Mehmet Ali Aybar, "insanlık tarihi özgürlük mücadelesinin tarihidir" dediğinde, çoğumuz karşı çıkarak kendi 'marksizmimizi' savunmuş ve "sınıf mücadeleleri" ni gözardı eden bir revizyonisti stalinist bir jargonun kuntuluğu ile harcayıvermiştik.
Şimdilerde ise, özgürlüklerin kazanılması için verilen mücadelenin gerçekten de bir görelik taşıyan bağımsız hatta konjonktürel olarak sınıflar arası ittifak gerektirdiğini, "mutlak özgürlük" ün ancak bir sınıf mücadelesi ile olanaklı olduğunu ama özgürlük mücadelesini bir kenara atan sosyalizm anlayışının da "bambaşka" bir şey olduğunu, bunun ikilem değil diyalektik bir bütün oluşturduğunu anlatma çabası içindeyiz.
Bilindiği gibi, Leninizm öncesi Marksizmde sınıf (proletarya) kavramı çok açık ve özgüldür.
Proleter, ileri, gelişmiş sanayini kurmuş, kapitalist sürecin içine iyice girmiş ülkelere özgü bir sınıftır ve toplumun büyük çoğunluğunu oluşturur. Bu sınıf, kapitalistlerden her konuda ayrı düşünmektedir ve tüm değer yargıları kapitalist azınlığın tersine olduğu gibi tüm ezilen halkın (sınıfların) da değer yargılarının ötesindedir. Bunun için de; önce nicelik olarak toplumun en büyük kesimi olması öte yandan nitelik olarak da tüm toplumun en ileri değer yargılarına sahip olması , bu sınıfın tarihi bir görev üstlenmesini gerektirir.
Bu şemanın öngördüğü "proleter" sınıfın olmadığı veya azınlıkta olduğu ülkelerde ise anti-kapitalist devrimlerin nasıl yapılacağının şeması ise Lenin tarafından çizilmiş ve uygulamasını yapmaya çalışmıştır.
Bunu bana yeniden düşündüren şey, eski sosyalistlerin bir sorgulmaya verdiği yanıtlar olmuştu. Aynı sorgulama da iki eski sosyalist ayrı bir şeyler söylüyordu. Bu ikisi arasında ki fark belki açıkça değil ama kulislerde gene bir acelecilikle yerli yerine "oturtuluverdi". Birisi 60 yıldır tek sözcüğünü değiştirmeyen, ve nedense hep müşteri bulan ve hoşa giden ortodoksça söylemiyle eski bir savaşçının dirençli devamlılığını simgelerken, ikincisi en iyimser ve dostça yaklaşımlar da bile yaşlılığına verilen anlayış ama yılgınlara yakıştırılan bir gülümseme ile karşılandı. Çünkü kapitalizm gelişmesinden, sosyalistlerin bu gelişi desteklemelerinden falan söz ediyordu. Sonra bazı yerlerde bunu açıklamaya çalıştığını duydum ama neler söylediğini iyi takip etmediğimden, sadece yazılı olandan yola çıkmak gerekir diye düşünüyorum. Aslında burada girmek istediğim konunun girizgahı olması sadece bu eski sosyalistin Türkiye Sosyalizmine çok bedel ödeten görüşlerinin vardığı noktanın yargılanması falan değil. Doğrudan kendi düşünme yetimiz üzerinde tartışmak istememdendir. Yılların sosyalisti böyle bir şey söylüyorsa üzerinde mutlaka düşünmemiz gerektiğini anlayacak kadar yaşlanmış ve yaşamış olmak gerekiyor belki de.
Bu söylemler, bana bir kez daha sosyalizmin salt bir ekonomik yapı olarak kendini sistematize etmediğini, bunu yapacak kapitalizm çözümlemelerine girmediğini ve fakat artık bu çabayı eksiksiz yerine getirmesi gerektiğini ifade etmekteydi. Hala da bunu ifade ediyor.
