Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 K.MARKS

 

 

EURO '  YA  GEÇİŞ  VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 Alev ATEŞ

 Devletin hareket alanı,  üretim güçlerinin ve üretim ilişkilerinin alanı ile uygunluk içindedir ve öyle sürdürülmelidir. Bu uygunluğun bozulduğu dönemler, sınıfsal dengelerin ayarlarının yeniden yapılanması gereken kriz dönemleridir. Devleti yapılandıran sınıfa rağmen, devletin giderek bağımsızlaşması ve sınıflar arası denge unsuru görüntüsünü vurgular yönelime girmesi, toplumun özellikle ezilen sınıfların sertleşme potansiyeli taşıyan direniş ve istemlerinin yanıtlanarak yumuşatılmasıdır. Sınıfların böylesine geçirimli ortamlarda hareket etmesini sağlayan bütünleştirici ve birlikleştirici unsur olarak da öncelikle sınırları iyice korumaya alınmış milliyetçiliktir. Ülkenin üretim araçlarının tümünü elinde bulunduran burjuvazinin , mülkiyet hakkından doğan çıkarları bu devlet tarafından kollanır ve korunur. Diğer ulusların kapitalistlerine karşı, gümrük duvarları, ithal ikameleri, ulusal para, hatta ordular ve savaşlar bu korumanın sürdürülmesi içindir. Kısacası, burjuvazi (kapitalist) yerli ve yabancı diye ikiye ayrıldığından, ulusal sınırlar içindeki öz evlat titizlik ve hassasiyetle korunmak zorundadır. Milliyetçilik vazgeçilmez verisidir kapitalizmin.

 

Ancak bu klasik şema son 50 yıl içinde, gene tarihsel materyalizmin öngörüsüne uygun olarak, sermayenin yeniden üretimi ve yoğunlaşması, şemasına uygunluk içinde, yeni "birikim" sürecine girmiş ve finans kapital dünyası uluslar ötesi nitelik kazanarak küreselleşmiştir. Bir dönemin sabit sermaye yatırımları olarak gerçekleşen mekanizma artık tümüyle finans sermayesinin dolaşımı ile gerçekleştirilmektedir. "Euro" da bunun somut sonuçlarından ve adımlarından birisidir. Zira böylece emperyalizm olgusu ideolojik olarak da ülkelere indirgenebilir olmaktan çıkartılıp, sınıfsal çelişki söylemi soyutlanmış ve Dolar / Yen / Euro 'nun parite hesaplarına indirgenmiştir. Böylece para bir kez daha "sömürünün sırlarını saklar durumunu" beceriyle ifa eder olmuştur.    

Kapitalizmin  klasik- tarihsel sürecine denk düşen devrede, proleteryanın görevi; kapitalist ülkelerde kendi burjuvalarına karşı savaşmak, geri kalmış ülkeler de ise sosyalizme giden yolu açmaktır. Bu süreç içinde, proleterya  çok açık ve özgün olan somut olarak ortaya konulabilmekteydi. Başka bir yazıda değindiğimiz bu süreçte proleteryanın iki temel özelliği vardı;  birincisi, büyük ölçekli kapitalist sanayii işletmelerinde emek satarak yaşayan ve toplumun nicelik olarak en büyük gücü olan sınıfı olması ve kapitalizmden  gerek ideolojisi, gerekse tüm diğer değerleri ile burjuvaziden bağımsız nitelikte olmasıydı. Daha sonra gelişen süreç ise kapitalizmin emperyalist dönüşümü ile şekillendiğinden, proleterya  anti- kapitalist özelliği yanısıra anti emperyalist de olmak zorunda olduğundan "ulusalcılık" çok ağırlık kazanmıştır. Öte yandan anti- emperyalist mücadele aynı zamanda anti kapitalist bir mücadele de olduğundan, bu mücadelenin tüm dünya işçileri tarafından desteklenmesi enternasyonalist bir görevdir. Yani kapitalizmin ihyasına yönelik milliyetçilik burjuvazinin, enternasyonalizmi içkin bir ulusalcılık  proleteryanın kavramlarıdır.

