Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 K.MARKS

 


Daha İnsancıl Bir Dünya

SUNUŞ 

Birileri küreselleşmenin nimetlerini anlata anlata bitiremiyor. Ama küreselleşmeden ve bunun ``nimetleri''nden çok fazla etkilenen bazı ülkeler de ekonomik çöküntüden kendilerini kurtaramıyorlar. Türkiye batmanın eşiğine gelirken Arjantin iflas bayrağını çekti. Beş yıl önce aynı bela Malezya'nın başına geldiğinde bu ülkenin başbakanı televizyonlarda çıkıp ülkesini kasıtlı olarak kimlerin nasıl batırdıklarını bağıra bağıra anlattı. ABD'nin kendisinin yarattığı küreselleşme olgusu sonunda Frankenstein'in robotuna döndü. ABD'yi de vurmaya hazırlanırken ne rastlantıdır New York'taki ikiz kuleler ve Washington'da Pentagon binası vuruldu. ABD yönetimi silahlı teröre ciddi biçimde savaş açtı. Ama her nedense bütün olayların altında yatan ekonomik ve finansal teröre savaş açmadı. Hatta bunların tanımının yapılması için başvuruda bile bulunmadı. Öte yandan küreselleşmenin dünyanın birkaç belli başlı çokuluslu şirketine ve birkaç tekeline kat kat zenginlik katıp geri kalan nüfusu yoksulluk sınırının bile altına ittiği olgusu gözlerin yavaş yavaş açılmasını sağlıyor. Çeşitli yerlerde çeşitli örgütlenmelerle küreselleşme protesto ediliyor. Bazı eylemler marjinallikten kurtulamazken aklını kullananlar sistemi içerden çökertecek çalışmalar yapıyorlar. Bunlardan birisi de, New York'ta Dünya Ekonomik Forumu toplantıları yapılırken Brezilya'nın Porto Alegre kentinde gerçekleştirilen Dünya Sosyal Forumu toplantısıydı. 

Bu toplantıya Türkiye'den tek katılımcı Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü Başkanı Prof. Dr. Erinç Yeldan'dı. Prof. Yeldan'la Porto Alegre toplantısını, küreselleşmenin insanlık için felaket noktasına varan etkilerini, kontrol altına alınamayan ve hukuk tanımayan, dünyayı terorize eden küreselleşmeyi konuştuk. 

PROF. DR. ERİNÇ YELDAN 1960, İzmit doğumlu. Yüksek öğrenimini Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü'nde tamamladı. İktisat doktorasını 1988'de Minnesota Üniversitesi'nde aldıktan sonra Bilkent Üniversitesi'ne katıldı. Aynı üniversitede 1990'da doçent, 1998'de profesör unvanını aldı. Bilkent Üniversitesi İktisat Bölüm Başkanlığı görevini yürütüyor. Uluslararası ekonomi, uygulamalı genel denge ve makroekonomik modeller üzerinde çalışıyor. Türkiye ve uluslararası iktisat yazınında çok sayıda bilimsel araştırma ve makalesi var. 1998'de Türkiye Bilimler Akademisi'nin (TÜBA) bilim teşvik ödülünü aldı. 


LEYLA TAVŞANOĞLU :Siz, Brezilya'nın Porto Alegre kentinde düzenlenen küreselleşme karşıtı Dünya Sosyal Forumu toplantısına Türkiye'den katılan tek kişisiniz. O toplantıda neler oldu?

YELDAN - Evet. Toplantı 31 Ocak'ta başladı, 5 Şubat'ta kapandı. Açılış konuşmasını Prof. Noam Chomsky yaptı. Susan George Immanuel Walderstein, Samir Amin gibi kalkınma iktisadının önde gelen akademisyenleri ya da aktivistlerinin de aralarında bulunduğu 40 bin izleyici ve ayrıca da bir grup delege vardı. Bunların 10 binden fazlası Brezilya dışından gelmişlerdi. Grubun bir bölümü Gençlik Parkı'nda çadırlarda kaldı. İçlerinde Arjantinliler, Kübalılar, Tayland'dan gelen Budist rahipler, çevre örgütlerinin üyeleri, insan hakları örgütlerinin üyeleri vardı. Ayrıca çeşitli eğilimlerdeki sol örgütlerin insanları da katılımcıydı. Örneğin Troçkistler, Avrupalı sosyalistler vardı. Oturumlar Porto Alegre'deki Katolik Üniversitesi'nin geniş kampusunda yapıldı. Bütün oturumların simultane çevirisi dört büyük dildeydi. Programın ana sloganı da ``Başka bir dünya mümkündür''dü. Çıkış noktası da şuydu: Bugünkü biçimiyle gözlediğimiz küreselleşme süreci aslında tarihsel bir seyir izleyen kapitalizmin normal bir akışı değildir. Denetlenebilir, düzenlenebilir, daha insancıl, haktan yana, daha adil, dünyamıza gezegenimize, çevremize daha saygılı bir ekonomik siyasa kurulabilir. 

