Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 K.MARKS

 


Türkiye'nin Açmazı


Mustafa Alp DAĞISTANLI


Bir şey sormak istiyorum: Bush, Ecevit'i neden Washington'a çağırdı?
Bu soruya açık ve tatminkâr bir cevap verildiğini ben duymadım, okumadım. Zaten, gazetelerde ve televizyonlarda neredeyse tamamen Türkiye'nin neler isteyeceği, istediği ve bu isteklerin hangi mekanizmalarla ne zaman karşılanacağı söylendi ve yazıldı.
Ne karşılığında? Bu soru da hiç sorulmadı.
Bizim bitap başbakanımızı bunca zahmete sokacak önemde ne vardı da taa Amerikalara kadar çağırdı II. Bush. "Gelin bizden birşeyler isteyin n'olursunuz. Aşkolsun..." değil herhalde. Bunun için oralara gitmeye gerek yoktu. Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş giderdi yine, olur biterdi. Tuhaf!
Gazetecilerin Ecevit'in basın toplantısında mütemadiyen sordukları ve bir türlü tatminkâr, doyurucu cevap alamadıkları piyango kabilinden, "cash" bir getiri görünmüyor ortada belki, ama yine de izzet ikramda hiçbir eksik yoktu. Yediğin yanında, yemediğin arkanda. Eksik yoktu ne demek, en muteber misafir yerine kondu bizim başbakan.
İyi de, ABD ne istiyor? Bu soru da hiç sorulmadı. Yine de istediği birkaç şeyi biliyoruz:
1. Yabancı yatırımcı gelsin, diyorsunuz ama geleni de pişman ediyorsunuz; bürokratik engeller filan... Ecevit, basın toplantısında, "Bu meseleyi birkaç gün önce çıkan bir yasayla hallettik" dedi. Demek ki, bunun için oralara gitmeye gerek yokmuş.
2. Türkiye tek müslüman, laik ve demokratik ülke olarak bir modeldir. ABD'nin de özellikle 11 Eylül'den sonra böyle bir modele ihtiyacı var. Ecevit, basın toplantısında "Model olmak için ne yapacaksınız" sorusuna şöyle keyifli bir böbürlenmeyle şu karşılığı verdi: "Yapacağımız bir şey yok; çünkü zaten modeldik biz ve ABD de şimdi bunu daha iyi anlamış görünüyor." Demek ki, bunun için de Türkiye'yi taa oralara çağırmaya gerek yokmuş.
3. Yolsuzluklara hiç olmazsa artık müsamaha göstermeyin. Reformlara devam edin. Sanki tek parti dönemiymiş gibi (miş gibisi fazla aslında) devam ediyor reformlar. Ecevit, "İktidar ve muhalefet partileriyle Meclis çok hızlı çalışıyor. Dünyada örneği yok bu hızın. Zaten Amarekalı dostlarımız da ("stratejik ortağımız" demek istiyor) dünyada bunun örneği olmadığını söyledi" dedi. Yolsuzlukların üzerine gitmede ise bir gıdım ileri iki adım geri sürünüşü sürüyor. Hesap sorulmasını bekleyenler en iyi ihtimalle avuçlarını yalayacak, ama yeni yolsuzlukların önü alınacak. (Uluslararası kapitalizmin adam gibi işleyişi yeterli bir yolsuzluk düzeyi zaten. Arada Enron gibi örnekler çıkınca skandal oluyor.) Eski yolsuzluklar sermaye birikimi yerine geçecek. Dolayısıyla reformlar ve yolsuzluklar için de adamı oralara çağırmaya gerek yok.
4. Kıbrıs'ta uzlaşmacı olun. Bence Kıbrıs sorunu ABD için çok da önemli değil artık, ama Denktaş'ın hamleleri ve yeni başlayan müzakere süreci Washington için tatminkâr. Yani, bunun için de taa oralara gitmek lüzumsuz.
Vallahi, aklıma şık bir beşinci şık gelmiyor. Ufak tefek ricalar ihmal edilebilir. Burada sayılan 4 istek ise Türkiye'nin, en azından Türkiye'ye hükumet edenlerin (bu konuda tartışmalı ve büyük bir itiş kakış yaşanıyor bence) zaten istediği şeyler, yapmaya çalıştığı şeyler. Yani zaten yapılmak, yerine getirilmek için çabalanan şeyler için bu çabalamadan dolayı kanter içinde kalmış adamı dünyanın bir ucuna çağırıp o aynı şeylerin yapılmasını istemek tuhaf değil mi? Bence tuhaf.
