ise tamamen ulusçu bir
devletin dünyada hiç bir zaman var olmamış olmasıdır.
Etnografik sınırlar hemen hemen hiç bir zaman politik sınırlarla
uyuşmaz.Bu nedenledir ki Avrupalılar, Westphalia Barışından 300
yıl sonra kıtayı baştan aşağı kana bulayan bir savaşla sınırları
yeniden belirlemişlerdir." diyor. Diğer yandan ulus devlet
konseptinin kapitalist sistem açısından asıl sakınca teşkil
ettiği konuya hiç değinmiyor Talbott. Sermayeler arası çatışmaların
iyice belirginleştiği küreselleşme sürecinde ulus devletçiliğin,
yeniden korumacı ekonomik sistemlere dönüş anlamına geleceğini,
gümrük duvarlarının yeniden örülüp, sınır-ötesi para
hareketlerinin kısıtlanabileceğini; bu gelişmelerin dünya
pazarlarını da küçülteceği ve sermayeleri kendi coğrafyalarına
hapsedeceğini konunun bütün tarafları çok iyi biliyor ve zaten
üst düzeydeki çatışmalar da bu alanlarda yaşanıyor.
Yalnızca
Türkiye'de değil, gelişmiş ülkeler dahil tüm dünyada ekonomik
ve siyasi süreçlerin büyük ölçüde sermaye grupları tarafından
ve bu grupların çıkarlarına uygun bir şekilde belirlendiğini
ortaya koyan tarihsel olgulardan yalnızca bir kaçı bile,
kapitalizmin küreselleşme sürecinin daha iyi anlaşılmasına
yardım ediyor.
"İlişkiler:
Bizim için ilişkiler Helmut Kohl'a telefon ederek bir raporu
okumasını isteyebilmek ya da John Major'ın ERT'yi arayarak belli
bir konudaki bakış açısından ötürü teşekkürlerini
iletmesi; İsveç'in AB'ne üye olmayı kabul etmesinden sadece bir
kaç gün önce İsveç Başbakanı ile yemeğe çıkmak anlamına
gelir."
-
ERT-Avrupa Sanayicileri Yuvarlak Masası eski Genel Sekreteri Keith
Richardson
İkinci
dünya savaşı devam ederken (1941) savaş sonrası dönemde
kendisini dünya ekonomisine yön verme gücüne sahip en büyük
ekonomik blok olarak tanımlayan Amerikan sermayesi, en büyük
sanayi ve finans şirketlerinin biraraya gelerek oluşturdukları Dış
İlişkiler Konseyinde alınan karar gereği ABD-Devlet Bakanlığıyla
"daha sıcak" ilişkiler tesis edilmesine ve bu işbirliği
üzerinden de yalnızca Amerikan halkının değil, başta Avrupa
olmak üzere Asya ve Afrika halklarının da koruma altına alınacağının
mesajının tüm dünyaya verilmesine karar verdi. Aynı yıl yine Dış
İlişkiler Konseyi tarafından hazırlanan ve Devlet Bakanlığına
gönderilen gizli muhtırada (Memorandum E-B34) Latin Amerika,
Avrupa, Asya ve Afrika halklarının hak ve çıkarlarının da
korunacağı ilan edilmek suretiyle ABD'nin ,
-Amerikan sermayesine, ihtiyaç duyduğu metaları en
zahmetsiz şekilde sağlamak için- dünya üzerinde tesis edeceği
ekonomik ve askeri hegemonyanın kolaylaştırılması talep
ediliyordu. Bu muhtırayla bir de çağrı yapılmaktaydı
"Sermaye yatırımlarını hızlandırıcı programlar ve dövizdeki
dalgalanmaların önlenmesi için dünya çapında faaliyet gösterecek
finans kurumlarının oluşturulması". Sözü edilen
uluslararası finans kurumları IMF ve Dünya Bankasıydı ve 1944 yılında
toplanan Bretton Woods Konferansında aralarında GATT'ın da
bulunduğu 3 önemli yapının oluşturulması önerisi Amerikan
sermayesinin taleplerine uygun olarak kabul edildi.
