|
|
|
Yönetişim
Gaye
YILMAZ
Bir
faaliyetin arzu edilen sonuçlarına ulaşabilmek için bazı araçlarla
kontrol edilmesi1[1] anlamının yüklendiği "Yönetişim"
(Governance) kavramı, son dönemde ülkemizde de yaygın bir biçimde
kullanılmaya başlandı. Yalnızca bu tanımdan bile yola çıkılsa,
belli soruların sorulması ve cevapların aranması, kavramın gerçek
işlevinin anlaşılması açısından önemli hale geliyor. Öncelikle
bir "faaliyet"in söz konusu olması gerekiyor. Son dönemde
kelimenin kullanıldığı alanlar hatırlanacak olursa Yönetişim'in,
genellikle ekonomik ve siyasi alanda kullanılan bir kavram olduğu
dikkat çekiyor. Örneğin, tanımda geçen "arzu edilen"
kelime tamlaması ele alındığında ister istemez "kim tarafından
arzu edilen?" gibi bir soru takılıyor akıllara. Kapitalizm sınıflı
bir toplum olduğuna ve farklı sınıfların çıkarları arasında
çatışma, sistemi var eden olmazsa olmaz kriterler arasında ve üstelik
bilimsel yöntemler kullanılarak saptandığına gore, Yönetişim
tanımlamasına sorulan "kim tarafından?" sorusu,
"hangi sınıf tarafından?" biçiminde de sorulabilir..
Egemen sistem, kapitalizm olduğuna göre yukarıdaki ilk sorunun
cevabı "kapitalistler"
olmak zorundadır. Diğer yandan, tanımı okumaya devam ettiğimizde
bu kez bir "kontrol" kavramıyla karşı karşıya kalıyoruz.
Oysa, her bir kapitalist yaptığı faaliyetin kendi açısından
olumlu sonuç vermesini bekler ve bunun için gerekli denetim
mekanizmalarını zaten çalıştırır. Öyleyse, burada "arzu
edilen sonuçlar"sözü ile kast edilen, olsa olsa bir grup
kapitalistin üzerinde ittifaka vardığı çıkarları doğrultusunda
fakat farklı mekanizmalar (devlet, sivil toplum, uluslararası
toplum) tarafından atılması gereken adımların denetlenmesinden
bahsedilmektedir. Özellikle resmi makamlar açısından zaman zaman
bu adımların atılması kolay olmayabilir. Bu tespitten,
kapitalistlerin kendi içlerinde sürekli bir ittifak halinde
oldukları gibi yanıltıcı bir yargıya varılabileceği
tehlikesini hatırda tutarak, egemenlerin herbirinin küresel ölçekteki
makro çıkarlarının zaman zaman aynılaştığının bir kez daha
vurgulanmasında yarar vardır. Diğer yandan,
Devlet'in bir siyasi güç olarak çıkarlarıyla, o'nu var
eden kapitalist düzenin çıkarları -en azından bugün gelinen
noktada- nadir de olsa çatışma içinde olabilir. İşte bu çatışmaların
egemen düzen tarafından asgari kayıp ve azami kazanç ilkesiyle aşılmasında
devletler üstü konumlarıyla görev yapan kurumların her biri aslında
birer Yönetişim kurumudur. Peki, aynı tanımda kullanılan
"bazı araçlar"ile anlatılmak istenen nedir ? Bu sorunun
yanıtını, ve yönetişim kavramının çağrıştırdığı karşılıklı
bağımlılık, egemenlik ve kendi kaderini tayin hakkı gibi bağlantılı
diğer kavramları yönetişim konusunda hayli birikime sahip ABD
teknotratlarından birinden farklı örneklemelerle aktarmak daha doğru
olacak.
