Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 K.MARKS

 

Karşılıklı bağımlılık kavramının Şirket yönetimlerinde de sıkça kullanıldığına ilk bölümde değinmiştik. Kavramın birebir çalışanlara yansımasıyla ilgili olarak yapılan bir saptama şöyle: "Bir kişinin bilinmesi gereken her şeyi bilebildiği günler çok gerilerde kaldı. Hatta, tek bir kişinin her türlü küresel örgüt (?) için önemli olan her şeyi bilebildiği ya da kendi işini iyi yapabilmek için bilmesi gerekenlerin tümünü bilebildiği günler de geride kaldı. Dolayısıyla sınırlı olan bilgimizi koordine edecek ve zenginleştirecek şebekelere (network) dahil olmak çok önemli hale gelmiştir. British Telecom'dan Tom Böyle, bu durumu karşılıklı bağımlılık çağı diye adlandırıyor ve insanların NQ -şebeke katsayısı-'sının öneminden söz ediyor. -Boyle'a göre, artık insanların birbirleriyle bağlantı kurma kapasiteleri, bireysel zekanın ölçüsü olan IQ'dan çok daha önemlidir. Örgütlerin (bu yazıda Şirketlerin) boyutları ve griftliği, kritik enformasyondaki çoğalma ve görevlerin artan karmaşıklığı, bağlantılar, işbirliği ve bunların hepsi -sosyal sermayeyi- gittikçe daha önemli hale getiriyor."( Don Kohen, Laurance Prusak) Bu alıntıda sözü edilen sosyal sermayeden kim(ler) in kast edildiği çok açık: Emeğini ücret karşılığında satan kesim. Yazıda insanı dehşete sürükleyen kısım ise, artık emeğin de sermaye sınıfının mal varlığı, sahipliği dahilindeki cansız bir meta gibi mütalaa edildiğini gösteren "sosyal sermaye" tanımlaması.

 