Geriye, Baskın Oran'ın anlatmaya çalıştığı "eksen ülke yapılmak istenen Türkiye" anabaşlığı kalıyor. Yukarıdaki dört madde zaten "eksen ülke" olma yolunu döşeyen taşların en önemli kısmı. Diğer kısmı da ikram faslında ve Türkiye'nin ricaları bahsinde ele alınmış, bir yola koyulmuştur: nitelikli sanayi bölgeleri, ticareti dengeleme, AB'ye tanınan bazı ayrıcalıkların Türkiye'ye de tanınması...
Doğrusu, koltukları kabartacak, övünülecek, bayramı yapılacak bir mevki değil "eksen ülke". Ama kendi avucunu yalamaktan ölesiye korkan ve yalamaya mürekkepten başlayarak devam eden birçok insanın "artık birinci lige çıktık, çıkacağız" sevinciyle bayram ettiğini, daha da çok edeceğini biliyorum. Onlar "stratejik ortaklık" diyor bu ilişkiye.
Neyse, ABD, bu yeni pozisyonu dosta düşmana göstermek, bir törenle Türkiye'yi stratejik "ortak"lığa dahil ettiğini anlatmak için Yeni Dünya'yı bir kere daha keşfetmemizi istemiş olabilir. Ama yine de eksik, açıkta kalan bir şey var. Bunu daha önce de yapabilirdi. Mesela Afganistan harekâtına başlamadan. Hazır Türkiye desteke vermişti. Bu jesti o zaman yaparak Türkiye'yi bir model olarak iyice parlatabilir, ihtiyaç duyduğu meşruiyet zeminini ve "terörizme karşı medeniyetler ortaklığını" daha kolay temin edebilirdi.
Ya da Türkiye'deki reformlar meyvalarını verince veya vereceğini ayan beyan gösterince yapabilirdi bu kabul törenini. Neden şimdi?
Çünkü Irak hamlesi o kadar da ırak değil. Irak'ta bir operasyon olacak, bu belli. Belli olmayan, kanlı mı olacak, kansız mı olacak. En azından belli olmadığı söyleniyor bu konunun. Şahinlerle güvercinlerin tartışması sürüyormuş. (Şahin olan yerden güvercin kaçar.) Siz şahinlerin yanına Yahudi lobisini de ekleyin (ve tabii İsrail'i de; İsrail aynı zamanda ABD içinde bir devlettir). Türkiye'nin ağzına bir parmak veya bir avuç bal çalıp Irak'a girmeye "ikna" edilmesi gerektiğini ilk söyleyen, Kuzey Irak'ta El Kaide'nin yuvalandığını dünya ve Türk medyasının önüne atan New York Times yazarı William Safire mesela. (Kendisi "Başkanın adamları"ndandır, yani Nixon'un. Onun konuşmalarını yazmış, danışmanlığını yapmış bir gazetecidir. Üç, beş yıl önce, ABD'de kamuoyunu etkileyen 100 kişi arasında gösteriliyordu.)
Yahudi lobisinin bir başka önemli ismi ise Ecevit'in gezisinden bir hafta kadar önce bir heyetle Türkiye'ye de gelen senatör Joseph Lieberman; yani Demokrat başkan adayı Al Gore'un başkan yardımcısı adayı.
Başbakan Ecevit'i ABD'ye davet ettiren şey Irak'tır. Lieberman'ın demin sözünü ettiğim gezisi sırasında söylediği gibi, "Saddam iktidardan uzaklaştırılmadan terörizme karşı mücadele zafere ulaşamaz." "Peki ABD ne istiyor" sorusunun cevabı da Irak harekâtına Türkiye'nin katkısıdır. Katkıdan katkıya fark var tabii. Mesela İncirlik üssünün kullandırılması. Ecevit, bu üssü ABD'ye zaten kullandırdıklarını, burada bir sorun olmadığını söyledi. Demek ki, lojistik destekten fazlası isteniyor. ABD'nin kesin kararını ve nasıl bir harekât yürüteceğini bilmediğimiz için o "fazla"nın ne kadar fazla olduğunu da kestiremiyoruz ama kabalaştırıp basitleştirerek söylemek gerekirse "Ordunuzu bize bir süreliğine kiralayın" ricasına kadar gidebilir.
