|
|
|
Daha İnsancıl Bir Dünya
SUNUŞ
Birileri küreselleşmenin nimetlerini anlata anlata bitiremiyor.
Ama küreselleşmeden ve bunun ``nimetleri''nden çok fazla
etkilenen bazı ülkeler de ekonomik çöküntüden kendilerini
kurtaramıyorlar. Türkiye batmanın eşiğine gelirken Arjantin
iflas bayrağını çekti. Beş yıl önce aynı bela Malezya'nın
başına geldiğinde bu ülkenin başbakanı televizyonlarda çıkıp
ülkesini kasıtlı olarak kimlerin nasıl batırdıklarını bağıra
bağıra anlattı. ABD'nin kendisinin yarattığı küreselleşme
olgusu sonunda Frankenstein'in robotuna döndü. ABD'yi de vurmaya
hazırlanırken ne rastlantıdır New York'taki ikiz kuleler ve
Washington'da Pentagon binası vuruldu. ABD yönetimi silahlı teröre
ciddi biçimde savaş açtı. Ama her nedense bütün olayların altında
yatan ekonomik ve finansal teröre savaş açmadı. Hatta bunların
tanımının yapılması için başvuruda bile bulunmadı. Öte
yandan küreselleşmenin dünyanın birkaç belli başlı çokuluslu
şirketine ve birkaç tekeline kat kat zenginlik katıp geri kalan nüfusu
yoksulluk sınırının bile altına ittiği olgusu gözlerin yavaş
yavaş açılmasını sağlıyor. Çeşitli yerlerde çeşitli örgütlenmelerle
küreselleşme protesto ediliyor. Bazı eylemler marjinallikten
kurtulamazken aklını kullananlar sistemi içerden çökertecek çalışmalar
yapıyorlar. Bunlardan birisi de, New York'ta Dünya Ekonomik Forumu
toplantıları yapılırken Brezilya'nın Porto Alegre kentinde gerçekleştirilen
Dünya Sosyal Forumu toplantısıydı.
Bu toplantıya Türkiye'den tek katılımcı Bilkent Üniversitesi
İktisat Bölümü Başkanı Prof. Dr. Erinç Yeldan'dı. Prof.
Yeldan'la Porto Alegre toplantısını, küreselleşmenin insanlık
için felaket noktasına varan etkilerini, kontrol altına alınamayan
ve hukuk tanımayan, dünyayı terorize eden küreselleşmeyi konuştuk.
PROF. DR. ERİNÇ YELDAN 1960, İzmit doğumlu. Yüksek öğrenimini
Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü'nde tamamladı. İktisat
doktorasını 1988'de Minnesota Üniversitesi'nde aldıktan sonra
Bilkent Üniversitesi'ne katıldı. Aynı üniversitede 1990'da doçent,
1998'de profesör unvanını aldı. Bilkent Üniversitesi İktisat Bölüm
Başkanlığı görevini yürütüyor. Uluslararası ekonomi,
uygulamalı genel denge ve makroekonomik modeller üzerinde çalışıyor.
Türkiye ve uluslararası iktisat yazınında çok sayıda bilimsel
araştırma ve makalesi var. 1998'de Türkiye Bilimler Akademisi'nin
(TÜBA) bilim teşvik ödülünü aldı.
LEYLA TAVŞANOĞLU :Siz,
Brezilya'nın Porto Alegre kentinde düzenlenen küreselleşme karşıtı
Dünya Sosyal Forumu toplantısına Türkiye'den katılan tek kişisiniz.
O toplantıda neler oldu?
YELDAN - Evet. Toplantı 31 Ocak'ta başladı, 5 Şubat'ta kapandı.
Açılış konuşmasını Prof. Noam Chomsky yaptı. Susan George
Immanuel Walderstein, Samir Amin gibi kalkınma iktisadının önde
gelen akademisyenleri ya da aktivistlerinin de aralarında bulunduğu
40 bin izleyici ve ayrıca da bir grup delege vardı. Bunların 10
binden fazlası Brezilya dışından gelmişlerdi. Grubun bir bölümü
Gençlik Parkı'nda çadırlarda kaldı. İçlerinde Arjantinliler,
Kübalılar, Tayland'dan gelen Budist rahipler, çevre örgütlerinin
üyeleri, insan hakları örgütlerinin üyeleri vardı. Ayrıca çeşitli
eğilimlerdeki sol örgütlerin insanları da katılımcıydı. Örneğin
Troçkistler, Avrupalı sosyalistler vardı. Oturumlar Porto
Alegre'deki Katolik Üniversitesi'nin geniş kampusunda yapıldı. Bütün
oturumların simultane çevirisi dört büyük dildeydi. Programın
ana sloganı da ``Başka bir dünya mümkündür''dü. Çıkış
noktası da şuydu: Bugünkü biçimiyle gözlediğimiz küreselleşme
süreci aslında tarihsel bir seyir izleyen kapitalizmin normal bir
akışı değildir. Denetlenebilir, düzenlenebilir, daha insancıl,
haktan yana, daha adil, dünyamıza gezegenimize, çevremize daha
saygılı bir ekonomik siyasa kurulabilir.