- Bunu kimler düzenledi? -

 Programın arkasında finansal destek ve organizasyon açısından Porto Alegre'nin başkenti olduğu Rio Grande Do Sul eyaletinde Brezilya İşçi Partisi çok etkin. Bu parti aynı zamanda eyalet hükümetinde. Rio Grande Do Sul bir işçi bölgesi olduğu için insanlar ciddi sol eğilimli. Brezilya dışından da merkezi Fransa'da olan Attac adlı bir örgüt var. Onun çok büyük bir desteği ve katılımı oldu. Attac sivil dayanışma için finansal sermayenin vergilendirilmesi sözcüklerinden oluşuyor. Örgüt sistem içinde. Ne marjinal, ne de dışlanmış. Elbette sistem dışında başka bir dünyanın mücadelesi veriliyor. Ama mücadele sistem içinden başlatılıyor. Attac grubunun çok büyük desteği ve organizasyona katkısı vardı. Brezilya'ya Fransız parlamenterler de getirmişlerdi. Özetle, Fransız grubu oldukça etkin biçimde temsil ediliyordu. 

- Attac'ın Avrupa'da başka kolları var mı?

 - Bütün Avrupa'da örgütlü durumda. Özellikle de İngiltere ağırlıklı. Fransa dışında 40'tan fazla ülkede örgütü var. Attac dışında Güneydoğu Asya'dan, adını ``Alternatif Ticaret Arayışları''olarak çevirebileceğimiz Avela diye bir örgüt vardı. Ayrıca Peacelink, Hollanda'da alternatif bölgesel kalkınmayı hedefleyen Transnational Institute, merkezi Yeni Delhi'de olan, benim de üyesi olduğum uluslararası kalkınma iktisatçıları birliği İdeas, küreselleşmenin ahlaki yıkımına karşı olan meslek kuruluşlarının bir araya geldikleri şemsiye örgüt Amerinda, feminist örgütler, çevre örgütleri, kilise örgütleri, budist rahipler katılımcıydı. Böyle heterodoks bir ortamda, kültürel bir zenginlik içinde bunlar birbirlerini tamamlayan parçalar gibiydiler. 

- Peki, bu toplantıdan amaç neydi?

 - Küreselleşmenin doğal, kaçınılmaz bir süreç olmadığı, üçüncü, dördüncü yolun her zaman gerçekleşebileceği olgusundan hareketle bir araya gelindi. Bugünkü küreselleşme akımına baktığımız zaman pek çok alanda, kültürde, iletişimde, sanatta, edebiyatta, teknolojide küreselleşme var. Ama Dünya Sosyal Forumu'nun özellikle öne çıkardığı küreselleşme teması çokuluslu şirketlerin küreselleşmesi ve finansal sermayenin küreselleşmesi. Bu anlamda teknoloji de finansal sermayenin yaygınlaşmasına yardımcı olan bir teknoloji. Bugün dünya kapitalizminin üretim ve ticaretine damgasını vuran aşamalara baktığınız zaman topu topu 200 büyük çokuluslu şirketin dünya milli gelirinin (yaklaşık 30 trilyon dolar civarında) üçte birini ürettiğini görüyoruz. Dört büyük şirket koskoca Afrika kıtasının toplam milli gelirinden daha fazlasını üretiyor. General Motors şirketinin yıllık cirosu bütün Türkiye'nin ürettiği milli gelirden daha fazla. Uluslararası mal ve hizmet ticaretine baktığımız zaman da, bunun 6 trilyon dolarının ihracat, bir o kadarının da ithalat olduğunu görüyoruz. Bunun üçte birinin birçok uluslu şirketin bir başka çokuluslu şirketle ticaretinden oluştuğunu görüyoruz. Üçte birinin de bir başka şirketin, kendi içinde taşeron şirketleriyle olan ticaretiyle oluştuğunu görüyoruz. Bu 10 trilyon doların üzerindeki dünya mal ve hizmet ticaretinin üçte ikisi doğrudan doğruya çokuluslu şirketlerin şu ya da bu şekilde kendi karar mekanizmalarının dahilinde olan ticaretten oluşuyor. Bunun içinde rekabetçi fiyatlama, serbest rekabet gibi fantazi unsurlar değil, doğrudan doğruya çokuluslu şirketlerin politik gücüne dayalı idari kararlar sonucunda oluşturulan ticaret biçimi bu.