Yukarıdaki alıntının ait olduğu yazının ilerleyen bölümleri de şöyle devam ediyor :  "Bazen biz kendimiz de, işverenler ile iş görenlerden(işçiler) - kullanan ve kullanılan- biçiminde söz etme tuzağına düşüyoruz. Oysa bu terimler aslında sanayi çağı modeline ait olup; burada bizim ele aldığımız türden çalışmaya ve çalışma ilişkilerine uygun düşmezler. Günümüzde, ekonomik bakımdan üretken çalışmanın çoğu, o işi iyi yapmanın kişinin kendini tümüyle o göreve isteyerek bağlamasını gerektirmesi anlamında, büyük ölçüde gönüllüdür.Firma, ne her dişlisinin ait olduğu yerde kendine verilmiş görevi tıkır tıkır yerine getirdiği bir makinedir, ne de kendi kişisel geleceklerinin kaygısına düşmüş örgütsüz (ya da kendiliğinden örgütlenen) fırsatçı bir girişimciler güruhudur. Firma, ortak bir girişime angaje olmuş insanların sosyal bir organizmasıdır, böyle bir organizma olmak zorundadır" Bu, son kısımdaki kavram ve tanımlamalar tek tek ele alınıp; irdelenmeye değer bir öneme sahiptir. Öncelikle temel çelişki yani aslında tek başına kapitalizmi tanımlayan sınıflar arasındaki çelişkinin, sistemle bir ilgisi olmadığı, sömürü kavramının sanayi çağında geçerli bir model olup; bugün geçerliğini kaybettiği savlanmaktadır. Ekonomik bakımdan üretken çalışmanın büyük oranda gönüllülük esasına dayalı olduğu söylenerek, işsizlik, düşük ücret politikaları, riskli, tehlikeli ve iş yoğunluğunun yüksek olduğu işlerde çalışanların durumu, özellikle kriz ortamlarında isteği dışında ücretsiz izne çıkarılanlar, ya da ücreti düşürülenler kısaca ekonomik bakımdan üretken çalışmanın yegane faktörü olan işgücünün gerçek konumu bilinçli bir şekilde görmezden geliniyor. Örgütlü işgücü konusunda yapılan tanımlamalar daha da ilginç: Firmanın, kendi kişisel geleceklerinin kaygısına düşmüş örgütsüz  ya da kendiliğinden örgütlenen fırsatçı bir girişim güruhu olmadığı belirtilerek, sermayenin işgücünü kendince örgütlemesi dışındaki alternatifleri yani işçi sınıfının kendi öz iradesiyle, sermaye karşısında çıkarlarını korumak, geliştirmek amacıyla örgütlenmesini kabul etmeyeceği, ücret karşılığında çalışanlarla onları sosyal sermayesi olarak kabul edip, doğal olarak sermaye maliyetlerini aşağıya çekmek isteyen sermaye sınıfının çıkarlarının ortak olduğu, adeta bilimsel bir doğruymuşçasına empoze edilmektedir. Yeni süreçte, sosyal sermaye, yani işgücü'ne yapılan yatırımlarda son derece stratejik ve ideolojik bir tavır içinde olan kapitalistler, bu alanda yeni kavram ve konseptler geliştirmeyi, bu kavramları besleyen adımlar atmayı da ihmal etmemektedir. Bu kavramlardan bir tanesi "Şirket vatandaşlığı"dır. Çalışan kitlelerin , çalıştıkları şirkete bir örgüt gibi bağlanması, kendisini bu örgütün-ailenin-vatanın bir bireyi gibi hissetmesi sağlanarak üretimdeki buluşçuluğu ve verimliliğinin en üst düzeye çıkarılması, bunun da ötesinde işini ailesi de dahil olmak üzere sahip olduğu tüm değerlerin üstünde görmesi amaçlanmaktadır bu konsept ile. Bir dönemin yükselen değerleri yurttaşlık, egemenlik, bağımsızlık ile daha pek çok değer bu kavarama yüklenmek istenmektedir. Böylece hem kitlelerin yıllardan beri savunduğu ilkelerden boşalan alanlar doldurulabilmekte, ama asıl önemlisi işçilerin, yegane örgütlü yapısı olagelen sendikalara uzak durmaları da sağlanmış olmaktadır. Şirket Vatandaşlığı ya da kurumsal kimlik meselesini hayata geçirmenin yöntemi olarak en fazla başvurulan yol, yeni iş organizasyonları ve bu alanda şirketler tarafından çalışanlara verilen yoğun eğitimlerdir. İlk kez Japonya'da başlatılan kalite uygulamaları, bu ülkede  konseptin yerleştirilmesinde çok etkili olmuşsa da bu tip bir üretim yönteminin her coğrafyada aynı sonucu vermeyebileceği yönündeki endişeler hala tartışılmaktadır. Kalite Çemberleri tipi organizasyonlarda ilk öğreti "her şey müşteri için" ilkesidir. Fabrikada oluşturulan her bir çemberin, bir diğeri için müşteri olduğu anlayışından hareket edildiği için çalışanların düz mantıktan yola çıkılarak  "Herşey müşteri için, hepimiz müşteriyiz, o halde herşey bizim için" öğretisinin verilmesi hedeflenir. Böylece işgücünden maximum verim elde edilecek, hatta işçiler, en iyiyi üretebilmek için aile yaşamlarından bile kolaylıkla vaz geçebilecekler ve en önemlisi bu yoğun konsantrasyon dönemlerinde sömürü, hak, örgütlenme v.b. sosyal kavramları değil sorgulamaya, düşünmeye bile zaman bulamayacaklardır. Diğer yandan, Şirket Vatandaşlığı konseptinin uluslararası arenada enine boyuna tartışıldığı ilk toplantı 1999 yılı Eylül ayında Londra'da yapıldı. İngiltere Kraliyet Akademisi ve BP