- Bunu kimler düzenledi?
-
Programın arkasında finansal destek ve organizasyon açısından
Porto Alegre'nin başkenti olduğu Rio Grande Do Sul eyaletinde
Brezilya İşçi Partisi çok etkin. Bu parti aynı zamanda eyalet hükümetinde.
Rio Grande Do Sul bir işçi bölgesi olduğu için insanlar ciddi
sol eğilimli. Brezilya dışından da merkezi Fransa'da olan Attac
adlı bir örgüt var. Onun çok büyük bir desteği ve katılımı
oldu. Attac sivil dayanışma için finansal sermayenin
vergilendirilmesi sözcüklerinden oluşuyor. Örgüt sistem içinde.
Ne marjinal, ne de dışlanmış. Elbette sistem dışında başka
bir dünyanın mücadelesi veriliyor. Ama mücadele sistem içinden
başlatılıyor. Attac grubunun çok büyük desteği ve
organizasyona katkısı vardı. Brezilya'ya Fransız parlamenterler
de getirmişlerdi. Özetle, Fransız grubu oldukça etkin biçimde
temsil ediliyordu.
- Attac'ın Avrupa'da başka kolları var mı?
-
Bütün Avrupa'da örgütlü durumda. Özellikle de İngiltere ağırlıklı.
Fransa dışında 40'tan fazla ülkede örgütü var. Attac dışında
Güneydoğu Asya'dan, adını ``Alternatif Ticaret Arayışları''olarak
çevirebileceğimiz Avela diye bir örgüt vardı. Ayrıca Peacelink,
Hollanda'da alternatif bölgesel kalkınmayı hedefleyen
Transnational Institute, merkezi Yeni Delhi'de olan, benim de üyesi
olduğum uluslararası kalkınma iktisatçıları birliği İdeas, küreselleşmenin
ahlaki yıkımına karşı olan meslek kuruluşlarının bir araya
geldikleri şemsiye örgüt Amerinda, feminist örgütler, çevre örgütleri,
kilise örgütleri, budist rahipler katılımcıydı. Böyle
heterodoks bir ortamda, kültürel bir zenginlik içinde bunlar
birbirlerini tamamlayan parçalar gibiydiler.
- Peki, bu toplantıdan amaç neydi?
- Küreselleşmenin doğal, kaçınılmaz bir süreç olmadığı,
üçüncü, dördüncü yolun her zaman gerçekleşebileceği
olgusundan hareketle bir araya gelindi. Bugünkü küreselleşme akımına
baktığımız zaman pek çok alanda, kültürde, iletişimde,
sanatta, edebiyatta, teknolojide küreselleşme var. Ama Dünya
Sosyal Forumu'nun özellikle öne çıkardığı küreselleşme
teması çokuluslu şirketlerin küreselleşmesi ve finansal
sermayenin küreselleşmesi. Bu anlamda teknoloji de finansal
sermayenin yaygınlaşmasına yardımcı olan bir teknoloji. Bugün
dünya kapitalizminin üretim ve ticaretine damgasını vuran aşamalara
baktığınız zaman topu topu 200 büyük çokuluslu şirketin dünya
milli gelirinin (yaklaşık 30 trilyon dolar civarında) üçte
birini ürettiğini görüyoruz. Dört büyük şirket koskoca
Afrika kıtasının toplam milli gelirinden daha fazlasını üretiyor.