 - Yani bu çokuluslu şirketler, dünyanın geri kalanına, ``Paran kadar konuş'' mesajını mı veriyorlar?

 - Evet. Siz burada bir devalüasyon kararıyla ihracatı teşvik politikasıyla bu üçte ikiden arta kalan üçte birdeki ticarette pay almaya çalışıyorsunuz. Yani kırıntıları topluyorsunuz. Sürekli devalüasyonla, sürekli ihracat teşvikiyle, yani 1960'ların, 1970'lerin modası geçmiş Güney Kore yöntemiyle ihracat pazarlarında pay kapma olanağı yok artık. İhracata yönelik büyüme, serbest ticaretin aslında kitaplarda kalan kuramsal bir fantezi olduğunu görüyoruz. Küreselleşmenin denetlenmesini hedef alan bilimsel ve kitlesel çalışmalar her şeyden önce çokuluslu şirketlerin denetlenmesini, gelirlerinin kayıt altına alınmasını, muhasebeleştirilmesini bir ilk adım olarak ortaya koyuyorlar. 

- Peki, bu denetim mekanizması nasıl başarılacak? 

Dünyada vergi cennetleri var. Bu vergi cennetleriyle çokuluslu şirketlerin sermayeleri o ülkeye çekilmek isteniyor. Bunlardan Türkiye'de de var. Şu anda finansal sermayenin gözde bölgesi İsviçre bankacılığı. Bir yıl içinde İsviçre bankalarına Brezilya'dan transfer olan kayıt içi para dokuz milyar dolar civarında. Sanıyorum, Türkiye için de benzer bir rakam söz konusu. Çünkü Türkiye'nin koşulları Latin Amerika ülkelerinkine çok benziyor. Kayıt dışı olarak da her yıl İsviçre bankalarının 3 trilyon dolar işledikleri biliniyor. IMF programlarından son derece egemenliği daraltıcı ödünlerle alabildiğimiz birkaç milyar doların kat kat fazlasının uluslararası sermaye çevrelerinde ya da çokuluslu şirketlere tanıdığımız vergi muafiyetlerinde ya da onlara tanıdığımız k‰r transferlerinde az gelişmiş ülkelerden nasıl çıktığını görüyoruz. Her şeyden önce bu çıkan paranın muhasebesini yapıp daha sonra da bunun uluslararası düzeyde vergilendirilmesini gerçekleştirmek lazım. Makro iktisatta teknik bir terim olarak Tobin Vergisi adıyla geçer. Bu, 1969'da cames Tobin'in önerdiği bir vergi türüdür. Bu yolla her şeyden önce bu paraların bir muhasebe tablosu içinde yer alması, ayrıca vergilendirilmesi ve buradan edinilen kaynaklarla az gelişmiş ülkelerin borçlarının temizlenmesi, yoksullukla mücadele, teknolojinin ve gelirin daha adil dağılımı sağlanabilir. Amaçlanan bütün bunlardır.

 - Bakıldığı zaman dünyanın milli gelirinin üçte ikisini aralarında paylaşan çokuluslu şirketlerin dışındakilere hayat hakkı olmadığı anlaşılıyor... 