, UNILEVER gibi ulusötesi şirketlerin sponsorluk ettiği konferans için hazırlanan broşürlerde şu cümle geçiyordu : "Şirket Vatandaşlığı: Ulus Devletlerin görevi nerede biter, Şirketlerin sorumluluğu nerede başlar" . Tüm bu senaryo, Cohen ve Prusak tarafından daha yalın bir cümleyle ve üretim ilişkileri özelinde somuta indirgeniyor "Ekonomik ve örgütsel(şirketsel) gerçeklikler, çoğu kez firmanın, sahip olduğu sosyal sermayeden yararlanmasını, ama kısmen de onu tüketmesini gerektirir"

 

Göz ardı edilmemesi gereken bir başka eğilim de yeni dünya düzeninde imaj'a verilen büyük önemdir. Bu bağlamda atılan ya da atılacak olan ekonomik-siyasal-sosyal adımlar konusunda kamu oyu inandırılmak, ikna edilmek zorundadır. Sivil Toplum Kuruluşları, Medya ve tüm toplum kesitlerinin topyekun bir seferberliğini gerektiren bu ikna çalışmaları, ileride olabilecek muhtemel tepkilerin daha bugünden en aza indirilmesini amaçlar. Öyleki; spesifik bir olayın üzerinden bir süre geçtiğinde toplum içindeki söylemler sistemin istediği şekilde manipule edilmiş olur, ve yaşanan olayın özelliğine göre gerekçeler, gelişmeler ve tabii ki (kaçınılmaz) sonuç -adeta başka bir alternatif mümkün olamazmışçasına- beyinlere kazınır.  Yakın tarihimiz hatırlandığında bu çarkın sayısız örneklerinin varlığı dikkat çeker. Bosna savaşı, ardından tek başına Miloşeviç'in anti-demokratik kişiliğine dayandırılan Sırbistan olayı, Irak ve diğer yakındoğu ülkeleri halklarının sığınmacı olarak gemilerle batıya ulaşmaya çalışırken yollarda ölmesinin tek nedeninin Saddam, ya da bu ülkelerdeki baskıcı yönetimler gibi gösterilmesi ve daha pek çok örnek sayılabilir.

 

Ayrıca, imaj oluşturmada kullanılan toplum katmanları içinde medya'dan sonra gelen en etkili

grup, sivil toplum kuruluşlarıdır (STK). Bazı Sendikaların çeşitli tepkilerine rağmen işçi sınıfı örgütlerinin, işveren birlikleri ve siyasi partilerin de bilinçli olarak dahil edildiği STK kavramı Batıda aslında Hükümetlere karşı geliştirilmiş (Non-Governmental Organisation) karma bir oluşumdur. Sınıfların yok sayıldığı STK'cılık konseptinde zarar veren: resmi makamlar, zarar gören de: işçisi, işvereni, derneği, kadın hareketleri, çocuk emeği karşıtı hareketleri, öğrenci velileri dernekleri, ve daha pek çok grupçuğu içinde barıdıran ve güya geniş anlamda toplumu temsil eden STK'lar. Bu illuzyon, emek-sermaye çatışmasının perdelenmesi ve hatta unutulmasını sağlama amacıyla kullanılıyor. Hatta öyle ki, Batı ülkelerinde STK'lar içinde yerini edinmiş olan "Hissedarlar Derneği" bile görmek mümkün. Sonuçta da doğal olarak kim, kimdir karışıyor ve sömüren ile sömürülen aynı saflarda sanal (hatta özel olarak yaratılmış) bir düşmana karşı güç birlikleri tesis eder bir konuma geliyorlar. İşte bu son aşamaya da "Sosyal Diyalog" adı veriliyor. Böyle bir görüntü (imaj) vermek kapitalistler açısından son derece önemli, çünkü bu görüntü aynı zamanda bir ideolojinin  zihinlerden silinmesini ve bu yolla işçi sınıfının tepkilerinin minimize edilmesini sağlıyor.

