Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 K.MARKS

 

ÇİMDİK



Kral Öldü... Yaşasın Kral !..


IMF'nin Finlandiyalı Türkiye masası şefi Jaho Kahkonen'i tanımayan yok
Mubarek tele-vole yıldızı. 
Genç, dinamik, uzun boylu ve yakışıklı. Üstelik hem güçlü, hem de haklı.
Cart-curt falan etmiyor.
O kapalı kapılar ardında bir, diyor... Emrindekiler kapı önünde bin.
Yeryüzünde bundan güzel hükümranlık olur mu ?
Olmadığı bizim medyanın tutumundan belli değil mi ?
Hergün, her televizyon kanalından soframızın konuğu.
Her sabah, her kahvaltımızın yağı reçeli. 
Yok, zam yapın, dedi... Yok, işçi atın, dedi. Yok, Hazineyi teftiş etti. Yok, Maliyeyi teşrif etti. Para var, dedi... Para yok, dedi. 
Ağzımızdaki lokmadan, yüreğimizdeki korkuya, yaşamımızın egemeni.
Toplum muhtaç olmaya görsün !.. Bulur bir üfürükçü, varsa yoksa o.
Artık herkes, her an onunla haşır neşirse tanımayan, bilmeyen kalmaz.
Eh doğal !.. 
Bir toplumun yazgısıyla oynadığı sanılan kişi, bilinmesin mümkün mü ?
İyi de, bunun bir de öncülü vardı değil mi ?
Hani şu bizim sinyor Carlo Cotarelli !..
Tıpkı Kahkonnen gibi, her aşımızın tuzu... Her başımızın gözü.
Hem de öyle geçen bin yılın, bilmem kaçıncı yüzyılında değil... Altı ay önceye kadar astığı astık, kestiği kestik velinimetimiz efendimiz !..
Acaba nerede, kimin başına ne çoraplar örmekte, bileniniz var mı ?
Yok mu ?
Öyleyse, siz siz olun, altından sandalye çekilince belleğin kara çukuruna yuvarlanıp gidene olduğundan fazla kudret vehmetmeyin ?
Peki, ne mi yapalım ?
Borç verenin alabildiğine güvence alacağını... Borç yiyenin kesesinden yiyeceğini bilmeye ne dersiniz ?


Zurnik Beyler

Gençler tanımaz.
Ama çimdik okurlarının eski kulağı kesikleri çok iyi anımsar.
İstanbul'un Beyoğlu'nda bir Zurnik vardı.
İsteyene sarışın, arzulayana esmer.. Tuzu kurumuş ama, hevesi kursağında kalmış kart zamparalara da yosmanın sübyanını sağlamanın pîri üstâdı sayılırdı. 
İyi pazarlık ettiğinden, heveslinin dileği tutuncaya büyük saygı görür... Ederi ödenip iş bitirilince de Pezevenk Zurnik diye anılırdı.
Bilmeyiz geçtiğimiz haftanın ilâç promosyonu tartışmasını izlediniz mi ?
İzmir'li bir, (doktor değil... Özellikle,) hekim çıktı.
Başında Bülent Eczacıbaşı beyefendinin bulunduğu... Her biri yalılarda, konaklarda, köşklerde doğmuş... Hem ülkede hem yurtdışında çok seçkin... Çok yetkin... Çok pahalı okullarda okumuş... Diplomaları, ödülleri ve elbette paraları saymakla tükenmeyecek kadar çok, saygın bey ve hanımefendilerden oluşan İlâç İşverenleri'nin, reçetelerine kendi ilâçlarını yazmaları karşılığında... Her biri insan sağlığı adına hiçbir baskı ve çıkara boyun eğmeden çalışmaya Hipokrat andı içmiş doktorlara Nataşa'lı hafta sonu tatilleri sunduğunu açıklayıverdi.
Deniz Som'un kulakları çınlasın.
Niğde Devlet Hastanesi doktorlarının hafta sonu serencamını yaza yaza bitiremiyordu. Tanıklık önce bir, sonra pek çok hekimden geldi.
Demek ki, altın dolma kalemden, bilgisayara... Kongre turizminden, muayenehane döşemeye uzanan reçete karşılığı primler kesmemiş.
Soygunun gözü kör olsun.
Bu ne iştah, ne oburluktur ki, insan aczinin en zayıf halkasında vurguna soyunanlar, işi Zurnik'liğe vardırmışlar.
Ah Erdal Atabek ah !..
Ulusal ilâç diye müsteşarlıktan olup hapislerde yatmanın âlemi neydi ? 
Bak çağdaş İlâç İşverenlerimizle, işbilir, işbitirir doktorlarımıza !.. 
Hastaları pahalı ilâçları alamayıp ölürken, onlar cennetin anahtarıyla han-gi kapıları, nasıl açarak, hûrilerle oynaşmaktalar.
Eğer halâ dilin yanmadı, aklın başına gelmediyse anlat da, biz fukaraların gönlü gözü... Sana yeniden ceza ve tutukevlerinin kapıları açılsın. 