Strobe
Talbott'un (U.S deputy secratary of state) Foreign Policy dergisinin
2000/Bahar sayısına verdiği bir makalede yeni karşılıklı bağımlılık
sürecinin farklı boyutlarına dikkat çekiliyor ve egemenliğin
kaybolacak olmasından rahatsızlık duyanların
yüreğine su serpiliyor. "Karşılıklı bağımlı bir
dünyada kendi kaderini tayin etmek" başlıklı makalede, Çeçenya,
Kosova, Doğu Timor, Abazya, Nagorno-Karabag örnekleri verilerek
kendi yerellikleri özelinde çoğunluğu temsil eden bu toplumların
büyük Devlet ölçütünde azınlık konumuna düştükleri, fakat
bağımsızlıkları için savaşmaya devam ettikleri, bu bölgesel
çatışmaların her birinin er veya geç birer Amerikan Dış
Politikası sorunu haline geleceği, oysa Amerikan Devlet Bakanlığının
raflarında bu senaryolara uygun yanıtı içeren tek tip bir reçetenin
bulunmadığı; ancak Amerika'nın ayrılıkçı çatışmalara
bulacağı çözümlerle ilgili olarak tek bir değişmeyen hedefin
olduğu ve bu hedefin de dünyadaki değişimden türediği
belirtiliyor. "Bağımsızlık, yeni devletlerin yaratılması
bakımından hala güçlü ve önemli bir dürtü, özellikle
merkezi Hükümetler tarafından yok sayılan ya da baskı altına
alınan toplumlar için. Fakat yaşanan pek çok olayda eyaletler
arasında artan bağımsızlık yanlısı eğilimler Devlet içi çatışmalarda
ana devletten ayrılmaktan daha iyi bir çıkar yol sunmaktadır:
Merkezi Hükümete yardım edilerek, bağımsızlık talep eden
toplumun Merkezi Hükümetin parçası olarak kalmasının sağlanması
karşılığında demokrasinin
ve sınır ötesi ekonomik
kalkınma ve siyasi işbirliğinin geliştirilmesi ."diyerek
devam ediyor S.Talbott2[2]. Bu tespitlerden de anlaşılacağı
gibi, kapitalist sistemin; bir yandan egemenlik, bağımsızlık
gibi kavramların modasının geçtiği ve dönemle uyuşmadığı
savlarını ileri sürmek, diğer yandan ise ulusların iç çelişkileri
ve etnik farklılıklarının -demode olduğu ileri sürülen
kavramlar kullanılarak- kışkırtılmasıyla her bir üniter
devlet yapısından çok sayıda yeni küçük devletçikler
yaratmak ve yaratılan yeni devletçikler ya da ekonomik ve siyasi işbirliği
(gerçekte bağımlılık) karşılığında Merkez Devlete, bağımsızlıkçı
grubun ayrılmaması garantisinin verilmesi gibi birbiriyle taban
tabana çelişen iki seçenek arasına sıkıştığı görülüyor.
Yaşananlar, Bill Clinton'ın Bosna savaşı ertesinde ülkeyi
ziyareti sırasında yaptığı konuşmadaki temel saptamaları da
doğruluyor: "Küreselleşme gevşek sınırlar ister ve üniter
devlet yapıları bu sürece uygun değildir". S.Talbott'un
makalesi, Amerika'nın 1900'lü yıllar boyunca inatla iki alanda şampiyonluğa
oynadığı, bu alanların bir tanesinin ulusal çıkarlarını
en iyi koruyan devlet olmak; diğerinin ise ulusal değerlerini
koruyan bir toplum olmak şeklinde belirlendiği, oysa bu iki
hedefin birbiriyle çatıştığı saptamalarıyla devam ediyor. Ve
bu son cümle ulusal çıkarların korunmasıyla gerçekte neyin
kast edildiğini açık bir dille ortaya koyuyor: Ulusal
burjuvazinin çıkarlarının korunması ve bu nedenledir ki aynı
anda -genellikle toplumsal öncelikleri ve sosyal standartları
anlatan- ulusal değerlerin de korunması mümkün olamıyor. S.Talbott,
"Bu nedenle biz ABD olarak parçalanmayı(disintegration) değil,
bütünleşmeyi(integration) sağlayacak bir " kendi kaderini
tayin etme hakkının"(self-determination) yeniden
tanımlanması ve uygulanmasının yollarını bulmaya çalışıyoruz"
diyerek yaşanan çelişkinin altını bir kez daha çiziyor. Bu tanımlamadan
federe devlet yapılarının özendirileceği, başkanlık
sisteminin küresel siyaset sistemine adapte edileceği v.b. siyasi
çıkarsamalar yapılabilir. Ama bu süreçte aslolan, hem bağımsızlık talep eden toplumların hem de bağımsızlık
yanlısı toplumlarca kendisine savaş açılan merkezi yapıların
"ekonomik entegrasyon" , "demokrasi" gibi
kavramlar kullanılarak, ekonomik ve mali açıdan kapitale bağımlı
hale getirilmesi3[3] ve bu süreçte Yönetişim adı altında
faaliyet gösteren kapitalist oluşumların giderek güçlendirilmesidir.