Sivil toplumculuk, kapitalizmin imaj politikalarının sekteye uğramadan yürütülmesinde en önemli unsurların başında geliyor. Kavram içersinde sınıfsal bir karşıtlık bulunmadığı için, tek tek her bir STK'nın sivil görünümün ardında bağımlı hale getirilmesi ya da daha başlangıç aşamasından itibaren sistem güçlerinin icazeti, onayı ve yönlendirmesiyle kurulması mümkün olabiliyor.

 

Sivil Toplumcu anlayışın taleplerinin başında kapitalist sistemin reform edilmesi geliyor ve anlayış; bu reformun ancak demokratik karar alma süreçlerine sivil toplum kuruluşlarının da dahil edilmesiyle mümkün olabileceğini savlıyor. Karşıtlıkları -tarafların çeşitli tavizler vererek birbirlerine yaklaştığı- birer uzlaşmaya dönüştüren sivil toplumcu anlayışa göre ortada bir sistem sorunu yok ve kapitalin terbiye edilmesi mümkün. Örneğin Euro-Med Partnership adlı Avrupa Birliği girişimiyle, aslında Avrupa'ya deniz ya da kara üzerinden sınırı bulunan ülkelerin serbest piyasa ekonomisine entegrasyonu ve bölge ülkelerinde serbest bölgelerin sınırlarının genişletilmesi hedefleniyor. Akdeniz'e kıyısı olan Afrika ülkelerini de kapsayan bu "ortaklık" projesi, Akdeniz Bölgesi'ndeki sivil toplum kuruluşlarını da belli periyotlarda bir araya getiriyor ve STK'lara, bu ortaklık sonucunda bölgede oluşması muhtemel negatif çevresel etkilerin nasıl en alt düzeye çekilebileceği üzerine tartışmalar yaptırılıyor. STK'lararası toplantıların önemli bölümü Avrupa Komisyonu tarafından finanse ediliyor. Ve bu yapılara karşıt bir görüş iletildiğinde ortaklaşılmış, tekleştirilmiş o cevap duyuluyor: "Yalnızca karşı çıkmakla bir sonuca varılamaz. Karşıysak bir de alternatifimiz olmak zorunda. Burada bizim alternatifimiz, olabilecek zararları en aza indirmek ve bu da yanlış bir hedef değil." Bu tip toplantılarda örneğin, çevresel zararların sermayeye maliyetiyle , gerçekleştirilebilirliği arasındaki ilişki benzeri, aslında tartışmaların odağını oluşturması gereken kavramlar hiç tartışılmıyor ve çözüm önerileri, bu tip bölgesel paktların tek hedefi sermaye maliyetlerini en aza indirmek değilmiş ya da ekolojik dengenin bozulması ve çevresel yıkımın artmasının nedeni sermaye karlılığının yükseltilmesi değilmişçesine geliştiriliyor.

 

Sistem açısından bakıldığında hem o meşhur "şeffaflık" (transparency) sağlanıyor, yani sivil toplum, sermaye tarafından başlatılan girişimi başından sonuna kadar adım adım öğreniyor ve girişime meşruiyet kazandırılmış oluyor ve hem de buna rağmen bir karşıtlık oluşmamış oluyor; bunun yanında, bir şey hakkında çözüm önerileri geliştiriyorsanız o şey'in gerekliliğini de stratejik anlamda onaylamış oluyorsunuz. Yani STK'ların Euro-Med projesini madde madde masaya yatırıp; her bir madde hakkında öneri ve katkılar geliştirmesi, sivil toplumun projeyi stratejik olarak onayladığı anlamını taşıyor.