Nereden çıkarıyorum? Yukarıda sorduğum soruları nedense aklına getirmeyenlerin bile farkedebileceği yeteri kadar işaret vardı gezi sırasında: Eski CIA direktörü Woolsey, "Başka hiçbir ülkenin önemi yok, Türkiye'nin işbirliği ise şart" dedi. Kendisi, Musul-Kerkük'ün Iraklıların kanlarıyla kızarmış bir tepside Türkiye'ye sunulmasını önermişti.Benzer bir görüşü, eski Savunma Bakan yardımcısı Richard Perle de dile getirdi. Nixon'ın dışişleri bakanı Henry Kissenger ise (Amerikalı yazar Cristopher Hitchens, son kitabında, bu duayen politikacının insanlık suçu işlediği için yargılanması gerektiğini söyledi) Washington Post'ta (13 Ocak 2002) son derece ibret verici ve ayrıntılı bir yazıyla durumu anlatmıştı.
Çoğu kimse için bunlar da yeterince açık işaretler sayılmadı, çünkü ülkenin nasıl bir politikayla yönetildiğini ve toplumun da nasıl bir durumda olduğunu gösterir bir şekilde herkes "Cebimize para koydu mu ABD" arsızlığındaydı. "Cash" ümidiyle salyaları akanlar, (Irak operasyonuna katılma karşılığında) ABD'nin açacağı "karlı" yolları da göremedi. Gezinin ilk günü Wall Street Journal'da çıkan yazı aslında durumu anlatıyordu. Önce IMF politikaları eleştiriliyordu. (Bu politikaları cansiparane savunan politikacılarımız ve ekonomistlerimizin cevabı hala merak konusu.) Ardından başta Arjantin olmak üzere kıyamet manzaraları hatırlatılıyordu. (Bu hatırlatma Bush yönetimi için değil, eğer hizaya gelmeyip Bush yönetimi tarafından IMF'nin insafına terkedilirse ne hale düşeceğini anlamasını sağlamak üzere Türkiye içindi.) Sonra da "Türkiye, IMF politikalarına bırakılamayacak kadar önemli bir ülkedir" deniyordu. Yani, istim arkadan gelecek, demekti bu; şartları yerine getirirseniz tabii.
Ecevit döndü artık ve işaretler anlamayanlara pankart açıklığında ortaya çıkmaya başladı. Uzun lafa gerek yok, Ecevit'in Pazartesi günü TRT'de söyledikleri durumu anlamaya yeter (Hürriyet gazetesinden, 22 Ocak 2002, aktarıyorum):
"Bush'un 'Diplomatik veya başka bir yolla olsun kesin başarıya ulaşacağımızdan ve işimizi yarım bırakmayacağımızdan emin olun' sözlerini, 'Eğer diplomatik yollardan sonuç alınamazsa o zaman yapacağımızı biliriz' şeklinde yorumlayan Ecevit, Saddam Hüseyin'e de 'Bush'un sözlerini ciddiye al' uyarısında bulundu."
Şunları da söylemiş Bush, Ecevit'e: "Saddam Hüseyin'e tahammülüm yok. İktidarda kaldığı sürece kötü işlere tevessül edecek, bölgede istikrarsızlık kaynağı olacaktır."
Ah bir söz dinlese şu Saddam, Ecevit ve Türkiye ne kadar rahat edecek.
Rahat edecekler arasında mesela Rusya da var. Ecevit ABD'deyken çıkan Reuters kaynaklı bir haber bunu gösteriyor. Habere göre, Irak Başbakan yardımcısı Tarık Aziz aysonunda Moskova'yı ziyaret edecek. Moskova, Birleşmiş Milletler silah denetçilerine izin vermesi için Bağdat'a baskı yapacak...
Rusya da inisiyatifi ABD'ye kaptırmak istemiyor. ABD ile bir hegemonya rekabetine giremeyecek durumda olan Moskova, kendi istediği olamıyorsa, mevcut durumun korunmasını istiyor haliyle.
Türkiye de, bir harekat olursa katılmak zorunda kalacağını iyice anladığı için Bağdat'ın denetçileri izin verip bu işten hepberaber sıyrılmayı özlüyor. Ama iş denetçi meselesini aşmış durumda. Açıkça söyleniyor ki, Saddam gitmeli.