- Bu anlamda kalkınma iktisadı ve kalkınma politikaları artık nitelik değiştirmiş durumda. Bu da küresel akımın 1970'lerle birlikte bu yola kanalize edilmesiyle başladı. Artık, kalkınmacı devlet, sosyal devlet diye bir olgu yok. Küreselleşen sermayenin başarısının biricik ölçütü kar. Kar hangi coğrafi bölgedeyse ve hangi sektördeyse sermaye oraları ele geçirmek istiyor. Örneğin, eğitim çok karlı bir alansa sosyal devletin buradan çıkarılması ve karı en yüksek tutacak sermaye örgütüne teslim edilmesi kararı alınıyor. Bu anlamda sosyal devletin k‰r amacı gütmeyen eğitim, sağlık, sosyal altyapı, yoksullukla mücadele, çevre korunması gibi kuralları sermayenin uluslararasılaşması açısından mantıksız, akıldışı, bugünkü deyimiyle de dinozorca bulunuyor. Bu yüzden de her şeyden önce sosyal devletin ortadan kaldırılması lazımdır. Karın gerçekleşmesini engelleyen her türlü yasal müdahale, regülasyon akıl dışı olarak nitelendirilmelidir. Bunları savunanlar çağın gerisinde kalmış kişilerdir. O nedenle de marjinalleştirilmeliler ve politikadan uzaklaştırılmalıdırlar.

 - Kapitalizm, pratikte, kağıt üzerinde kendi koyduğu kurallara uygun olarak işleyen bir sistem mi sizce? 

- Hayır, değil. Kapitalizm, doğuşundan itibaren tekelci, ama tekellerarası ilişkilerde de bir tür centilmenlik anlaşması sürdüren bir sistem. Bu tekeller her şeyden önce kapitalizmin hegemonyasını ön planda tutar. Bu pazar payı paylaşması kavgası önce birinci, sonra ikinci dünya savaşlarına yol açtı. Bunların bir anlamda karşılıklı bir anlayış, bir diyalektik bütünlük içinde olduğunu görüyoruz. Dünyada bu süreç ilk kez yaşanmıyor. 19. yüzyılda başlayıp 1913'te Birinci Dünya Savaşı'yla kesintiye uğrayan birinci küreselleşme dalgası var. İki dünya savaşı arasında Bretton Woods dediğimiz Dünya Bankası ve IMF'nin finansal sermayenin uluslararası düzeyde regülasyonunu sağlamaları amacıyla yapılan anlaşmalar var. 1970'lerde birlikte de ikinci küreselleşme dalgası başladı. IMF artık nitelik değiştirdi. Uluslararası sermayenin düzenlenmesini değil, uluslararası sermayenin akışkanlığının önünün açılmasını ve borçlanacak ülkelerin de borçlarını zamanında ödeyecek yapısal düzenlemelerin hayata geçirilmesini düzenleyen üst örgüt konumuna geldi. Bugün sanal bir finans dünyası egemen. Döviz kurları, faiz gibi makro ekonomik fiyatlar üzerinde sürekli spekülasyon yapılan sanal bir dünya. Bu dünya kendi içinde çok istikrarsız. Bir gün döviz piyasalarında 1.8 trilyon dolar dolaşabiliyor. Bu 1.8 trilyon doların yüzde 80'i gittiği ülkeyi bir hafta içinde terk ediyor. Bu, sıcak para. Biz bunun altını çizdiğimiz zaman bazı meslektaşlar, ``Sermaye sermayedir. Bunun sıcağı, soğuğu olur mu?''diyorlar. Mesele vade meselesi. Bu 1.8 trilyon doların dünyadaki mal ve hizmet ticaretiyle üretimle, sabit sermaye yatırımıyla hiçbir ilgisi yok. Dediğim gibi bu bir sanal dünya. Türkiye de bundan nasibini aldı. Hem de çeşitli zamanlarda, 1990-93 arasında, 2000 yılında program altında aldı. 2000 yılında, bizim bankacılık kesiminin yurt dışından sağladığı kısa vadeli dış borç girişleri 209 milyar dolar civarındaydı. Çıkış hacmi, yani geri ödemeler 204 milyar dolar dolayındaydı. Bu, kayıt altındaki bankacılık sektörünün kısa vadeli dış borç işlem hacmi. Yani, Türkiye'de milli geliri aşan boyutta para döndürülüyor. Bu durumda sizin döviz kuruna dayalı bir planlama yapmanız, faiz haddine dayalı bir sabit sermaye yatırımına girişmeniz hayal olur. Hayal olmasından öte de, zaten hiç kimse bunu yapmak istemiyor. Türkiye bu anlamda dünyada yalnız değil. Arjantin'de de, Malezya'da da, Meksika'da da aynı olgular yaşandı. Bir de kötü bir Türkçeyle ``makro ekonomik fundamentaller'' deniyor. Yani çok temel makro ekonomik göstergeler... Bu makro ekonomik göstergelerinizi sağlıklı tutup yabancı sermayenin size gelmesini sağlamalısınız. 