General Motors şirketinin yıllık cirosu bütün Türkiye'nin ürettiği
milli gelirden daha fazla. Uluslararası mal ve hizmet ticaretine
baktığımız zaman da, bunun 6 trilyon dolarının ihracat, bir o
kadarının da ithalat olduğunu görüyoruz. Bunun üçte birinin
birçok uluslu şirketin bir başka çokuluslu şirketle
ticaretinden oluştuğunu görüyoruz. Üçte birinin de bir başka
şirketin, kendi içinde taşeron şirketleriyle olan ticaretiyle
oluştuğunu görüyoruz. Bu 10 trilyon doların üzerindeki dünya
mal ve hizmet ticaretinin üçte ikisi doğrudan doğruya çokuluslu
şirketlerin şu ya da bu şekilde kendi karar mekanizmalarının
dahilinde olan ticaretten oluşuyor. Bunun içinde rekabetçi
fiyatlama, serbest rekabet gibi fantazi unsurlar değil, doğrudan
doğruya çokuluslu şirketlerin politik gücüne dayalı idari
kararlar sonucunda oluşturulan ticaret biçimi bu.
- Yani bu çokuluslu
şirketler, dünyanın geri kalanına, ``Paran kadar konuş'' mesajını
mı veriyorlar?
- Evet. Siz burada bir devalüasyon kararıyla
ihracatı teşvik politikasıyla bu üçte ikiden arta kalan üçte
birdeki ticarette pay almaya çalışıyorsunuz. Yani kırıntıları
topluyorsunuz. Sürekli devalüasyonla, sürekli ihracat teşvikiyle,
yani 1960'ların, 1970'lerin modası geçmiş Güney Kore yöntemiyle
ihracat pazarlarında pay kapma olanağı yok artık. İhracata yönelik
büyüme, serbest ticaretin aslında kitaplarda kalan kuramsal bir
fantezi olduğunu görüyoruz. Küreselleşmenin denetlenmesini
hedef alan bilimsel ve kitlesel çalışmalar her şeyden önce çokuluslu
şirketlerin denetlenmesini, gelirlerinin kayıt altına alınmasını,
muhasebeleştirilmesini bir ilk adım olarak ortaya koyuyorlar.
-
Peki, bu denetim mekanizması nasıl başarılacak?
Dünyada vergi
cennetleri var. Bu vergi cennetleriyle çokuluslu şirketlerin
sermayeleri o ülkeye çekilmek isteniyor. Bunlardan Türkiye'de de
var. Şu anda finansal sermayenin gözde bölgesi İsviçre bankacılığı.
Bir yıl içinde İsviçre bankalarına Brezilya'dan transfer olan
kayıt içi para dokuz milyar dolar civarında. Sanıyorum, Türkiye
için de benzer bir rakam söz konusu. Çünkü Türkiye'nin koşulları
Latin Amerika ülkelerinkine çok benziyor. Kayıt dışı olarak da
her yıl İsviçre bankalarının 3 trilyon dolar işledikleri
biliniyor. IMF programlarından son derece egemenliği daraltıcı
ödünlerle alabildiğimiz birkaç milyar doların kat kat fazlasının
uluslararası sermaye çevrelerinde ya da çokuluslu şirketlere tanıdığımız
vergi muafiyetlerinde ya da onlara tanıdığımız k‰r
transferlerinde az gelişmiş ülkelerden nasıl çıktığını görüyoruz.
Her şeyden önce bu çıkan paranın muhasebesini yapıp daha sonra
da bunun uluslararası düzeyde vergilendirilmesini gerçekleştirmek
lazım. Makro iktisatta teknik bir terim olarak Tobin Vergisi adıyla
geçer. Bu, 1969'da cames Tobin'in önerdiği bir vergi türüdür.
Bu yolla her şeyden önce bu paraların bir muhasebe tablosu içinde
yer alması, ayrıca vergilendirilmesi ve buradan edinilen
kaynaklarla az gelişmiş ülkelerin borçlarının temizlenmesi,
yoksullukla mücadele, teknolojinin ve gelirin daha adil dağılımı
sağlanabilir. Amaçlanan bütün bunlardır.
- Bakıldığı zaman
dünyanın milli gelirinin üçte ikisini aralarında paylaşan çokuluslu
şirketlerin dışındakilere hayat hakkı olmadığı anlaşılıyor...
