|
|
EURO
' YA
GEÇİŞ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Alev
ATEŞ
Devletin
hareket alanı, üretim
güçlerinin ve üretim ilişkilerinin alanı ile uygunluk içindedir
ve öyle sürdürülmelidir. Bu uygunluğun bozulduğu dönemler, sınıfsal
dengelerin ayarlarının yeniden yapılanması gereken kriz dönemleridir.
Devleti yapılandıran sınıfa rağmen, devletin giderek bağımsızlaşması
ve sınıflar arası denge unsuru görüntüsünü vurgular yönelime
girmesi, toplumun özellikle ezilen sınıfların sertleşme
potansiyeli taşıyan direniş ve istemlerinin yanıtlanarak yumuşatılmasıdır.
Sınıfların böylesine geçirimli ortamlarda hareket etmesini sağlayan
bütünleştirici ve birlikleştirici unsur olarak da öncelikle sınırları
iyice korumaya alınmış milliyetçiliktir. Ülkenin üretim araçlarının
tümünü elinde bulunduran burjuvazinin , mülkiyet hakkından doğan
çıkarları bu devlet tarafından kollanır ve korunur. Diğer
ulusların kapitalistlerine karşı, gümrük duvarları, ithal
ikameleri, ulusal para, hatta ordular ve savaşlar bu korumanın sürdürülmesi
içindir. Kısacası, burjuvazi (kapitalist) yerli ve yabancı diye
ikiye ayrıldığından, ulusal sınırlar içindeki öz evlat
titizlik ve hassasiyetle korunmak zorundadır. Milliyetçilik vazgeçilmez
verisidir kapitalizmin.
Ancak
bu klasik şema son 50 yıl içinde, gene tarihsel materyalizmin öngörüsüne
uygun olarak, sermayenin yeniden üretimi ve yoğunlaşması, şemasına
uygunluk içinde, yeni "birikim" sürecine girmiş ve
finans kapital dünyası uluslar ötesi nitelik kazanarak küreselleşmiştir.
Bir dönemin sabit sermaye yatırımları olarak gerçekleşen
mekanizma artık tümüyle finans sermayesinin dolaşımı ile gerçekleştirilmektedir.
"Euro" da bunun somut sonuçlarından ve adımlarından
birisidir. Zira böylece emperyalizm olgusu ideolojik olarak da ülkelere
indirgenebilir olmaktan çıkartılıp, sınıfsal çelişki söylemi
soyutlanmış ve Dolar / Yen / Euro 'nun parite hesaplarına
indirgenmiştir. Böylece para bir kez daha "sömürünün sırlarını
saklar durumunu" beceriyle ifa eder olmuştur.
Kapitalizmin klasik-
tarihsel sürecine denk düşen devrede, proleteryanın görevi;
kapitalist ülkelerde kendi burjuvalarına karşı savaşmak, geri
kalmış ülkeler de ise sosyalizme giden yolu açmaktır. Bu süreç
içinde, proleterya çok
açık ve özgün olan somut olarak ortaya konulabilmekteydi. Başka
bir yazıda değindiğimiz bu süreçte proleteryanın iki temel özelliği
vardı; birincisi, büyük ölçekli kapitalist sanayii işletmelerinde
emek satarak yaşayan ve toplumun nicelik olarak en büyük gücü
olan sınıfı olması ve kapitalizmden
gerek ideolojisi, gerekse tüm diğer değerleri ile
burjuvaziden bağımsız nitelikte olmasıydı. Daha sonra gelişen
süreç ise kapitalizmin emperyalist dönüşümü ile şekillendiğinden,
proleterya anti-
kapitalist özelliği yanısıra anti emperyalist de olmak zorunda
olduğundan "ulusalcılık" çok ağırlık kazanmıştır.
Öte yandan anti- emperyalist mücadele aynı zamanda anti
kapitalist bir mücadele de olduğundan, bu mücadelenin tüm dünya
işçileri tarafından desteklenmesi enternasyonalist bir görevdir.
Yani kapitalizmin ihyasına yönelik milliyetçilik burjuvazinin,
enternasyonalizmi içkin bir ulusalcılık
proleteryanın kavramlarıdır.