 

Sistem gerektiğinde kendi STK'larını da kuruyor günümüzde. Söz gelişi dünyada küreselleşme karşıtlığı gibi tehlikeli yöne doğru evrilebilecek bir eğilim mi var, büyük ekonomik bloklar içersindeki sermaye örgütleri tarafından hemen STK'lar kurulup, finanse edilmeye başlanıyor. İlk iş olarak bu STK'larla dünya sendikal hareketinin tanışması ve işbirliğine gitmesi sağlanıyor. Kurulan güdümlü STK, işverenlerin kendi aralarındaki toplantılara da, bağımsız kalmayı başarabilmiş kitle örgütlerinin toplantılarına da katılabiliyor. Güdümlü STK'ların varlığı sayesinde sistem, karşıt hareketi daha yakından izlemeye alabiliyor ve kendi savunmalarını gecikmeksizin üretebiliyor.

 Sivil toplum üzerindeki oyunlarla ilgili örneklemeler çoğaltılabilir kuşkusuz. Ama görünen o'dur ki kapitalizm kendi gelişim süreci içersinde nasıl bir süre ulus devletlere, egemenlik, bağımsızlık v.b. kavramalara ihtiyaç duymuş ve kullanmış ise, bugün de eskittiği bu kavramların yerine sivil toplumculuğu koymaya çalışmaktadır. Bu öngörüye bağlı kalınarak, bugün ulus devletlerin başına gelenler, yani yapıların çürümüşlüğü, yolsuzluklar, alabildiğine kirlilik ve halkların güveninin en son noktaya kadar tüketilip, yok edilmiş olmasının, sivil toplum kuruluşlarının yarınına ayna tutttuğu tespiti yapılabilir. Bu zincirleme ilişkilerin tohumları dün atılmış, meyveleri bugün toplanıyor, yarın ise çok uzak görünmüyor. 

KÜRESEL EKONOMİYE , KÜRESEL BİR HUKUK SİSTEMİ: ULUSLARARASI TAHKİM MEKANİZMASI ?

 

Her ne kadar pek çok şeye egemen olsa da tekelleşme süreci henüz tamamlanmadığı için sermaye, kendi sistemi olan burjuva hukuku yerine, farklı, daha kuralsız ve bu kez halkları tümüyle dıştalayan bir sistemi geçirmenin hesaplarını yapıyor 90'lı yılların başından beri. 1920'lerin başından itibaren dünya ekonomik-ticaret yaşamına girmiş olan hakem yöntemi, 1994 yılına kadar şirketlerin kendi aralarındaki uyuşmazlıklarla,  Devletlerarası uyuşmazlıklarda başvurulurken; 1994 yılında ABD, Kanada ve Meksika arasında imzalanan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması -NAFTA- ile birlikte ilk kez şirketlerin tek taraflı olarak Devletlere karşı dava açması (sorun ne olursa olsun Devlet şirketi dava edemiyor, ancak, şirketin ait olduğu Devleti dava etme hakkına sahip, buna karşın şirket yatırım yaptığı ülkenin Hükümetini, hukuk sistemini ya da vergi sistemini Tahkim'e şikayet edip, değiştirme hakkına sahip) ve bu hukuki sürecin Dünya Bankası içersindeki Tahkim komisyonlarınca yürütülmesi karara bağlandı. NAFTA anlaşması kapsamındaki tahkim hükmünün işçi sınıfı ve yatırımların yapıldığı yerelliklerde yaşayan halklar üzerindeki etkileri ise anlaşmanın 4. yılından itibaren yani 1998 yılında başladı. Son üç yılda yüzlerce yatırım uyuşmazlığının Dünya Bankası-Tahkim Panellerine taşındığı ve bu davalardan hiç birinin davalı Devletler (ABD, Kanada ve Meksika) lehine sonuçlanmadığı yani kazanan tarafın her zaman şirketler olduğu, dava edilen kamu kurumlarının başında Eyalet Mahkemelerinin ve Maliye Bakanlıkları (ulusal vergi uygulamaları dolayısıyla) ile Çevre Bakanlıklarının geldiği, ulaşan  bilgiler arasında.