Planlanmış bir tüketimin nasıl bir gönüllük içerdiğini ve bu gönüllüğü gösterecek sosyalizmin, gerçekten rafine bir proleterya öncülüğünü gerektirdiği , sosyalizmin ekonomi politiği aşmasının tek yolunun demokratik hak savaşımı ile tam olgunlaşmış işçiler tarafından kurulabileceği gerçeğine yeniden döndük. Bu da meta ilişkilerinin biçimsizleştirdiği insan ilişkilerini, insani temelleri üzerinde kurabilecek bir sınıfın kendini gerçekleştirebilme yetisine kavuşmasının yolunu aramaktır.
* * *
Bilimsel sosyalizmin kurucuları bütün çabaları ile kapitalizmin, kapitalist ekonomi-politiğin çözümlenmesine yönelmişlerdi. Sosyalist ekonominin nasıl bir şey olacağı yolunda verdikleri birkaç genelleme dışında pek bir şey yoktu. Başlarda bazı Marksist kuram ve siyasilerinin görüşü, ekonomi-politiğin kapitalizme özgü olduğu ve sosyalizme geçişle bunun değil bilimsel gerçeklik olması ortadan, kalkacağı üzerine inşa edilmişti. Lenin 1917 sonrasına kadar ele dişe dokunur bir öngörü de bile bulunmuyordu. Söylenenler genel anlamı ile gene hazırdaki toplumsal yapının çözülmesine dayalı bilimse ve geleceğe yönelik propagandif söylemlerden oluşuyordu. 20 yüzyılın ikinci yarısındaki iktisatçıları ise o dönem için yalnızca Bauer ve Kautsky'nin öngörülerinden söz ediyorlardı. Fakat bunlar da sosyalist düzen için öngörülerde bulunamayacak "dönek" lerdi. Ama 1917 devrimi politik olarak bütün dünyanın profilini değiştirdiği gibi, liderlerini de açmaza sürükledi. Ekonomi politiğin bittiği, bilimsel bir ekonomi biliminin söz konusu edilmeyeceği öngörüsüne dayanan (meta üretimini, pazarı, parayı rededen) yapılanmanın açmazları an kadar kısa sürede görülüp anlaşılınca Lenin son noktayı gene engin kavraması ile ortaya koydu, tartışmaları ve yeniden yapılanmanın aygıtlarının inşasına geçildi. Sosyalist bir iktisat bilimi inşa edilmek zorundaydı ve bunun da ancak nesnel iktisadi yasaların kullanıldığı bir süreçle olanağı vardı. Kısaca Marksizmin öngördüğü gelişim çizgisi tarihsel maddeciliğin belirlediği çizgiye koşut olarak özel ekonomi kurallarını da sürece bağlı olarak nesnel yasalar içinde bulmalıydı.
Sorun, tarihsel maddeciliğe uygun olan ekonomik gelişim yasalarının bulunabilirliğinin olup olmadığı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Ancak tarihi koşulların (ne olduğunu tartışmayacağımız) gerekçesiyle zaman içinde bu uygulanabilirlik uğruna, sosyalizme kategorik bir tarihsel gömlek biçilip deli gömleği gibi giydirilmiştir: Kölecilik, feodalizm
kapitalizm ve ardından her şeyin çözüme ulaştığı sosyalizm. Oysa tüm üretim araçlarının ve devletin proleteryanın eline geçmesi ile sosyalist ekonomi kurulamıyor ve bu düzen insanın tüm insani ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak kalmıştı. Çoğunluğun azınlık üzerindeki diktatörlüğü diye tanımlanan proleter demokrasisi büyük hızlı, klasik burjuva diktatörlüğüne dönüşmüştü. Buna engel olacak dur diyecek her hangi bir demokratik anlayış ise yoktu.