1973
yılında Amerikan, Avrupa ve Japon sermayeleri arasında kurulan
Üç'lü Komisyonun(Trilateral Commission) ilk kararı GATT çerçevesindeki
ticaretin liberalizasyonunu hedefleyen raundlardan bir yenisinin,
Tokyo Raundunun başlatılması olurken; 1986-1994 yılları arasında
toplanan ve GATT içeriğinin ilk kez genişletildiği, Tarım ve
Hizmetlerin de serbest piyasaya açılmasının öngörüldüğü
Uruguay Raundunun toplanmasına ilişkin karar 1982 yılında yapılan
Dünya Ekonomik Forumunda (WEF)
alınmıştır. Ulus Devletlerin bürokratlarının yanısıra ve
onlardan çok daha yetkin olarak WEF toplantılarına katılan ulusötesi
şirketlerin yönetim kurulu üyeleri, 1982 yılında yapılan WEF
toplantısında dünya ekonomisinin yeni bin yıldaki biçiminin
belirlenmesinde her zamanki gibi son derece etkili olmuşlar ve 1986
yılında başlatılan Uruguay Raunduna Tarım ve Hizmetlerin
liberalizasyonu gibi çok hayati iki temel konuyu dahil ettirmeyi başarmışlardır.
Avrupa
Birliğinin bugünkü konumunun geri planında da Avrupa ve Amerikan
sermayesinin çıkarlarının korunup; geliştirilmesi hedefi
belirleyici olmuştur. 80'li yılların başından itibaren Birlik içersinde
ve yakınlarında ciddi bir yapılanmaya giden ulusötesi şirketlerin
en önemli kurumsal dayanakları: ERT-Avrupa Sanayicileri Yuvarlak
Masası(1983), CAG-Rekabet Danışma Kurulu (1995) , UNICE-Avrupa
İşveren Sendikaları Konfederasyonu (1958)nun yanısıra Konsey,
Komisyon ve Parlamento içersinde sermaye yanlısı politika ve
kararların alınmasını hızlandırıp; kolaylaştırma işlevini
üstlenmiş olan Avrupa Politik Çalışmalar Merkezi-CEPS (1982),
Avrupa Politika Merkezi-EPC (1997) gibi şirket think-tank'leridir.
Sayılan bu yapılardan ERT, Avrupa politik sahnesindeki en temel
politik aktörlerin başında gelir. ERT'nin dahlinin en bariz
hissedildiği (açıkça bilindiği) ekonomi-politik kararların başında
Avrupa'da tek para birimi-EMU'ya geçişle ilgili karar, Maastricht
Anlaşmasının kriterleri ve şimdilerde de AB-Genişleme süreci
kararları vardır. AB-Genişleme süreciyle ilgili olarak ERT, Orta
ve Doğu Avrupa'daki potansiyel üye ülkelerdeki yapısal ayarlama
programlarının başlatılması ve söz konusu bu programların
kapsamının, çerçevesinin tanımlanması süreçlerine etkin
olarak müdahale etmiş, hatta müdahaleciliğin de ötesinde bizzat
bu programların hazırlayıcılığını yapmıştır. CAG ile sıkı
bir işbirliği içersinde çalışan ERT, 1995 yılında CAG'nin
kurulmasından hemen sonra AB-karar mekanizmalarına gayrıresmi
statüde de olsa dahil edilmiş ve politikalarının meşruiyet
kazanması da böylece kolaylaşmıştır. Bu bağlamda CAG tarafından
1996 yılında hazırlanan ekonomik rapor 1996 yılında yapılan AB
Floransa Zirvesinde resmi düzeyde tartışılmış ve onaylanmıştır.
Bu raporda; Avrupa'daki işsizlik sorununu aşmak için tüm sosyal
taraflar (Hükümetler, İşveren Örgütleri ve İşçi Sendikaları)
göreve çağrılmış ve kaosun aşılması için emek piyasalarında
çalışma sürelerinin daha fazla esnekleştirilmesi ile ücret
sisteminde modernizasyona gidilmesi önerileri getirilmiştir.