 

Kuzey Amerika kıtasını 94'ten beri kasıp, kavuran uluslararası tahkim sistemi, Avrupa Birliği'nin Nice zirvesi gündem maddelerinin de başında geliyordu. Bir çerçeve hüküm olarak Aralık 2000'de kabul edilen bu maddenin önümüzdeki süreçte tek tek AB-ülkeleri yasalarına da geçirilmesi gerekiyor. Bu, şimdilik yalnızca AB'nin bir iç meselesiymiş gibi görünüyorsa da DTÖ içersinde daha 1994 yılındaki kuruluş anlaşmasına bağlı olarak imza altına alınan çerçeve anlaşmalardan bir tanesinin de "uyuşmazlıkların halli" olduğu ve bu çerçeve anlaşmaların her birinin 9-14 Kasım 2001 tarihlerinde Katar'da yapılacak DTÖ 4. Bakanlar Konferansının gündemine (genişletilip, detaylandırılmak üzere) alınmasının kararlaştırıldığı hatırlanacak olursa AB üyesi devletler tahkim ile ilgili "gerekli" düzenlemeleri yapmakta nazlansa bile , anlaşmanın DTÖ'nde ele alınması halinde sonucu uygulama konusunda gerekli hassasiyeti göstermek zorunda olacaklardır. AB'nin DTÖ zirvelerinde nasıl temsil edileceği sorunu da Nice zirvesinde giderilmiş ve Avrupa Komisyonu DTÖ anlaşmalarında AB'ni tam yetkiyle temsil etme hakkını elde etmiştir. AB kurumları ile sermaye lobileri arasındaki sıcak ilişkilerin anlatıldığı bölüm hatırlanacak olursa, Komisyonun bu yetkiyi kimler adına kullanacağı son derece açıktır. 

Bu noktada sorulması gereken sorulardan bir tanesi de "Ulus Devletlerin nasıl olup ta yok olma tehdidi ile karşı karşıya bulunduğu böylesi bir süreçte kendilerini var eden ve bugün de yok edecek olan kapitalist sisteme direnemedikleri?" sorusu olabilir. Bu soruda netleştirilmesi gereken konu, ulus devletlerin yalnızca "ulusal ve sosyal" boyutlarının budandığı, yani Devlet mekanizmalarına kapitalist sistemin her zaman ihtiyacı olduğu gerçeğidir. Dolayısıyla günümüz Devletleri,  varoluş'larını tehdit eden bir süreçle karşı karşıya değillerdir aslında. Ve yaptıkları, ödünç aldıkları hükümranlık haklarını sahibine iade etmenin ötesinde bir şey değildir. Bu nedenle, süreç sorgulanırken kapitalist üretim ilişkilerinden bağımsızlaştırılamaz.

 

Önümüzdeki dönemde bu alanda çok daha çetrefilli gelişmeler yaşanacağı göz önüne alındığında, bu tartışmaların aslında ne kadar gerekli olduğu fark ediliyor. Dünya ekonomisini perde arkasından yöneten şirketler, sahip oldukları hegemonik gücü bir Dünya Hükümeti'nde pekiştirme niyetlerini ilk kez 1999 Mart'ında, o tarihte Dünya Ticaret Örgütü Genel Başkanlığını yürüten Renato Ruggerio aracılığı ile duyurdular. Amaç, dünya ekonomisinin tek bir merkezden, DTÖ eliyle yönetilmesi şeklinde deklare edildi. Bu açıklamadan bir kaç ay sonra bu kez Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan'dan bu konuda yeni bir yaklaşım duyuldu: "Eğer dünyanın bir Hükümete ihtiyacı varsa, böylesi bir yapı için en uygun platform, tüm üye ülkelerin eşit düzeyde temsil edildiği(Güvenlik Konseyindeki Veto haklarını yok sayıyor)  Birleşmiş Milletler olacaktır."