Ancak
bilindiği gibi bu durum hiç de böyle gelişmemiştir. Sermaye tüm
gücüyle uluslar ötesi bir kıvama girip, globalleşirken, tüm
klasik aygıtlara sahip olan (sendikalar, işçi örgütleri, siyasi
partiler, sivil toplum kuruluşları vs.) proleterya ise ulusal
burjuvazinin milliyetçi ve ırkçı ideolojileri ve
savaşları ile bölünmüş, uluslar arası mücadele nin örgütlenmesini
becerememiştir. Bunun
tarihi süreçler içindeki belirleyeci nedenleri üzerinde
durmayacağım. (Zaten hiç kimse, tek ülkede sosyalizm,
Enternasyonali feshedip kominformu kurma vs. tartışmalarına artık
girmiyor ve belki de girmemeli) . Ancak
varılan sonuçlar da gösteriyor ki 1920' lerden sonra bu etiketler
tümüyle yanlış sınıflara asılmış görünmektedir.
Bunun şimdilerde bizi ilgilendiren yönü,
bu tarihi gelişime bağlı olarak eski bir hastalığın
yani devletçiliğin iktidar olması ve kunt sınırları savunan
bir milliyetçi / devlet bileşiminin "sosyalist kurtuluş"
şeması olarak yeniden dayatılmaya kalkışılması olması ve
globalizmin alternatifi olarak bunun sunulmasıdır. (Daha sonra,
M.A.Aybar' ın Osmanlı'dan kalıtsal bürokratik devlet anlayışının
Türk sosyalistleri için nasıl bir tehlike oluşturduğuna dikkat
çekmiş olması da burada mutlaka anılması gereken bir olgudur.)
Burjuvazinin, giderek sermayenin dünya çapında odaklanması
ve uluslararası şirketler oluşturması karşısında proleterler
gittikçe kuntlaşan ülke sınırları içinde kalmaya ve bunu
savunmaya zorlanıyorlar.
Oysa,
sermayenin birkaç büyük şirkette odaklanması,
"burjuvazi" nin
sınıfsal özünü aynı tutarken, bireye değgin
fotografının değişmesini sağlarken, proleteryaya
giydirilen bu ulusallık gömleği iyice sırıtır hale gelmiştir.
Kuzey
/ Güney,
Batı / Doğu, Hıristiyan
/ İslam çatışması gibi
yeni ve kaotik çatışma alanları teorileri (ki tümü sonuç
olarak doğru ikincil çatışmalardır) temel çelişmeyi örtmek
üzere boy veriyor ve başarılı oluyor.
Bu aydrımlar ve çatışma ortamaları teorileri sınıfsal
özden kopartıldığı için geriye temel veri olarak din ve
milliyetçilik öne çıkartılabiliyor ve kolaycılık sosyalist
davranışları yönlendirmeye yönelik yeni post teoriler icat
ediliyor ne yazık ki. Zira
yukarıda söylediğimiz anlamda paranın gizemli soyutlaması
sonucu, kapitalist "kendiliğinden/somut" yaratık olarak
ortadan çekiliyor. Küreselleşme, Marx'ın dahice ortaya koyduğu
soyutlamayı kendi paradigması haline getiriyor. Madalyonun öte yüzü
olarak sunulan Asya tipi Komünizm ise trajik bir
"reeleşme" içinde. Hongkong borsa binasının yönetimi
elinde olduğu sürece üzerinde ulusal bayrağın komünist Çin'e
ait olup olmamasının tartışmasıyla uğraşmayı bize bırakıyor.
Silikon Vadisinin dahi çocukları, teknisyen, mühendis, temizlik işçisi
vs. dehalarını hangi ülke için kullandıklarını düşünsün
ya da düşünmesin, tüm dünyayı küçülttüğü varsayılan
bilişim sektörünün endekslerini Nasdaq' ın konumu kollansın ve
korunsun.
Fakat
bütün bu soyutlamaların ortadan kaldıramadığı ama tüm çalışan
insanların beyninden silmek istediği "değer kuramı"nın tüm zenginliklerin kaynağı olarak artı değerin tek gerçek
olarak ortada olduğudur. Bu gerçek varolduğu sürece sömürünün
olacağı ve sömürenlerin olacağı
da kendiliginden bir gerçek olarak varolacaktır.
Kapitalizmin
sınıfların sömürülmesi esasına dayanan temel özelliğini örtmeye
yönelik her türlü çarpıtmayı kullanan küreselleşme sürecine
karşı proleter mücadelesinin de küreselleşmesi sosyalizmin
zaten vazgeçilmez ilkesidir.
Ama
bu noktada entelektüel kapasitesini "reel toplumculuk"
teorileriyle iyice güdükleştiren sosyalistler proletaryanın da evrensel değerlerinden kopmasını ve dar sınırlar içine
itilmesi yanlışına düşmüşlerdir.
Bu
parantezin açılımı
yeni bir açılım değildir. Tamamen Marksizmin özüne
uygun bir açılımdır. Dünyanın
(özellikle kapitalizm açısından) şu anda yaşadığı süreç
Marksist disiplinin çözümlemelerinin ne denli doğru olduğunun
kanıtıdır.