- Bu anlamda kalkınma iktisadı ve kalkınma politikaları artık
nitelik değiştirmiş durumda. Bu da küresel akımın 1970'lerle
birlikte bu yola kanalize edilmesiyle başladı. Artık, kalkınmacı
devlet, sosyal devlet diye bir olgu yok. Küreselleşen sermayenin
başarısının biricik ölçütü kar. Kar hangi coğrafi bölgedeyse
ve hangi sektördeyse sermaye oraları ele geçirmek istiyor. Örneğin,
eğitim çok karlı bir alansa sosyal devletin buradan çıkarılması
ve karı en yüksek tutacak sermaye örgütüne teslim edilmesi
kararı alınıyor. Bu anlamda sosyal devletin k‰r amacı gütmeyen
eğitim, sağlık, sosyal altyapı, yoksullukla mücadele, çevre
korunması gibi kuralları sermayenin uluslararasılaşması açısından
mantıksız, akıldışı, bugünkü deyimiyle de dinozorca
bulunuyor. Bu yüzden de her şeyden önce sosyal devletin ortadan
kaldırılması lazımdır. Karın gerçekleşmesini engelleyen her
türlü yasal müdahale, regülasyon akıl dışı olarak
nitelendirilmelidir. Bunları savunanlar çağın gerisinde kalmış
kişilerdir. O nedenle de marjinalleştirilmeliler ve politikadan
uzaklaştırılmalıdırlar.
- Kapitalizm, pratikte, kağıt üzerinde
kendi koyduğu kurallara uygun olarak işleyen bir sistem mi sizce?
- Hayır, değil. Kapitalizm, doğuşundan itibaren tekelci, ama
tekellerarası ilişkilerde de bir tür centilmenlik anlaşması sürdüren
bir sistem. Bu tekeller her şeyden önce kapitalizmin hegemonyasını
ön planda tutar. Bu pazar payı paylaşması kavgası önce
birinci, sonra ikinci dünya savaşlarına yol açtı. Bunların bir
anlamda karşılıklı bir anlayış, bir diyalektik bütünlük içinde
olduğunu görüyoruz. Dünyada bu süreç ilk kez yaşanmıyor. 19.
yüzyılda başlayıp 1913'te Birinci Dünya Savaşı'yla kesintiye
uğrayan birinci küreselleşme dalgası var. İki dünya savaşı
arasında Bretton Woods dediğimiz Dünya Bankası ve IMF'nin
finansal sermayenin uluslararası düzeyde regülasyonunu sağlamaları
amacıyla yapılan anlaşmalar var. 1970'lerde birlikte de ikinci küreselleşme
dalgası başladı. IMF artık nitelik değiştirdi. Uluslararası
sermayenin düzenlenmesini değil, uluslararası sermayenin akışkanlığının
önünün açılmasını ve borçlanacak ülkelerin de borçlarını
zamanında ödeyecek yapısal düzenlemelerin hayata geçirilmesini
düzenleyen üst örgüt konumuna geldi. Bugün sanal bir finans dünyası
egemen. Döviz kurları, faiz gibi makro ekonomik fiyatlar üzerinde
sürekli spekülasyon yapılan sanal bir dünya. Bu dünya kendi içinde
çok istikrarsız. Bir gün döviz piyasalarında 1.8 trilyon dolar
dolaşabiliyor. Bu 1.8 trilyon doların yüzde 80'i gittiği ülkeyi
bir hafta içinde terk ediyor. Bu, sıcak para. Biz bunun altını
çizdiğimiz zaman bazı meslektaşlar, ``Sermaye sermayedir. Bunun
sıcağı, soğuğu olur mu?''diyorlar. Mesele vade meselesi. Bu 1.8
trilyon doların dünyadaki mal ve hizmet ticaretiyle üretimle,
sabit sermaye yatırımıyla hiçbir ilgisi yok. Dediğim gibi bu
bir sanal dünya. Türkiye de bundan nasibini aldı. Hem de çeşitli
zamanlarda, 1990-93 arasında, 2000 yılında program altında aldı.
2000 yılında, bizim bankacılık kesiminin yurt dışından sağladığı
kısa vadeli dış borç girişleri 209 milyar dolar civarındaydı.
Çıkış hacmi, yani geri ödemeler 204 milyar dolar dolayındaydı.
Bu, kayıt altındaki bankacılık sektörünün kısa vadeli dış
borç işlem hacmi. Yani, Türkiye'de milli geliri aşan boyutta
para döndürülüyor. Bu durumda sizin döviz kuruna dayalı bir
planlama yapmanız, faiz haddine dayalı bir sabit sermaye yatırımına
girişmeniz hayal olur. Hayal olmasından öte de, zaten hiç kimse
bunu yapmak istemiyor. Türkiye bu anlamda dünyada yalnız değil.