 

 

Aynı şekilde, bugün Dünya Ticaret Örgütü gündemiyle başta gelişmiş ekonomik bloklar ABD, Avrupa Birliği ve Japonya ile tüm diğer az gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerin Hükümetlerinin gündemlerinin birebir aynı olması da kuşkusuz bir tesadüf ile açıklanamaz. Geçmişe oranla değişmiş olan tek şey ise kartların artık açık oynanıyor olmasıdır. Öylesine açık oynanmaktadır ki artık kartlar, Dünya Ticaret Örgütünün 9-14 Kasım tarihlerinde Katar'da yapacağı 4. Bakanlar Konferansına katılmak isteyen demokratik kitle örgütleri ya da STK temsilcileri, Katar için ülke giriş vizesini DTÖ'nün kendisinden almak zorunda bırakılmışlardır. Akreditasyon sistemiyle istediği örgüte giriş vizesi verip, istemediklerini ülkeye sokmama yetkisini elinde bulunduran DTÖ, elde ettiği bu konumla aslında bir ulusun egemenlik haklarını elinde tuttuğunun bilincindedir. Başka bir deyişle DTÖ'nün dünya hükümeti olma niyeti, fiili olarak Katar süreciyle birlikte yaşama geçirilmiştir. Ayrıca, bugüne kadar kapitalist küreselleşme süreci karşıtlarınca zirve toplantılarının yapıldığı ülkelerde düzenlenen protesto gösterilerinin geleceği konusunda da bir demo yapmaktadır DTÖ. Eğer Katar eylemlerine katılım zayıf olur ve bir de eylemler yalnızca yürüyüş yapmanın ötesine geçmeyecek olursa, akreditasyon sistemi küresel zirvelerin vaz geçilmez yöntemi olarak benimsenecek demektir. Burada asıl sorun, üç yıldan beri DTÖ'nü tanımadıklarını tekrarlayan eylemcilerin Örgüte başvurarak, akreditasyon talep etmeleri ikilemi olacaktır. Bir yanda eylem, diğer yanda kapitalist bir yapının, karşıtları tarafından  eyleme katılmak suretiyle meşrulaştırılması...

 

Kapitalizmin ekonomik yapılarının yanısıra, önemli işlevlerle donatılmış sosyal kurumları da bu süreçte oldukça etkin olacağa benziyorlar. Küreselleşmeye insani bir çehre kazandırma çabası içindeki Şirketler, şartlar gerektirdiğinde Dünya Hükümeti olma ayrıcalığını BM, hatta ILO'ya bile devredebilir. Tüm üye ülkelerin örgüt nezdinde eşit olarak temsil edildiğini savunan Genel Sekreter Kofi Annan'ın doğru söylediğinden şüphe edilmemelidir. Zira sorun artık, ülkelerarası eşitsizliklerin çok ötesine geçmiş sınıflararası çatışma en net haliyle görünür durumdadır. Kofi Annan yönetimindeki B.M.'in, örgütün logosunu bağış karşılığında ulusötesi şirketlere pazarlıyor olması ve şirketlerin bu logoları "temizlik ve dürüstlük" adına, imajlarını yenilemek amacıyla kullanmaları da bu saptamayı doğrulayıcı nitelikteki gelişmelerdir.

 

 KAYNAKÇA :

 

1- TANİLLİ Server/           Devlet ve Demokrasi/ Evrim Matbaacılık

2- KORTEN David C./      When Corporations Rule the World/Kumarian Press Inc.

3- TALBOTT Strobe/           Self Determination in an Independent World/Foreign Policy

                        Spring - 2000 /

4- COHEN&PRUSAK      Kavrayamadığımız Zenginlik/ MESS Yayınları

5- BALANYA Belen       Europe Inc. / Pluto Press

 DOHERTY Ann

 HOEDEMANN Olivier

 MA'ANIT Adam

 WESSELIUS Erık

6- Finansal Forum       1. Haziran . 2001

 

 

ÖNCEKİ SAYFA

 
sayfa başına dön