Devletlûnun Fikri mi, Fiziği mi ?

ABD.nin ünlü başkanı Roosevelt'i bilmeyen var mı ? 
Sanırız iki nedenden yok !..
Biri biz, bizi bilmeyiz ama, dünyada bilmediğimiz yoktur. 
Öteki Amerika tarihinde 4 kez üstüste seçilen Roosevelt hem tarihe efsane bir kişilik, hen de Guinnes rekorlar kitabına geçmiştir. 
1882 yılında New-York'ta varlıklı bir ailenin oğlu olarak doğan Franklin D(eleno) Roosevelt, 14 yaşına kadar özel eğitim aldı. O yaşta Massachussets eyaletindeki Groton okuluna başladı. 1900-904'te Harvard'ta hukuk okudu. 
1905'te akrabası eski başkan Theodor Rosevelt'in yeğeni Eleonor Rose-velt'le evlenince politikaya girdi. 1910'da New-York Eyalet Senatosuna seçildi. 1913'te Deniz Kuvvetleri Bakan yardımcısı oldu. 
1921'de çocuk felcine yakalandı.
1928'de New-York Valiliğine adaylığını koyduğunda, yardımsız ayakta duramıyordu. 1932'de başkanlığa aday olduğunda yürüyemiyordu.
O tarihten 1945'te ölünceye kadar 4 kez başkan seçildi. 
İkinci Dünya Savaşı sonrasında herkesin gördüğü "Amarikan Rüyası"nı, bir tekerlekli sandalyede üretti.
Haydi o Amerika'daydı.
Orası mucizeler diyarı... Herbişey olabilir !..
Avrupa'ya ne buyrulur ?
Urho Kaleva Kekkonen adı birşeyler çağrıştırıyor mu ?
1900 yılında, Pielavesi'sinde doğan... 1986'da Helsinki'de ölen bu adam, "Soğuk Savaş" sırasında yaklaşık 3 yıl, Finlandiya'yı yoğunbakımda yönetti.
Çünkü kalkınmış, gelişmiş, demokratik Finlandiya Cumhuriyeti, onca yıl yerini dolduracak birini bulamamış... 1978'de Finlandiya parlamentosu 22 yıldır Cumhurbaşkanı olan 78 yaşındaki Kekkonen'i, 6 yıl için yeniden seçmişti. 
Kekkonen, bir keresticinin oğluydu. Helsinki Hukuk Fakültesinde Hukuk doktorası yapmıştı. Ama politıkada köylü önderliğine soyundu. Finlandiya'nın egemenliği için Sovyetler Birliği'yle çarpıştı... Bağımsızlık sonrası hem kendine destek olan Batı'yla, hem çarpıştığı Sovyetler Birliği'yle dostluk kurmayı bildi. 
Bu sayede, eski bir sömürge olan ülkesi, Avrupa zenginleri arasına girdi
Durup dururken bütün bunları neden mi anımsattık ?
Hiiiç !..
Sadece devlet adamlarının kolay yetişmediğini... Yetişeninden de, gerekli oyu alabiliyorsa, tekerlekli sandalyede de otursa.. Yoğun bakımda da yatsa, öyle kolayca vazgeçilemediğini aklımızın bir köşesinde tutalım.. Ve değiştirmek için, ondan fazla oy almanın yolunu bulalım, diye.
Gerekçemiz yeter mi ?