- Ama bu, uluslararası çapta büyük bir sahtekarlık değil mi? 

- Siz benden çok daha net bir biçimde vurguladınız. Bütün yatırım, büyüme felsefesi yabancı sermayeye hoş geldin partisi düzenlemek üzerine kurulu. 

- Ama o partide yabancı sermaye başka bir güzeli gözüne kestirip anında onun peşinden giderse ne olacak? 

- Çok doğru. Sizden çok daha cazip koşullarda davetiye çıkaran bir bölgeye gidebilir. Her şeyin ötesinde, bu çok uluslu sermayenin bu kadar kısa vadelerle bir ülkeye girip çıkması spekülasyon ve istikrarsızlık yaratıyor. Makro ekonomik göstergeler zaten sizin denetiminizin dışında istikrarsızlar. IMF programında Türkiye'ye en büyük darbe dış ticaret dengesi ve cari işlemler dengesinin yıkıma uğratılmasıyla indirildi. Türkiye, 2000 yılı boyunca cari işlemler dengesinde 9.8 milyar dolar açık verdi ki bu bir rekordur. Dış borçlar birdenbire 20 milyar dolar gibi bir artış gösterdi. Bu istikrarsızlıktan nasibini alan kamu bankaları için, görev zararına uğruyorlar, gibi bir kılıf uyduruldu. Bu sığ, denetimsiz finansal dünyamız çokuluslu sermayenin spekülatif saldırıları karşısında birdenbire dengelerini yitirince devlet bunları Hazine kaynaklarıyla kurtarma yoluna gitti. Böylece iç borç stoku birdenbire milli gelirin yüzde 30'undan yüzde 70'ine fırladı. Bütün bunların sonucunda kalkınmacı devletin işleyişi olanaksız hale geldi. Baktığınız zaman Türkiye Cumhuriyeti bütçesi artık, ``iç borçların döndürülebilirliği'' diye bir muhasebe hesabına indirgenmiş bir muhasebe tablosudur. Türkiye faiz dışı bütçenin milli gelirin yüzde 6.5'inde olmaktan gurur duyuyor. Ben Türkiye'de bu olanları Brezilya'daki toplantıda anlatırken Latin Amerika yapısal ekonomik okulun çok renkli iktisatçılarından Maria Gonçalves Tamalis, ``Şu anda dünyada faiz dışı bütçesi fazla vermeyen ülke yok ki'' dedi. Demek ki bütün ülkeler aynı konumda. 

- Faiz dışı bütçenin fazla vermesi ne anlama geliyor? 

- Öbür bütün kamusal alanlardan devletin elinin çekilmesi demek. Yani devlet hiçbir yatırım yapmayacak, lağımlar daha fazla kokacak, sokaklar daha fazla delik deşik olacak, daha kalitesiz sağlık hizmeti ve eğitim verilecek. Bu boşluğu da özel sektör dolduracak. Bütün bu hizmetler piyasa, pazar koşullarına göre fiyatlandırılacak. Bu fiyatları ödeyemeyen kesimler eğitimsiz kalacak, sağlık hizmetlerinden yararlanamayacak, insan gibi yaşama olanağından yoksun kalacak. Tüylerimizi ürperten tespitlerden birisi de şu oldu: ``Günde bir dolarlık geliri mutlak yoksulluk sınırı olarak çizersek dünyamızın dörtte bir nüfusu bu kategoriye giriyor.'' Olayı biraz daha geliştirirsek dünyamız nüfusunun yarısı şu ya da bu şekilde yoksulluk tanımının altında yaşamaya mahkum. Bu yüzden de bütün dünyada şu anda daraltıcı mali politikalar uygulanıyor. Verilen mesaj da şu: ``Uslu çocuklar olun. Uluslararası sermaye bir gün sizi de ziyaret edecek.''

 - Dünya, bu engel tanımadan ordan oraya dolaşan çokuluslu sermayenin ciddi tehdidi altında gibi görünüyor. O zaman buna karşı ne gibi önlemler alınması düşünülüyor?