CAG'nin 1996 yılı sonunda hazırlayarak AB-Komisyonuna sunduğu 4.
raporundaysa bu kez Asya sermayesinin görece yüksek rekabet gücüne
(Kriz öncesi) gönderme yapılmakta ve AB sermayesinin rekabet gücünü
arttırabilecek tek yol olarak ta o sıralarda OECD içersinde müzakere
edilmekte olan MAI-Çok Taraflı Yatırım Anlaşmasının
gecikmeksizin imzalanması gerektiği belirtiliyordu. Bu rapor, daha
sonra Dublin Zirvesinde AB bürokratları arasında enine boyuna
tartışıldı ve CAG'nin faaliyetleri Avrupa Komisyonu tarafından
öylesine takdir görmüştü ki Avrupa Komisyonu Başkanı Santer,
1997 yılı Mayıs ayında hiç sıkılmadan ikinci bir CAG kurulması
önerisini getirdi. Zenginler Klubü olarak bilinen OECD'nin Genel
Sekreteri Jean Claude Paye'nin Başkanlık ettiği ikinci CAG de
yine ERT üyelerinden (Investor AB, Bayer, BP, Daimler-Chrysler,
Ericsson, FIAT, Nestle, Nokia, Petrofina, Philips, Renault, Shell,
Siemens, Solvay, Total, Unilever v.b.) oluşmaktaydı. İkinci
CAG'nin ilk raporu da AB-Luxemburg Zirvesinde, istihdam politikaları
maskesi gerisinde tartışıldı ve bir yandan yapısal reformların
sayısının arttırılarak, kapsamlarının genişletilmesi,
sermayeyi kısıtlayıcı yasal düzenlemelerin gevşetilmesi, sağlık
ve sosyal güvenlik sistemlerinin bağımsız yapılarca yürütülmesi
gibi ihtiyaçların altı çizilirken, bir yandan da Haziran 1998'de
Cardiff'te yapılması karar altına alınmış olan bir sonraki AB
Zirvesinde alınması istenen kararlar sıralanıyordu. Ve, Haziran
1998'de AB bürokratları bu kez de Cardiff'de CAGII imzasını taşıyan
"Rekabet İçin Sermaye Piyasaları" raporunu tartışıyorlardı.
Bu
arada CAG-I ve CAG-II'nin ülkemiz özelindeki yansımalarına da değinmemiz
gerek. 1 Haziran 2001 tarihli Finansal Forum gazetesine yansıyan
habere göre, AB-CAG-Rekabet Danışma Kurulu Türkiye Hükümetine
bir ihtarda bulunarak, Kamu denetimleri konusu 2001 yılı sonuna
kadar Rekabet Kurumuna terk edilmediği taktirde Türkiye'nin üyelik
sürecinin askıya alınacağını bildirmiş. Ülke yönetimlerine
yapılan sermaye yanlısı müdahaleler açısından örnek teşkil
eden bu uyarı ile yaratılmak istenen dikensiz bir gül bahçesi kuşkusuz.
Diğer yandan Kopenhag kriterlerinin en fazla gündeme getirilen
demokrasi, insan hakları gibi maddelerinin ihlal edilmemesi için
AB tarafından başvurulan bağlayıcı ve emredici, -üyeliğin askıya
alınması v.b. - hiç bir girişimin bulunmaması sözü edilen
demokrasinin tümüyle burjuva demokrasisi olduğunun başka bir göstergesidir.
ERT
ile Avrupa Birliği bürokrasisi arasındaki "sıcak ilişkiler"
aslında ERT'nin ilk kuruluş dönemine kadar uzuyor. Birtakım işveren
çevrelerinin zamanlamasını yanlış bulmalarına rağmen karar
alma süreçlerinde etkin olan şirketlerin zorlamasıyla 1984 yılında
ticaret önündeki engelleri Avrupa çapında kaldırmayı
hedefleyen bir hukuk paketini AB gündemine getiren A.Komisyonu, üye
devletlerin egemenliklerini kaybedecekleri endişesiyle karşılaştı.