Arjantin'de de, Malezya'da da, Meksika'da da aynı olgular yaşandı.
Bir de kötü bir Türkçeyle ``makro ekonomik fundamentaller''
deniyor. Yani çok temel makro ekonomik göstergeler... Bu makro
ekonomik göstergelerinizi sağlıklı tutup yabancı sermayenin
size gelmesini sağlamalısınız.
- Ama bu, uluslararası çapta büyük
bir sahtekarlık değil mi?
- Siz benden çok daha net bir biçimde
vurguladınız. Bütün yatırım, büyüme felsefesi yabancı
sermayeye hoş geldin partisi düzenlemek üzerine kurulu.
- Ama o
partide yabancı sermaye başka bir güzeli gözüne kestirip anında
onun peşinden giderse ne olacak?
- Çok doğru. Sizden çok daha
cazip koşullarda davetiye çıkaran bir bölgeye gidebilir. Her şeyin
ötesinde, bu çok uluslu sermayenin bu kadar kısa vadelerle bir ülkeye
girip çıkması spekülasyon ve istikrarsızlık yaratıyor. Makro
ekonomik göstergeler zaten sizin denetiminizin dışında istikrarsızlar.
IMF programında Türkiye'ye en büyük darbe dış ticaret dengesi
ve cari işlemler dengesinin yıkıma uğratılmasıyla indirildi. Türkiye,
2000 yılı boyunca cari işlemler dengesinde 9.8 milyar dolar açık
verdi ki bu bir rekordur. Dış borçlar birdenbire 20 milyar dolar
gibi bir artış gösterdi. Bu istikrarsızlıktan nasibini alan
kamu bankaları için, görev zararına uğruyorlar, gibi bir kılıf
uyduruldu. Bu sığ, denetimsiz finansal dünyamız çokuluslu
sermayenin spekülatif saldırıları karşısında birdenbire
dengelerini yitirince devlet bunları Hazine kaynaklarıyla kurtarma
yoluna gitti. Böylece iç borç stoku birdenbire milli gelirin yüzde
30'undan yüzde 70'ine fırladı. Bütün bunların sonucunda kalkınmacı
devletin işleyişi olanaksız hale geldi. Baktığınız zaman Türkiye
Cumhuriyeti bütçesi artık, ``iç borçların döndürülebilirliği''
diye bir muhasebe hesabına indirgenmiş bir muhasebe tablosudur. Türkiye
faiz dışı bütçenin milli gelirin yüzde 6.5'inde olmaktan gurur
duyuyor. Ben Türkiye'de bu olanları Brezilya'daki toplantıda
anlatırken Latin Amerika yapısal ekonomik okulun çok renkli
iktisatçılarından Maria Gonçalves Tamalis, ``Şu anda dünyada
faiz dışı bütçesi fazla vermeyen ülke yok ki'' dedi. Demek ki
bütün ülkeler aynı konumda.
- Faiz dışı bütçenin fazla
vermesi ne anlama geliyor?
- Öbür bütün kamusal alanlardan
devletin elinin çekilmesi demek. Yani devlet hiçbir yatırım
yapmayacak, lağımlar daha fazla kokacak, sokaklar daha fazla delik
deşik olacak, daha kalitesiz sağlık hizmeti ve eğitim verilecek.
Bu boşluğu da özel sektör dolduracak. Bütün bu hizmetler
piyasa, pazar koşullarına göre fiyatlandırılacak. Bu fiyatları
ödeyemeyen kesimler eğitimsiz kalacak, sağlık hizmetlerinden
yararlanamayacak, insan gibi yaşama olanağından yoksun kalacak. Tüylerimizi
ürperten tespitlerden birisi de şu oldu: ``Günde bir dolarlık
geliri mutlak yoksulluk sınırı olarak çizersek dünyamızın dörtte
bir nüfusu bu kategoriye giriyor.''
Olayı biraz daha geliştirirsek dünyamız nüfusunun yarısı şu
ya da bu şekilde yoksulluk tanımının altında yaşamaya mahkum.
Bu yüzden de bütün dünyada şu anda daraltıcı mali politikalar
uygulanıyor. Verilen mesaj da şu: ``Uslu çocuklar olun.
Uluslararası sermaye bir gün sizi de ziyaret edecek.''