 

Ancak bilindiği gibi bu durum hiç de böyle gelişmemiştir. Sermaye tüm gücüyle uluslar ötesi bir kıvama girip, globalleşirken, tüm klasik aygıtlara sahip olan (sendikalar, işçi örgütleri, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları vs.) proleterya ise ulusal burjuvazinin milliyetçi ve ırkçı ideolojileri ve  savaşları ile bölünmüş, uluslar arası mücadele nin örgütlenmesini becerememiştir.  Bunun tarihi süreçler içindeki belirleyeci nedenleri üzerinde durmayacağım. (Zaten hiç kimse, tek ülkede sosyalizm, Enternasyonali feshedip kominformu kurma vs. tartışmalarına artık girmiyor ve belki de girmemeli) .  Ancak varılan sonuçlar da gösteriyor ki 1920' lerden sonra bu etiketler tümüyle yanlış sınıflara asılmış görünmektedir.  Bunun şimdilerde bizi ilgilendiren yönü,  bu tarihi gelişime bağlı olarak eski bir hastalığın yani devletçiliğin iktidar olması ve kunt sınırları savunan bir milliyetçi / devlet bileşiminin "sosyalist kurtuluş" şeması olarak yeniden dayatılmaya kalkışılması olması ve globalizmin alternatifi olarak bunun sunulmasıdır. (Daha sonra, M.A.Aybar' ın Osmanlı'dan kalıtsal bürokratik devlet anlayışının Türk sosyalistleri için nasıl bir tehlike oluşturduğuna dikkat çekmiş olması da burada mutlaka anılması gereken bir olgudur.)  Burjuvazinin, giderek sermayenin dünya çapında odaklanması ve uluslararası şirketler oluşturması karşısında proleterler gittikçe kuntlaşan ülke sınırları içinde kalmaya ve bunu savunmaya zorlanıyorlar.

 

Oysa, sermayenin birkaç büyük şirkette odaklanması, "burjuvazi"  nin sınıfsal özünü aynı tutarken, bireye değgin  fotografının değişmesini sağlarken, proleteryaya giydirilen bu ulusallık gömleği iyice sırıtır hale gelmiştir. 

 Kuzey /  Güney,  Batı / Doğu,  Hıristiyan / İslam çatışması  gibi yeni ve kaotik çatışma alanları teorileri (ki tümü sonuç olarak doğru ikincil çatışmalardır) temel çelişmeyi örtmek üzere boy veriyor ve başarılı oluyor.  Bu aydrımlar ve çatışma ortamaları teorileri sınıfsal özden kopartıldığı için geriye temel veri olarak din ve milliyetçilik öne çıkartılabiliyor ve kolaycılık sosyalist davranışları yönlendirmeye yönelik yeni post teoriler icat ediliyor ne yazık ki.  Zira yukarıda söylediğimiz anlamda paranın gizemli soyutlaması sonucu, kapitalist "kendiliğinden/somut" yaratık olarak ortadan çekiliyor. Küreselleşme, Marx'ın dahice ortaya koyduğu soyutlamayı kendi paradigması haline getiriyor. Madalyonun öte yüzü olarak sunulan Asya tipi Komünizm  ise  trajik bir "reeleşme" içinde. Hongkong borsa binasının yönetimi elinde olduğu sürece üzerinde ulusal bayrağın komünist Çin'e ait  olup olmamasının tartışmasıyla uğraşmayı bize bırakıyor. Silikon Vadisinin dahi çocukları, teknisyen, mühendis, temizlik işçisi vs. dehalarını hangi ülke için kullandıklarını düşünsün ya da düşünmesin, tüm dünyayı küçülttüğü varsayılan bilişim sektörünün endekslerini Nasdaq' ın konumu kollansın ve korunsun.     

Fakat bütün bu soyutlamaların ortadan kaldıramadığı ama tüm çalışan insanların beyninden silmek istediği "değer kuramı"nın  tüm zenginliklerin kaynağı olarak artı değerin tek gerçek olarak ortada olduğudur. Bu gerçek varolduğu sürece sömürünün olacağı ve sömürenlerin olacağı  da kendiliginden bir gerçek olarak varolacaktır.

 

Kapitalizmin sınıfların sömürülmesi esasına dayanan temel özelliğini örtmeye yönelik her türlü çarpıtmayı kullanan küreselleşme sürecine karşı proleter mücadelesinin de küreselleşmesi sosyalizmin zaten vazgeçilmez ilkesidir.

 

Ama bu noktada entelektüel kapasitesini "reel toplumculuk" teorileriyle iyice güdükleştiren sosyalistler proletaryanın da  evrensel değerlerinden kopmasını ve dar sınırlar içine itilmesi yanlışına düşmüşlerdir.

 

Bu parantezin  açılımı  yeni bir açılım değildir. Tamamen Marksizmin özüne uygun bir açılımdır.  Dünyanın (özellikle kapitalizm açısından) şu anda yaşadığı süreç Marksist disiplinin çözümlemelerinin ne denli doğru olduğunun kanıtıdır.