Fakat
üzerinde mutlaka durulması gereken nokta bu gidişteki tersliğin
sosyalistler tarafından doğal gelişim gibi gösterilip, uluslar
arası şirketlerin amacına uygun olarak yeniden şekillenen
"devlet" e karşı , klasik, içe dönük bir ekonomik
sistemin savunulması, çıkar yol olarak önerilmesi ve savunulmasıdır.
Klasik geçmiş dönemden temel
olarak alınan veri, imparatorluğun yıkılıp yerine yeni bir
devletin organlarının konulmasıdır. Oysa o denem üretim ilişkilerinin
belirleyiciliğinde ulusalcılık, çok ulusluluğun içinden yeni
ve monolotik bir gövdenin yapılması için temel alınmaktadır.
Zira sermaye, emperyalist nitelik kazanmış olmasına karşın
kendi ülkesine az gelişmiş ülkelerden artık kar
getirebilmek üzerine yeniden yapılanma sürecine girilmiştir.
Kapitalist sistem çok odaklılıktan arınmamıştır.
Yani ulusallık henüz burjuvazinin ve küçük burjuvazinin
ideolojisi olarak gündemdedir ancak bir başka açıdan proleterya tarafından da gözardı
edilemeyecek kadar hayatidir. Sömürü daha çok sabit sermaye yatırımı
yoluyla gerçekleştiğinden ulusal devletlerin fonksiyonları da
bunu korumak üzere tasarımlanmıştır. Kaldı ki, Ekim Devriminin
ardından kurulan SSCB kapitalist dünyanın Pazar
sınırlarını alabildiğine daraltmıştır.
Emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişkiler bir yana devletler
arasında ki ticari anlaşmaların ve yatırımların SSCB eliyle büyük
ve temel sanayiye yönelmesi kapitalist emperyalizmin uykularını
kaçırmıştır. Bu tehlikeye karşı mutlaka devletlerin sınırlarını
kıskançlıkla koruması ve özellikle komünizm tehlikesine karşı
sağlamlaştırması gerekmektedir.
Fakat
emperyalizmin bu gelişmesi elbette halkların tepkisi ile karşılaşmış
ve dünyanın böyle bölünmesi üçlü bir parçalanmaya neden
olmuştur. Kapitalist emperyalist ülkeler, sosyalist blok ve üçüncü
dünya ülkeleri. Ancak zaman içinde araya 3. Dünya ülkeleri
denilebilecek bir kategori sıkışmıştır ki bunlar bazı
marksist ekonomistlerin deyimiyle, SSCB ye dayanan ancak sosyalist
blokta olmayan, orduların eliyle kurulan
"milli devlet" lerdir. Ve hepsi de proleteryası başta
olmak üzere tüm halkının üstünde tepinen ve onlara rağmen, ülkelerini
bağımsız kılan devletlerdir.
Bu
devletlerin kuruluşunun , TC 'nin kuruluşundan farkı, kendi sınırlarını
ve devletini yeniden şekillendirecek dönüşümleri yapmamalarıydı.
Sadece, ABD 'de simgeleşen
ve ondan bağımsız olunca kurtulunulacağı sanılan emperyalizme
karşı olmak gibi bir argümana dayanıyorlardı. Ancak bu ülkelerde
ki toplumsal ve sınıfsal bilincin, toplumsal-ekonomik gerçekten
çok geri olması milliyetçilik
söylemini genişletiyor ülke
sınırlarını daha da bir giderek dünyaya kapatıyordu. Sonuçta
kapitalist gelişmeye kapıları kapalı, sosyalizme geçmesi zaten
olanaksız, her adımda modernitenin özgürlükler kavramının
bile dışına düşen anti demokratik askeri diktatörlükler
olarak kaldılar.
Bizim
ülke olarak vardığımız nokta ise bu ülkelerden daha öte de
bir anlam taşımaktadır. Bunu bize sağlayan ulusal kurtuluş mücadelesinin
imparatorluktan ulusal devlete geçen içeriği ve gelişimidir.
İmparatorlukların barış getirirken, özgürlükleri götürdüğü
bir gerçektir. Roma'sı, Osmanlı'sı hep aynı esasa dayanır. İmparatorluğun
ulusları arasında barış vardır ama ulusal özgürlük yoktur.
İşte emperyalist aşamanın, imparatorlukları parçalama süreci
sonucu kurulan yeni ulus devletlerin en zorlusu Türkiye
Cumhuriyetin kuruluşudur. Zira bu kuruluşta, bu ikilemin
tam ters bozulumu söz konusu olmuştur.