- Dünya,
bu engel tanımadan ordan oraya dolaşan çokuluslu sermayenin
ciddi tehdidi altında gibi görünüyor. O zaman buna karşı ne
gibi önlemler alınması düşünülüyor?
- Porto Allegre'de bu
konuda bilimsel konuşmalar yapıldı. Ben bir Türk iktisatçısı
olarak sistemin içindeki öğelerden başlamak gerektiğini düşünüyorum.
Bu akılcılık olur. İktisatçılar hayal dünyasının üzerine
modeller kurmakta çok ustadırlar. Bunlardan bir tanesi de IMF
modelidir. Bu da hayal ötesi bir dünyadır. Neo-liberal serbest
rekabet dünyası da gerçeklerle ilişkili değildir. Ama biz gerçekçi
olalım. Her şeyden önce, sözünü ettiğim rakamlara varan, kısa
vadeli finansal giriş çıkışlar ve yarattığı spekülasyonların
önüne geçilmesi lazımdır. Bunu Şili, Malezya, yavaş yavaş da
ipuçlarını görmeye başladığımız Arjantin'de sermaye
kontrollarıyla, sermaye giriş çıkışları uzun vadeye yayılmalıdır.
Vergilendirme olabilir. Ya da Şili'de olduğu gibi doğrudan doğruya
zapturapt altına alıp Merkez Bankası'nda bloke edilebilir. Örneğin,
sermayenin ülkeye geliş vadesi uzadıkça vergi oranı düşürülebilir.
Kısa vadeli sermaye girişleri caydırılır, uzun vadeli girişler
özendirilir. Ayrıca da sermaye giriş ve çıkışları üzerine
kontrollar konulur.
- Bu mümkün mü?
- İktisatçı Susan George
toplantımızda çok hoş bir anekdot anlattı. Şöyle dedi:
``Bunun mümkün olduğunu bizzat Başkan Bush gösterdi. Dünya
solu adına kendisine teşekkür borçlu olduğumuzu ifade etmek
isterim. Usame bin Ladin denilen teröristi besleyen finansal
kaynakların ne kadar gizli, ne kadar kara, ne kadar kayıt dışı
olmasına rağmen bu kaynakların teker teker tespit edilebileceğini,
bu teknolojinin dünya finansal sisteminde var olduğunu bütün dünyaya
gösterdi.'' Gerçekten spekülatif finansal sermayenin bu tür yıkıcı
etkilerini, ekonomik anlamda terorize edici etkilerini kabul edersek
bunları muhasebeleştirmek, vergilendirmek, denetlemek, düzenlemek
ve caydırmakta bu teknolojinin var olduğunu biliyoruz. İkincisi,
çokuluslu şirketlerin gelirlerinin uluslararası düzeyde
vergilendirilmesidir.
- Peki, Türkiye özeli için ne yapılabilir?
- Türkiye'nin dış borcu yavaş yavaş 140 milyar dolara tırmanıyor.
Bunun faizi ve ana para ödemeleri yaklaşık 20 milyar dolara ulaşıyor.
Yani Türkiye, ihracat gelirinin üçte ikisini dış borç ödemelerine
harcamak zorunda. Borcun çevrilmesi, diye de bir deyim kullanılıyor.
Bunu başarmak, başarılı bir icraat yapmak anlamına dönüştü.
Özetle, bu başarıyı sergilemenin bedeli 20 milyar dolar. Geçen
ay Arjantin bu borcu ödemeyeceğini duyurdu. Türkiye şunu söyleyebilir:
Ben ihracatımın belli bir yüzdesine kadar borç servisimi yaparım.
Benim tekstil ürünlerime koyduğunuz kotayı kaldırın. Ben de
ekonomik kalkınmamı engellemeyecek biçimde borç servisimi yaparım.
Bu tavrı koymakla da dünyanın sonu gelmez. IMF programının bize
giydirdiği deli gömleğinin Türkiye ekonomisi için çok sağlıklı
bir yapı olduğu kanısında değilim. Türkiye'ye empoze edilen bu
yapısal reformların öncelikle kendi iç dinamiklerimizi harekete
geçirmesi gerekiyor. Geçen yıl THY'nin Türk Telekom'un özelleştirilmesini,
şeker, tütün yasalarını çok tartıştık. Bunlar gibi
zorlamaların, dayatmaların da aslında Türk ekonomisini çokuluslu
şirketlerin pazarı haline getirmeyi amaçladığını görmek ve
bunları elimizin tersiyle itmek gerek.
|
|
|