Diğer
yandan neo-liberalizmin teorisyenlerince "barışçı
entegrasyon" olarak değerlendirilen ve aslında tamamen S.Talbott'un
da vurguladığı "yeni bir kendi kaderini tayin hakkı"
tanımlamasına uygun bazı gelişmeler de yaşanıyor dünya
siyasetinde. Batı Afrika'da Mali Devlet Başkanı Alpha Oumar
Konare'nin bölgedeki ekonomik ve politik işbirliğinin hızlanmasında
öncü bir güç üstlendiği; Güney Afrika'da Nelson Mandela'nın
seçimle iş başına gelmesinin üzerinden sadece 7 yıl gibi kısa
bir süre geçtiği halde, ülkenin kendi içinde demokrasi ve
istikrar alanlarında bir dönüşüm yaşamaya başlamasının bölgenin
diğer ülkelerine de çoğunluğu baskı altına alan etnik azınlıklarla
başa çıkma konusunda mükemmel bir örnek teşkil ettiği;
Mozambik'de 1975 yılında kazanılan "bağımsızlık(???)"
sonrasında Frelimo ve Renamo siyasi partileri arasında 17 yıldan
beri yaşanmakta olan kanlı iç-savaşın şimdilerde demokratik seçim
süreçlerinde yaşanan politik mücadeleye dönüştüğü;
Afrika'nın en kalabalık ülkesi olan Nijerya'nın on yıllarca süren
dikatatörlük sonrasında sivil, demokratik bir yönetime dönüşmek
için kendine özgün bir çizgi belirlediğine ilişkin değerlendirmeler
sıkça kullanılmak suretiyle Talbott'un savı güçlendirilmeye çalışılmaktadır.
Sistem, "demokratik ilkeler ve -iyi yönetişime- yoğunlaşan
bu çabaların uluslararası toplumun (international community) sürekli
takibi ve desteğine ihtiyaç duyacağı" görüşündedir.
İşte tam bu noktada yönetişim kavramı bir kez daha sahnededir.
Tıpkı Adam Smith'in Görünmez El'i gibi sanal uluslararası
toplumun siyasi ya da sosyo-ekonomik değişim sürecine icazet
vermesi ve ne kadar anti-demokratik ve eşitsiz olursa olsun değişimin
geniş bir kitleden destek gördüğü gibi bir imaj verilmeye çalışılır
bu aşamad.Bu "takip" ve "destek"in ne şekilde
gerçekleştirileceği konusunda kehanette bulunmaya hiç gerek
yoktur, çünkü zaten "yönetişim" ile yapılmak istenen
tümden kontrol/denetim altına almaktır. Bu denetimin iç-gelişmeler
nedeniyle tehlikeye girmesi konumunda bu kez -muhtemelen- mali yardım,
yani "destek" devreye sokulacak ve böylece ülkeyi bağımlı
halde tutma konumu sürdürülmüş olacaktır.
Neo-liberal
düzende sıkça duyulan kavramlardan biri de şu, meşhur
"uluslararası toplum" (U.T) dur. Kimdir bunlar, nasıl
bir araya gelir, kararlarını hangi süreçlerden geçerek alırlar?
Bu sorular hiç sorulmaz, çünkü bu kez kararları alan zaten
"toplum"un kendisidir. Amerika Irak'ı bombalar,
uluslararası toplumdan bir kınama gelir, İsrail'in Filistin üzerindeki
baskı ve şiddeti artar, uluslararası toplum yine görüşünü açıklar,
Çeçenistan, Ermenistan, Kosova, Makedonya, Doğu Timor, Tibet dünyanın
neresi olursa olsun U.T'un bir görüşü ve diyeceği mutlaka vardır.
U.T'un açıklanan görüşleri, kınama mesajlarında ortaklaşan
bir özellik dikkat çeker: Demokrasi ve insan hakları vurgusu. Görünüşte
bu soyut ve görünmez U.T. hakların ihlaline şiddetle karşı çıkmakta
ve bu sayede de dünya halkları nezdinde saygınlık kazanmaktadır.
Fakat aynı U.T.'un sınıflar arası çatışmalar, emek hakkı
ihlalleri, grev sırasında güvenlik güçlerince vurularak öldürülen
işçiler (Zambia-Temmuz 2001), yaşam hakkı ve ekolojik dengenin
korunması için verilmekte olan mücadeleler konusunda -nedense- söyleyecek
hiç bir şeyi yoktur.
İkinci
dünya savaşı sonrasında değişen siyasi haritanın da getirdiği
zorlamayla önem kazan(dırıl)an bağımsızlık hareketleri, bir
önceki yüzyılın belirleyici yönelimi olan sömürgeciliğin son
bulmasını kolaylaştırırken; başka devletlerin boyunduruğundan
kurtulan halklar "bağımsızlık, fakat kimden (ne?)den bağımsızlık
?" sorusunu pek fazla sormadılar. Bu sorgulama gerektiği gibi
yapılmadığı içindir ki bugün gelinen, artık herşeyin netleştiği
ve kesinleştiği noktada muazzam bir kavram kargaşası yaşanıyor.