* * *
Toplumsal gelişmeleri güdümleyen temel çelişki, üretim ilişkilerinin üretici güçlerinin gerisinde kalmasıdır. Bu işin bir yönüdür. Yani üretici güçler üretim ilişkilerinin tutucu bağlarının ötesine geçmek zorundadır. Bu çelişkinin bir yüzüdür. Çelişkinin diğer yüzünde ise, üretim ilişkilerinin kendi yarattığı yönetim üst kademesi ile yani uygun deyimle alt yapının üst yapı ile düştüğü çelişki yatar. Buna, töreler, gelenekler, din, politik organizasyon, eğitim vs. diyebiliriz. İşte sosyalist bir düzeni ve devrimci bir kalkış noktasını belirleyen temel çelişkiler bu ikilidir. Bunların birbiri ile diyalektik bir sıkı fıkılığı olduğu da bilinen bir şey. Yani biri diğerini etkiliyor, yönetiyor, değiştiriyor. Gerçi, kendilerine ortodoks diyenler bunu da ikinci bir deli gömleği gibi giydirmişlerdir uzun süre düşüncelerimize. Alt yapı üst yapıyı belirler, üst yapının kendi başınalığı ve alt yapıyı etkilemesi söz konusu değildir bu görüşe göre.
Bu görüşe çok ikircimli ve tereddütlü bir tavırla resmi olarak önce Mao değindi. Teori ve Pratik'te üst yapının göreceli bir bağımsızlık ve alt yapıyı etkilediği koşulların olabileceğini söyledi. Daha sonra, Avrupa sosyalizminin önde gelen isimleri (biri de M.A.Aybar) alt yapı-üst yapı etkileşiminin diyalektiğini açıkçı ortaya koydular. (Bazılarının bunu kabulü için duvarların yıkılması gerekse de). Hatta bazı Marksistler tam tersini, üst yapının başat olduğu tezini kuramlaştırmaya uğraştılar.
Toplumsal gelişim, ekonomik gelişimden daha önde gidiyorsa, eğer üst yapı kurumlarının sıkıdan etkisi biliniyor ve gözlemleniyorsa, yani toplumun kendini yeniden üretme iradesi içinde bulunduğu üretim ilişkilerinin yenilenmesinden önde gidiyorsa bu toplumun kurgulayacağı üretim biçimi de elbette taşıdığı çelişkiler olarak yepyeni bir şey olma yoluna girecektir. Alt yapının değişimi ise bu insan tipinin gereksinimleri karşılayacak dönüşümü yapamayacaktır.Bu, meta üretiminin çoğalıp tüketim gücünü aşması (kriz noktazı) gerçekleşmeden, ara sınıfların üretici sınıflar gibi sömürüldükleri bilincine üst yapı kurumlarının bağımsızlaşmış olmasının yarattığı "siyasal devrim" olanağına varmalarını sağladı. (TİP böyle bir konjonktürün tabandan gelen ve akıllaca kullanılan bir enstürmanı oldu örneğin). Bu gelişme elbette üretim ilişkilerinin temel değişimini içermiyordu. Sadece göreceli bir bağımsızlığı sürdüren ve siyasal alanın genişlemesini sağlayan üst-yapı kullanımının bir sonucuydu. Bilinen üretim biçimlerinde tek ve temel fark, birey için yapılacak üretim değil toplumsal ihtiyaçlar için yapılacak üretim ayrımıdır. Bu da ahlaki bir sorun olmaktan öte toplumsal bilincin konusudur. Planlamanın tüketime değil, toplumsal gereksinimleri göre yapılması esasına dayanır. Ancak bu planlamanın, yapısını ve neyi yeniden ve nasıl üreteceğine karar verecek topluluklar kendilerinin olan geniş siyasal alan içinde belirleyici olmak haklarından vazgeçmemelidirler. Marksizme uygun olan budur. Özgürleşmiş bireyin edindiği özne olma durumuyla toplumu değiştirme ve değişime "razı" olma hakkını kullanması esastır. Bunun en basit örneğini, nükleer santralların kuruluşu ile ilgili olarak verebiliriz. Tüketimi artıracak enerji için nükleer santrallar isteyen burjuva iktidarına karşı, "atomun gizil gücünü toplum yararına kullanacak -Troçki-" sosyalist iktidar da artık, bu enerji türünün karşısına çıkacak muhalefet grupları ile karşılacaktır. Muhalefetin bu organizasyonu: bütün üst yapı kurumlarını (ve özellikle demokrasiyi) kullanarak istemediğini belli edecektir. Aral Gölü perişan edilip, Sarı Irmak mahvedilirken, Alaska Körfezi ve Kuzey Denizi petrol atıkları ile kirletilirken, üretimi artırmak için, ulu orta bir tarım veya petrol politikası izlemek olanağı olmayacaktır.