 - Porto Allegre'de bu konuda bilimsel konuşmalar yapıldı. Ben bir Türk iktisatçısı olarak sistemin içindeki öğelerden başlamak gerektiğini düşünüyorum. Bu akılcılık olur. İktisatçılar hayal dünyasının üzerine modeller kurmakta çok ustadırlar. Bunlardan bir tanesi de IMF modelidir. Bu da hayal ötesi bir dünyadır. Neo-liberal serbest rekabet dünyası da gerçeklerle ilişkili değildir. Ama biz gerçekçi olalım. Her şeyden önce, sözünü ettiğim rakamlara varan, kısa vadeli finansal giriş çıkışlar ve yarattığı spekülasyonların önüne geçilmesi lazımdır. Bunu Şili, Malezya, yavaş yavaş da ipuçlarını görmeye başladığımız Arjantin'de sermaye kontrollarıyla, sermaye giriş çıkışları uzun vadeye yayılmalıdır. Vergilendirme olabilir. Ya da Şili'de olduğu gibi doğrudan doğruya zapturapt altına alıp Merkez Bankası'nda bloke edilebilir. Örneğin, sermayenin ülkeye geliş vadesi uzadıkça vergi oranı düşürülebilir. Kısa vadeli sermaye girişleri caydırılır, uzun vadeli girişler özendirilir. Ayrıca da sermaye giriş ve çıkışları üzerine kontrollar konulur.

 - Bu mümkün mü? 

- İktisatçı Susan George toplantımızda çok hoş bir anekdot anlattı. Şöyle dedi: ``Bunun mümkün olduğunu bizzat Başkan Bush gösterdi. Dünya solu adına kendisine teşekkür borçlu olduğumuzu ifade etmek isterim. Usame bin Ladin denilen teröristi besleyen finansal kaynakların ne kadar gizli, ne kadar kara, ne kadar kayıt dışı olmasına rağmen bu kaynakların teker teker tespit edilebileceğini, bu teknolojinin dünya finansal sisteminde var olduğunu bütün dünyaya gösterdi.'' Gerçekten spekülatif finansal sermayenin bu tür yıkıcı etkilerini, ekonomik anlamda terorize edici etkilerini kabul edersek bunları muhasebeleştirmek, vergilendirmek, denetlemek, düzenlemek ve caydırmakta bu teknolojinin var olduğunu biliyoruz. İkincisi, çokuluslu şirketlerin gelirlerinin uluslararası düzeyde vergilendirilmesidir.

- Peki, Türkiye özeli için ne yapılabilir? 

- Türkiye'nin dış borcu yavaş yavaş 140 milyar dolara tırmanıyor. Bunun faizi ve ana para ödemeleri yaklaşık 20 milyar dolara ulaşıyor. Yani Türkiye, ihracat gelirinin üçte ikisini dış borç ödemelerine harcamak zorunda. Borcun çevrilmesi, diye de bir deyim kullanılıyor. Bunu başarmak, başarılı bir icraat yapmak anlamına dönüştü. Özetle, bu başarıyı sergilemenin bedeli 20 milyar dolar. Geçen ay Arjantin bu borcu ödemeyeceğini duyurdu. Türkiye şunu söyleyebilir: Ben ihracatımın belli bir yüzdesine kadar borç servisimi yaparım. Benim tekstil ürünlerime koyduğunuz kotayı kaldırın. Ben de ekonomik kalkınmamı engellemeyecek biçimde borç servisimi yaparım. Bu tavrı koymakla da dünyanın sonu gelmez. IMF programının bize giydirdiği deli gömleğinin Türkiye ekonomisi için çok sağlıklı bir yapı olduğu kanısında değilim. Türkiye'ye empoze edilen bu yapısal reformların öncelikle kendi iç dinamiklerimizi harekete geçirmesi gerekiyor. Geçen yıl THY'nin Türk Telekom'un özelleştirilmesini, şeker, tütün yasalarını çok tartıştık. Bunlar gibi zorlamaların, dayatmaların da aslında Türk ekonomisini çokuluslu şirketlerin pazarı haline getirmeyi amaçladığını görmek ve bunları elimizin tersiyle itmek gerek.

 
sayfa başına dön