 

Fakat üzerinde mutlaka durulması gereken nokta bu gidişteki tersliğin sosyalistler tarafından doğal gelişim gibi gösterilip, uluslar arası şirketlerin amacına uygun olarak yeniden şekillenen "devlet" e karşı , klasik, içe dönük bir ekonomik sistemin savunulması, çıkar yol olarak önerilmesi ve savunulmasıdır. Klasik geçmiş dönemden  temel olarak alınan veri, imparatorluğun yıkılıp yerine yeni bir devletin organlarının konulmasıdır. Oysa o denem üretim ilişkilerinin belirleyiciliğinde ulusalcılık, çok ulusluluğun içinden yeni ve monolotik bir gövdenin yapılması için temel alınmaktadır. Zira sermaye, emperyalist nitelik kazanmış olmasına karşın  kendi ülkesine az gelişmiş ülkelerden artık kar getirebilmek üzerine yeniden yapılanma sürecine girilmiştir. Kapitalist sistem çok odaklılıktan arınmamıştır.  Yani ulusallık henüz burjuvazinin ve küçük burjuvazinin ideolojisi olarak gündemdedir ancak  bir başka açıdan proleterya tarafından da gözardı edilemeyecek kadar hayatidir. Sömürü daha çok sabit sermaye yatırımı yoluyla gerçekleştiğinden ulusal devletlerin fonksiyonları da bunu korumak üzere tasarımlanmıştır. Kaldı ki, Ekim Devriminin ardından kurulan SSCB kapitalist dünyanın Pazar  sınırlarını alabildiğine daraltmıştır. Emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişkiler bir yana devletler arasında ki ticari anlaşmaların ve yatırımların SSCB eliyle büyük ve temel sanayiye yönelmesi kapitalist emperyalizmin uykularını kaçırmıştır. Bu tehlikeye karşı mutlaka devletlerin sınırlarını kıskançlıkla koruması ve özellikle komünizm tehlikesine karşı sağlamlaştırması gerekmektedir.

 

Fakat emperyalizmin bu gelişmesi elbette halkların tepkisi ile karşılaşmış ve dünyanın böyle bölünmesi üçlü bir parçalanmaya neden olmuştur. Kapitalist emperyalist ülkeler, sosyalist blok ve üçüncü dünya ülkeleri. Ancak zaman içinde araya 3. Dünya ülkeleri denilebilecek bir kategori sıkışmıştır ki bunlar bazı marksist ekonomistlerin deyimiyle, SSCB ye dayanan ancak sosyalist blokta olmayan, orduların eliyle kurulan  "milli devlet" lerdir. Ve hepsi de proleteryası başta olmak üzere tüm halkının üstünde tepinen ve onlara rağmen, ülkelerini bağımsız kılan devletlerdir.

 

Bu devletlerin kuruluşunun , TC 'nin kuruluşundan farkı, kendi sınırlarını ve devletini yeniden şekillendirecek dönüşümleri yapmamalarıydı. Sadece,  ABD 'de simgeleşen ve ondan bağımsız olunca kurtulunulacağı sanılan emperyalizme karşı olmak gibi bir argümana dayanıyorlardı. Ancak bu ülkelerde ki toplumsal ve sınıfsal bilincin, toplumsal-ekonomik gerçekten çok geri olması  milliyetçilik söylemini genişletiyor  ülke sınırlarını daha da bir giderek dünyaya kapatıyordu. Sonuçta kapitalist gelişmeye kapıları kapalı, sosyalizme geçmesi zaten olanaksız, her adımda modernitenin özgürlükler kavramının bile dışına düşen anti demokratik askeri diktatörlükler olarak kaldılar.

 

Bizim ülke olarak vardığımız nokta ise bu ülkelerden daha öte de bir anlam taşımaktadır. Bunu bize sağlayan ulusal kurtuluş mücadelesinin imparatorluktan ulusal devlete geçen içeriği ve gelişimidir.  İmparatorlukların barış getirirken, özgürlükleri götürdüğü bir gerçektir. Roma'sı, Osmanlı'sı hep aynı esasa dayanır. İmparatorluğun ulusları arasında barış vardır ama ulusal özgürlük yoktur. İşte emperyalist aşamanın, imparatorlukları parçalama süreci sonucu kurulan yeni ulus devletlerin en zorlusu Türkiye  Cumhuriyetin kuruluşudur. Zira bu kuruluşta, bu ikilemin tam ters bozulumu söz konusu olmuştur.  Bizim Cumhuriyetin kuruluşu için verdiğimiz savaşın "anti-emperyalist, anti kapitalist bir ...çalışan halka dayanması..." bu çevrimin o günlerdeki  somut ifadesidir. Kapitalizm bu yeni devletin tercihi olmuştur. Böyle olunca da gerekli birikim olmadığından devletin bunu sağlaması gerekmiştir. Devlet, kendi kapitalistini oluştururken, çeşitli faktörlerle içe dönmek ve birikim için en ceberrut yöntemlere başvurmak zorunda kalmıştır. Bu devleti ayakta tutabilmenin tek yolu da milliyetçilik esasına dayalı bir egemenlik biçiminin model olarak benimsenmesine bağlanmıştır. 