Şimdi burada başka bir sorun daha var: Nasıl olacak harekat? ABD'nin Afganistan'daki gibi yoğun bombardımana tutması zor Irak'ı. Ne de olsa burası Batı'nın da burnun dibi. Ayrıca büyük bir Arap kamuoyu var ve bu tür bir saldırganlığa destek vermeleri zor. Ayrıca, bombalama da istediği sonucu vermez ABD'nin, yani Saddam'ın uzaklaştırılması. Daha önce de bombaladılar, olmadı. Casusluk işleriyle de Saddam'ı alaşağı edemediler. Irak Ulusal Kongresi gibi hiçbir gücü ve etkisi olmayan, köksüz bir yapıyı alternatif olarak palazlandırmaya çalıştılar, olmadı.
Kara harekatı gerekiyor yani. Ama burada da zorluklar var. Taliban'ın 40 bin kişilik düzensiz, toplama ordusuna karşılık Irak'ın 400 bin kişilik düzenli ordusu var. Bu ordu içinde bir çözülme yaratmak da o kadar kolay değil. Ülke içindeki muhalif gruplar bakımından da durum değişik. Kuzeydeki Kürt grupların Saddam'ın ordusuyla başetmesi imkansız. Sonra, Afganistan birçok kabilenin oluşturduğu bir ülke; bir milletten bahsetmek zor. Uluslaşma aşamasında değiller; tamamen başka bir yapı var ve uzun yıllar süren savaşlar da bu yapıyı dejenere etmiş. Irak ise nereden bakılırsa bakılsın bir ulus devlet; bir millet var. Dolayısıyla, kabileler arası çekişmelerden medet ummak nafile.
Demek ki, büyük bir kara gücü gerekiyor. Türkiye kuzeyden neden girmesin! Hem Kürt devleti kurulma ihtimalini de önlemiş olur böylece, di mi?
Sorunlar bitmiyor; sadece kuzeydeki komşular rahatsız olmaz bir harekatta, güneydede Şii bölgesi rahatsızlık kaynağı. Körfez ülkelerinin İran'ın bölgedeki niyetlerine karşı beslediği yaygın ve derin kuşku ve korkuyu ABD'nin kendisi de paylaşıyor aslında.
Kısacası, "ABD'den Türk savunmasına destek", "Türkiye artık çekici", "İslam dünyasına Türkiye modeli", "10 milyar dolar kredi yolda" gibi gazete başlıklarından çok göreceğiz önümüzdeki dönemde.
Bir şey daha göreceğiz: Derviş'in gelişiyle sadece ekonomide değil siyasette de başlayan yeni dönem damgasını vuracak bu memlekete. Dış politika da iyice dümen suyuna girecek. Çünkü, ekonomi dış krediye ve paralel politikalara bağlandıktan sonra artık söylenenler yapılmazsa ekonominin çökmesi, belki de askerlerin sık sık dile getirdikleri korkularının gerçek haline gelmesi, sosyal patlamaların (Arjantin'deki gibi) meydana gelmesi kaçınılmaz. Bunun adı "stratejik ortaklık" olacak. Bu son ziyaret, Hz. İsa'nın son yemeği gibi bir dönüm noktası olacak. Kim karşı koyabilir? Yine de ABD'ye böylesi bir katkıya karşı çıkabilecek bir odak var: Ordu. Silahlı Kuvvetler'in böyle bir maceraya atılmayı istemediği biliniyor. Ama durum da çok sıkışık... Ayrı bir yazıyı haketmekle birlikte, bir şeye dikkat çekmek istiyorum: 28 Şubat'ta siyaset üstündeki etkisi ve gücü doruk noktasında görünen ordu o günden bugüne bir siyasi aktör olarak zayıfladı bence. Ayrıca, ordu, ABD ile stratejik ortaklığı engelleyen odak olmayı göze alabilir mi? (Bu da o ayrı yazının konusudur aslında.) 
Karşı koyuşun ilk adımı, neye muhtaç olduğumuza karar vermek; "cash"e mi, gerekirse yalamayı göze alabileceğimiz kendi avuçlarımıza mı? Türkiye'ye hükumet edenler ve hükümete hükmedenler bizim yerimize "cash" cevabını verdi.


 
sayfa başına dön