Emperyalizm olgusu, çoğu kez ulus devletlerin yayılmacılığı
olarak algılandı (Amerikan emperyalizmi, İngiliz emperyalizmi
v.b) ve emperyalist tanımlaması yapılan devletlerin ekonomik gelişmişliği
gerçeğin perdelenmesini kolaylaştırdı. Bu kavramların da yardımıyla
milliyetçi duyguları bileylenen toplumların,-bağımsızlık
hareketleri sonrasında- yapabilecekleri muhtemel
"hatalar"ın önüne geçilmiş oldu. Yine bu kavramların
yardımıyla tek tek ülkeler ölçeğinde burjuvazinin gelişip,
serpilmesi ve kapitalist sistemin bir dünya sistemi olarak güç
kazanması sağlandı. Yüksek gümrük duvarlarıyla korunan ulusal
sermaye grupları, güçlü kamu KİT'lerinden sağladıkları düşük
maliyetli hammade ve alt yapı ürünleri (elektrik, su, yol v.b.
hizmetler, kömür gibi) ve Dünya Bankasının 1950'den başlayarak
tüm ülkelerin özel sektörlerini geliştirme amacıyla aktardığı
çoğu zaman kur garantili ve düşük faizli kredilerin de yardımıyla
kendi birikim süreçlerini hızlandırdılar4[4]. Bu dönemde yönetişim
kavramından hiç söz edilmiyordu, çünkü o tarihlerdeki
kapitalist birikim döngüsü toplumların bağımsız siyasi
otoriteler tarafından yönetildiklerine inandırılması üzerine
kurgulanmıştı. Üstelik, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü,
AB, OECD, BM gibi yönetişimin baş aktörleri de bu yıllarda ya
henüz kurulmamış ya da henüz ergen olmamışlardı. En temel
gerekçe ise, sermaye birikim sürecinin o dönemde yönetişim'i
gerekli kılmıyor olmasıydı.
Hirst
ve Thompson'a gore bugünkü haliyle global bir ekonomiden değil,
uluslararasılaşmış bir ekonomiden söz edilebilir ve bu yapıdaki
bir ekonomi de yönetişim özellikleri taşır. Ancak, kendilerinin
de açıkça belirttikleri gibi aşağıda sıralayacağımız
uluslararası econominin yönetişiminin beş safhası, ticaret ve
yatırım, gelir ve refah bakımından gelişmiş ülkelerle diğerleri
arasında var olan derin eşitsizlik uçurumunu kapatmak için değil,
sadece dünya ekonomisinin yönetilebilir olduğunu göstermek içindir.
Onlara gore, bu yönetişimin, dünya ekonomisinde sosyal adaleti teşvik
etmek, ülkelerarasında eşitliği sağlamak, dünya halkları için
daha fazla demokratik kontrol hakkı getirmek gibi iddialı bir amacı
yoktur zaten5[5].
II.
Dünya savaşı sonrası dönemde yönetişim'e başvurulmamış
olması, kuşkusuz sadece kavramın o yıllarda henüz var olmadığı
anlamına gelmez. Bu bağlamda yönetişim ile ilgili hazırlıkların
neredeyse 50-60 yıldan bu yana yapılageldiğini söylemek bile mümkündür.
Tek fark ise bu hazırlıkların geri planda yürütülmüş olması
ve sermayenin kendi yapılanış biçimini bugüne oranla çok daha
gizli tutuyor olmasıdır.
Son
olarak vurgulanmasında yarar olan konu ise, yönetişim kavramının
kapitalist sistemin niteliğinde ve özünde, öngörülenin ötesinde
her hangi bir değişikliğe yol açmamış olduğudur.
Sosyalistler, kapitalist demokrasinin ne anlama geldiğini zaten
gayet iyi bilmektedirler. Bugün gerek yönetişim ve gerekse bağlı
diğer kavramların kullanılmasıyla birlikte ortaya çıkan sorun,
gerçekte sistemin kendi içinde bir demokrasi ve adaleti barındırdığına
inanmış ve özetle kapitalizme bel bağlamış olanlarındır. Öte
yandan gerek küreselleşme sürecinin kendisi, gerekse yeni dünya
düzeninin kavram ve uygulamaları sosyalistlere kapitalist sistemi
toplumun farklı katmanlarına teşhir etme ve alternatif sistem üzerinde
olabildiğince geniş bir mutabakat sağlama olanağı vermektedir.
|
|
|