 

Bu kısa gelişimi anmaktaki amacım, başta söylemeye çalıştım milliyetçilik ve enternasyonalizm etiketlerinin nasıl olup da tümüyle ve tarihi materyalizmin bilimsel diye bellediğimiz tarih anlayışının dışında gelişti. Ya da biz bir yanılsama içinde miyiz? Tarih gene hükmünü icra ediyor da biz mi onu okumakta acemilik ediyoruz ? Elbette ikincisi daha doğru. Biz tümüyle bir yanlış okumanın sonucu yaklaşık l00 yıl önce devrini tamamlamış bir milliyetçiliğe dayalı bir devlet şemasını  ilericilik adına  bile değil doğrudan sosyalizme geçişte bir yol olarak görüp gösteriyoruz.  Kapitalizm şiddetle devletin küçülmesi söylemi altında devleti güçlendirirken ve ülkelerin sınırlarını daha da tahkim edip, o sınırlar içinde ve sınırların üstünden uçuşan bir firmalar egemenliğini oluşturmaktadır. Örneğin, sermayenin gerçek egemenliği için Türkiye'de peş peşe bir takım üst kurullar oluşturuluyor. Bu üst kurullar dokunulmazlıkla zırhlandırılmış kişilere veriliyor. Ne parlamento ne devletin hesap soramayacağı bir organizasyon gerçekleştiriliyor. Bu üst organizasyonlar küçültülüyor denilen devletin  kendisi için  koruyucu kabuk olmasını sağlıyor. Slogan da açık;  "büyük işler için küçük kalan, küçük işler için büyük olan devlete son."  Devlet, "çelik çekirdek" örgütlenmesi ile, şirketlerin istediği yerde istediği zaman kurulan ya da yıkılan bir organizasyondur artık. Üstelik hiçbir sivil toplumun etkileyemeyeceği, tümüyle şirketlerin güdümlediği yapay/terörist  kuruluşlar olarak varlıklarını sürdürecek veya yok olacaklardır. Kısacası burjuvazi en azından milliyetçilik temelini kendi çıkarları için minimal düzeyde  kullanmaya başlamıştır. Böylece silahlı denetim de çok kolaylaşacaktır.  Her ulusa hatta irice etnik gruplara sınırlar çizmek  ve bunların üzerine  devletler serisi inşa etmek, kışkırtılan ve yapılan budur.

 

Bu ideolojik baskının önüne geçilebilir mi sorusu ise yıkıcı ve acil bir sorudur. Geri kalmış ülkelerde ve coğrafya da varedilen devletlerin ulusal bağımsılıkçılıkla ilgisi yoktur. Kışkırtılmış, terörist (kendi halkı üzerine) /yapay devletlerdir. Proleteryanın amacı da değildir.Proleteryanın şimdiki hedefinin "euro" da somutlaşan bileşim içinde mücadele etmesi ve yöntemlerini buna göre geliştirmesidir. Geri kalmış coğrafyalarda ki  "millici devletler birliği" projeleri ise, halklara eziyet etmenin şimdilik galiba biricik yolu olarak gözüküyor. Ve sosyalizmle proleteryanın arasına anti-demokratik "devlet" engelini dikmekten öteye gidemiyor. 

 

Pamir yaylalarından veya Hindikuş dağlarından ve Urallardan veya Orta Asya bozkırlarından sosyalizm falan çıkmıyor kısaca, ceberrut. Sosyalizm düşmanı "milliyetçi sosyalizm" çıkıyor ve bunlarda finans kapitale askeri üsler verirken yanı başında da ucuz işgücü hediye ediyorlar. 

 

Dünyayı yeniden düzenlemeye talip işçi sınıfının Avrupalı işçi sınıfı ile bütünleşmesi bunun tek yoludur.

 





 
sayfa başına dön