İşte bu gelişimin öznesi olacak işçi sınıfından toplumsal gelişmenin lokomotifi olarak söz etmek olanaklıdır. Bireylerin kendilerine "özgür" olmak için açacakları siyasal alanların kullanımı kapitalizme özgü ise bunun diğer yüzünde yer alan, sınıfsal olgunun temelinde de aynı özgürlüğün toplumsal kullanımını özümsemek yatar. Bireysel olan bunun, yani sistemin değiştirilmesini sağlayamazsa da gerçek olan değişimi ancak sınıfsal olan sağlayacaktır. Birey olmak hakkının kullanılmasının toplumsal değişimi sağlama görevini etkileyeceği de açıktır.
Özgürlüklerin varolması, kullanılması ve kullanım alanlarının genişletilmesi, sınıfsal görevin yerine getirilmesi için zorunludur. Bunun için de öncelikle, kapitalizmin ürünü olan işçi sınıfının üretim ilişkilerinin ötesine geçmesi, üretimden çok tüketimi planlama yetisine sahip olması (ki bu tüketimin dolaysız üretimdir yasasından kaynaklanan bir doğrudur) zorunlu ve olmazsa olmaz koşuldur. Toplumun, işçi sınıfının çoğunluk oluşturması ve gerek nitel gerekse nicel olarak öncülüğü ile değişmesi söz konusu olduğundan, kendi oluşumunu ve değişimini de tamamlamış olması zorunludur. Burada gene, kendinden b.ilinç, kendisi için bilinç abuk sabukluğuna girmemek için, sınıfın nitel değişimi (yani üretim ilişkilerin ötesine geçen potansiyele varması) olmaksızın, iç gelişimini tamamlamamış, kendiliğinden harektelilik kazanmamış, soyut kavramlar üzerine (yasa, tüzük, vs,) direnebilme potansiyeli taşımayan sınıfa dışarıdan bilinç falan verilemeyeceğinin bilinmesi gerektiğinin altını çizmek isterim.
Şimdi yukarıda söylediklerimize bağlı olarak, sosyalistlerin kapitalizm için çalışması gibi bir şey önerdiğim sanılmasın. Elbette, sosyalistler her aşamada muhalefetlerini ve projelerini topluma anlatmakla yükümlüdür. Bunun tek ve başlıca yolu ise sınıfın siyasal alanın temel aktörü olarak ortaya çıkması için kendi siyasal alanını genişletmesi, oyunun tarihsel tekstine uyması gerekmektedir. Bunun tek ve biricik yolu demokratik alanın genişletilmesinden geçer. Kendi açık iradeni demokratik haklarının gelişmesi için ortaya koyamıyorsan, kapitalist burjuvazi bunları sana "satıyorsa" ve senin emeğinden başka verecek bir şeyin yoksa sömürülmen karşılığında bunlar sana verilir. 100 yıldır Türkiye' de yapılan budur. Sosyalistler propagadif olanı gerçeklik olarak anlamaya ve anlatmaya devam ederse adama "hem şişko hem dersini bilmez" derler ve ciddiye bile almazlar, ara sıra hapse atmaktan başka.
Sosyalizm için doğaçlama yapılmaması gerektiği,yapıldığında da akıbetinin çok iyi olmadığı anlaşılmış olsa gerek.