Bizim Cumhuriyetin kuruluşu için verdiğimiz savaşın
"anti-emperyalist, anti kapitalist bir ...çalışan halka
dayanması..." bu çevrimin o günlerdeki somut ifadesidir. Kapitalizm bu yeni devletin tercihi olmuştur.
Böyle olunca da gerekli birikim olmadığından devletin bunu sağlaması
gerekmiştir. Devlet, kendi kapitalistini oluştururken, çeşitli
faktörlerle içe dönmek ve birikim için en ceberrut yöntemlere
başvurmak zorunda kalmıştır. Bu devleti ayakta tutabilmenin tek
yolu da milliyetçilik esasına dayalı bir egemenlik biçiminin
model olarak benimsenmesine bağlanmıştır.
Bu
kısa gelişimi anmaktaki amacım, başta söylemeye çalıştım
milliyetçilik ve enternasyonalizm etiketlerinin nasıl olup da tümüyle
ve tarihi materyalizmin bilimsel diye bellediğimiz tarih anlayışının
dışında gelişti. Ya da biz bir yanılsama içinde miyiz? Tarih
gene hükmünü icra ediyor da biz mi onu okumakta acemilik ediyoruz
? Elbette ikincisi daha doğru. Biz tümüyle bir yanlış okumanın
sonucu yaklaşık l00 yıl önce devrini tamamlamış bir milliyetçiliğe
dayalı bir devlet şemasını
ilericilik adına bile
değil doğrudan sosyalizme geçişte bir yol olarak görüp gösteriyoruz.
Kapitalizm şiddetle devletin küçülmesi söylemi altında
devleti güçlendirirken ve ülkelerin sınırlarını daha da
tahkim edip, o sınırlar içinde ve sınırların üstünden uçuşan
bir firmalar egemenliğini oluşturmaktadır. Örneğin, sermayenin
gerçek egemenliği için Türkiye'de peş peşe bir takım üst
kurullar oluşturuluyor. Bu üst kurullar dokunulmazlıkla zırhlandırılmış
kişilere veriliyor. Ne parlamento ne devletin hesap soramayacağı
bir organizasyon gerçekleştiriliyor. Bu üst organizasyonlar küçültülüyor
denilen devletin kendisi
için koruyucu kabuk
olmasını sağlıyor. Slogan da açık;
"büyük işler için küçük kalan, küçük işler için
büyük olan devlete son." Devlet, "çelik çekirdek" örgütlenmesi ile, şirketlerin
istediği yerde istediği zaman kurulan ya da yıkılan bir
organizasyondur artık. Üstelik hiçbir sivil toplumun
etkileyemeyeceği, tümüyle şirketlerin güdümlediği yapay/terörist
kuruluşlar olarak varlıklarını sürdürecek veya yok
olacaklardır. Kısacası burjuvazi en azından milliyetçilik
temelini kendi çıkarları için minimal düzeyde
kullanmaya başlamıştır. Böylece silahlı denetim de çok
kolaylaşacaktır. Her
ulusa hatta irice etnik gruplara sınırlar çizmek ve bunların üzerine devletler
serisi inşa etmek, kışkırtılan ve yapılan budur.
Bu
ideolojik baskının önüne geçilebilir mi sorusu ise yıkıcı ve
acil bir sorudur. Geri kalmış ülkelerde ve coğrafya da varedilen
devletlerin ulusal bağımsılıkçılıkla ilgisi yoktur. Kışkırtılmış,
terörist (kendi halkı üzerine) /yapay devletlerdir. Proleteryanın
amacı da değildir.Proleteryanın şimdiki hedefinin "euro"
da somutlaşan bileşim içinde mücadele etmesi ve yöntemlerini
buna göre geliştirmesidir. Geri kalmış coğrafyalarda ki
"millici devletler birliği" projeleri ise,
halklara eziyet etmenin şimdilik galiba biricik yolu olarak gözüküyor.
Ve sosyalizmle proleteryanın arasına anti-demokratik
"devlet" engelini dikmekten öteye gidemiyor.
Pamir
yaylalarından veya Hindikuş dağlarından ve Urallardan veya Orta
Asya bozkırlarından sosyalizm falan çıkmıyor kısaca, ceberrut.
Sosyalizm düşmanı "milliyetçi sosyalizm" çıkıyor ve
bunlarda finans kapitale askeri üsler verirken yanı başında da
ucuz işgücü hediye ediyorlar.
Dünyayı
yeniden düzenlemeye talip işçi sınıfının Avrupalı işçi sınıfı
ile bütünleşmesi bunun tek yoludur.
|
|
|