Çilekeşlerle Dervişler

Emek Platformu, İsrafil'in Su'r'una döndü. 
Kıyamet yakın olmalı !..
Hani haksız sayılmazlar.
Yıllar yılı, hükümetlerle sütre gerisinde uzlaşıp marifet gösterdiler.
Eh !.. Marifet de iltifata tâbidir.
Görkemli binalar... Masraflı geziler... Üyeleri işçilerin düşünde görse hayra yormayacağı yükseklikteki ücretler... Saltanat arabaları ve daha bilneyiz neler neler, ancak böyle sağlanıyordu.
Ucuza kapatılan emeğin, sendika ödentisi alınteri kurumadan kesiliyor... Uzlaşma ustası sendikacılar, onları repo, faiz ya da dövizde değerlendiriyor... Böylelikle hem yüksek ücretlerini, hem de saltanat çarkını con ahmedin devr-i daim makinesi gibi pek güzel döndürüyorlardı.
Allah şu IMF'i de, ona boyun eğen Hükümeti de kahretsin !..
Biri döviz, faiz, keriz (pardon borsa ya da repo,) sacayağını kır, dedi. Öteki başüstüne. Faizler başaşağı gitti. Döviz el yakar oldu. Keriz ise, batan ban-ka ve şirketlere kereviz oldu.
Yâni anlayacağınız, değirmenin suyu azaldı.
Saltanatın yerinde yeller esmeye ramak kaldı. 
Emek platformunun kılavuzları için gam mı ?
Sendikaların kasasındaki son paralara, kıdem tazminatı karşılığı diye el koyup emekli oluverirlerdi. 
Durdukları yerde duramayasıca IMF ile Hükümet yine iş karıştırdı. 
Biri 100 bin işçiyi at, dedi... Diğeri emrin olur !..
Zaten özel sektörde işçi kalmamış. 
Kalsa da, sendika üyesi olanı, kulaklarından duvara çiviliyorlar. 
Ne ayıp !.. Özel sektörde yıllardır işçi yok !.. Saygıdeğer taşaron var !..
Sendika ödentisine mahkûm olanlar kamu işçileri. 
Faiz, döviz, keriz tokadından sonra, 100 bin işçinin emekliliği, 100 bin sendika ödentisinin birden kesilmesi demektir.
Hesap bilen hesaplasın.
Her işçi asgari ücretten yüzde 1 ödese kişi başına 2 milyon. 
Kamu emekçisinin ortalamasından ödese 6 milyon.
Etti mi sana en azından ayda 200, ortalamadan 600 milyar lira. 
Buna bir de sözleşme farkı.. İkramiye keseneği.. İşbarışı primi, şusu busu ekleyin. Sendikaların aylık zararı trilyona, yıllık zararı onlarca trilyona vurdu mu, vurmadı mı ?
Üstelik yeni işçi de almayacağız, diyorlar.
Eğer doğru çıkarsa, bu kayıbı kim karşılayacak ?
Sendikacılık yapacağına tefecilikle saltanat sürenler mi, sanıyorsunuz ?
Ne münasebet !..
Onlar sendika kasasındaki son kuruşu da alıp çeker giderler.
Zararı, her zaman olduğu gibi, yine işçiler öder.





 
sayfa başına dön