Ardından 1985 yılında ERT Başkanı Wisse Deker tarafından bu
kez daha uzun vadeli -5yıllık- fakat çok daha radikal bir
liberalizasyon paketi Birlik gündemine sokuldu. "Avrupa
1990" başlıklı rapor ERT tarafından tüm üye devletlerin
başkanları ile Hükümetlerine ve üst düzey bürokratlarına gönderildi.
Dekker'in raporu bizzat eliyle A.Komisyonuna teslim etmesinden
sadece 3 gün sonra , Komisyonun yeni başkanı Jacques Delor,
raporda yer alan tüm hedef ve kararları sanki Komisyonun özgün
kararlarıymış gibi Basın önünde kamu oyuna açıkladı. Birkaç
ay geçtikten sonra 1986-Tek bir Avrupa Yasasının temelini oluşturan
"Beyaz Rapor"
Komisyon tarafından yayımlandı. Beyaz rapor ile ERT planı
arasındaki tek fark ERT'nin iç piyasanın liberalizasyonunun
tamamlanması için öngördüğü 1990 tarihinin, Komisyon tarafından
1992 olarak değiştirilmiş olmasıydı.
Kapitalist
sistemin en ileri aşamaya ulaştığı küreselleşme sürecinde şirketlerin
kendi politika ve önceliklerinin yaşama geçirilmesi için yaptıkları;
lobi çalışmaları ve bürokrasi üzerinde bağlayıcı hegemonya
oluşturulmasıyla sınırlı değil kuşkusuz. Bu yoğun çabaların
bir diğer önemli yansıması da bu çatışmanın odağındaki işçi
sınıfı üzerinde yaşanıyor. Finansal liberalizasyonun hız
kazandırdığı sermaye hareketleriyle karlılık alanlarını çeşitlendiren
şirketler sanayii yatırımlarından kaçarken, başta telekomünikasyon
ve bilgi ticareti olmak üzere hizmet ve finansal spekülasyon
alanlarına çok daha fazla ilgi göstermeye, dahası kaynak
aktarmaya başladılar. Yeni bin yılda en çok duyulacak sermaye
sloganlarının başında muhtemelen "Fabrikasız Şirketler"
olacak. Son iki yıl içersinde dünya çapında sıralamaya giren
şirketler arasında yaygınlaşan eğilim "Müşteri ve
Hissedarların çıkarlarına odaklanmayı esas alan şirket
politikaları". Kısaca kar oranlarının daha da arttırılmasını
sağlayacak "yeni" adımlardan söz ediliyor. Bazı ip uçları
da veriliyor bu arada: "Şirket hisselerinin değerinin
uluslararası piyasalarda (borsa) düşmesi halinde piyasaya alıcı
olarak girip, hisse fiyatını desteklemek için Şirket bütçesinden
önemli bir kaynak ayrılması" ya da "yıllık kar artış
oranının ciro artış oranının iki katı olarak
belirlenmesi" veya "Piyasa ekonomisine açılacak kamu
hizmetleri ihalelerine girmek üzere şirket bütçesinden kaynak
ayrılması" (ABB, Siemens, General Electric v.b. ulusötesi şirketlerin
yeni bin yılın ilk günlerinde açıkladıkları yeniden yapılanma
planlarından alınmıştır). Bu hedeflerden sonuncusu, şirketlerin
devletlerarası çok taraflı anlaşma süreçlerine ne kadar egemen
olduklarını da gösteriyor. Zira, genişletilmiş GATS müzakereleri
(DTÖ içersinde yürütülmekte olan Hizmet Ticareti Genel Anlaşması
genişletme müzakereleri) ve muhtemel neticelerini konunun muhatabı
olan meslek ve emek örgütleri bile tam olarak bilmezken ulusötesi
şirketlerin sanki görüşme turları tamamlanmış ve anlaşmanın
yeni şekli imzalanmışçasına bütçe planları yapıyor olmalarının
başka türlü bir açıklaması olamaz.
BU SAYFANIN DEVAMI
|
|
|
NEDİR
BU
KÜRESELLEŞME?
HİÇ
DÜŞÜNDÜNÜZ
MÜ?
YAZIN
! |
|
|
|
|