|
|
Küreselleşme
görünmez terörizmdir
Söyleşi
: Taylan Bilgiç
AB-İKÖ
Ortak Forumu'nun aykırı konuklarından biri; burjuva-siyonist
tarihçi Bernard Lewis'in, medyada epey prim yapan "Tarihe baktığımızda
herkesin herkese karşı suç işlediğini görürüz" saçmalıklarına
karşı tarihsel gerçekleri, haksızlıkları hatırlatan Dr. Hasan
Hanefi'ydi. 'İstanbul Buluşması'ndaki tek muhalif ses olan Dr.
Hasan Hanefi, Evrensel'in sorularını yanıtladı.
-
Bu forumdan ne bekliyordunuz? Umduğunuzu bulabildiniz mi?
Ne
yazık ki beklentiler, asla tam olarak karşılanamaz. Genellikle,
beklenti ile gerçeklik arasında büyük bir farklılık vardır.
Ama yine de okyanus, damlalardan oluşur. Bu bağlamda, AB'nin Türkiye'de
İslam dünyası ile ortak bir diyaloğa girmesi olumlu. Türkiye,
Doğu ile Batı arasında diyalog ülkesi.
11
Eylül'den sonra neredeyse bütün yazılıp çizilenler, İslam ile
Batı arasındaki ilişkiye dairdi. Burada AB Batıyı, İslam
Konferansı Örgütü (İKÖ) da Müslüman ülkelerin önemli bir bölümünü
temsil ediyor. Genel olarak toplantı; bir yanda kültürlerarası
diyalog, medeniyetler çatışması gibi teorik konular ile, taktik
konular arasında salındı diyebiliriz.
Ancak
asıl sorun şu ki diyalog, eşit taraflar arasında mümkündür.
Ama şu anda Müslümanlar ve Batı eşit taraflar değil: Bir yanda
yoksulluk, diğer yanda zenginlik. Bir yanda özgürlük diğer
yanda baskı... Demek ki ortada dengesiz, eşitsiz bir güç ilişkisi
var. Öyleyse işin taktik düzeyini deşmek gerek. Filistin
sorununu ele alalım. İsrail, Filistin ile diyaloğu reddediyor. Görüşme
masasına oturması gereken insanlar birbirlerinden çok uzak. Bu
pratik sorunu çözmemiz gerek. Müslümanlar kaygılı, kendilerini
çok zayıf hissediyorlar. Filistin'in yanı sıra Keşmir, Kuzey
Fas gibi sorunları da sayabiliriz. Ama İslam dünyasının
kalbindeki mesele, hâlâ Filistin'dir. 11 Eylül saldırısı, aslında
bir çığlıktır: "Biz zayıfız, Amerika güçlü, Amerika
İsrail'i destekliyor, onun yanında duruyor" diyen bir çığlık.
11 Eylül, Filistin İntifadası'nın başlangıcı olan 28 Eylüle
bir tepkidir. İkinci eylülü, ancak ilkini anlayabilirsek
kavrayabiliriz.
Bu
toplantıda dikkatimi çeken bir şey, oturumlarda tartışanların
sadece Müslüman ülke temsilcileri olmasıydı. Avrupalılar tartışmıyor,
çünkü güçlü olan onlar. Diyaloğa ihtiyaçları yok.
Bu
forumda vurgulanan bir şeyi tekrarlamak isterim: İslam, şiddetin
kaynağı değildir. Kuzey İrlanda'daki mezhep çatışmalarını,
Sri Lanka'daki Tamilleri, İspanya'daki Bask gerillalarını hatırlayalım
Bunların kaynağı da mı İslam?
Batılılar
şiddeti dinsel şiddete, dinsel şiddeti de İslam'a indirgiyor.
ABD ve Avrupa'da, İslam ile şiddet arasında böyle önyargılı
bir bağ kurulmuş. Oysa aynı İslam geçmişte mantık, ilerleme,
hümanizm ile ilişkilendiriliyordu. Belki de gelecekte İslam, özellikle
Asya ve Ortadoğu'daki yükselişi ile, ABD'ye bir rakip haline
gelecek. Zaten bu nedenle ABD, Afganistan'ı bahane ederek Asya'ya sıçradı.
Rusya ve Çin'i, Pakistan'ı, İran İslam Devrimi'ni tehdit ediyor.
Irak ambargosunu tamamlamak ve Asya pazarlarını Japonya, Güney
Kore, Tayvan ve Hong Kong'dan almak istiyor. Bu amaçlar için, terörizm
gerekçesini kullanıyor.
ABD,
Asya ve İslam'dan kendisine karşı bir cephenin oluşmasını önlemek
istedi. İslam dünyası bugün tek küresel dünyaya, tek kutuplu
sisteme karşı duruyor, küreselleşmenin yeni bir tür hegemonya
olmasını istemiyor. Elbette, küresel bir dünyada yaşıyoruz.
Ama bu kimin küreselleşmesi? Merkezin küreselleşmesi söz
konusu, çevre ülkeler ise parçalanıyor. Ortada; uluslararası şirketlerin,
sanayileşmiş ülkelerin çıkarına bir küreselleşme var. Öyleyse
küreselleşme, yeni bir tür ekonomik, ama aynı zamanda kültürel
ve askeri bir hegemonya.
-
11 Eylül'den sonra iki paralel gelişmeden biri, ABD'nin Asya'ya adım
atması ise, diğeri de, ülke farkı gözetilmeden meşru hak ve özgürlüklerin
geri alınması, bağımsızlık hareketlerinin terörizm olarak
damgalanması oldu. Sizce bu süreç dünyayı nereye götürür?
Daha
fazla Amerikan karşıtlığına. Şimdi yaşadıklarımız,
1960'lardaki savaş karşıtı harekete benziyor. İsrail'de bile
barış hareketi protestoya başladı. Seattle, Prag, Cenevre,
Londra ve Paris'teki küreselleşme karşıtı gösterileri de
unutmayalım.
ABD,
terörizmi tanımlamak için uluslararası bir konferans toplama
teklifini reddetti. Böylece terörizm ile ulusal kurtuluş
hareketleri, bireysel terörizm ile devlet terörizmi, görünen terörizm
ile görünmez terörizm arasında ayrım yapmayı reddetmiş oldu.
GATT anlaşması, görünmez terörizmdir. Dünya Bankası, IMF, görünmez
terörizmdir. Küreselleşme görünmez terörizmdir. Medya, CNN, görünmez
terörizmdir.
Benim
için asıl şaşırtıcı olan, bugüne dek hep "çoğulcu"
olarak sunulan, çoğulcu bir evren tahayyülüne sahip olduğu söylenen
Batının, ABD önderliğinde tek taraflı, monolitik bir vizyona yönelmesidir.
Dedikleri bellidir: Irak terörist, şeytan ekseni terörist...
BM'nin, uluslararası hukukun dışında davranıyorlar... Küba'daki
Guantanamo Üssü'ne götürülen Arap-Afgan tutsakları hatırlayın.
Onlar için ne insan hakkı, ne uluslararası anlaşmalar, ne
Cenevre Sözleşmesi geçerli oldu.
Müslümanlar,
özellikle Filistin meselesinde kendilerini işgal altında
hissediyorlar. Bu nedenle İslam, bir direniş dini olarak ortaya çıkıyor
ve ABD, İslam'ı terörizm olarak suçlamakta ısrar ediyor. Ama asıl
ABD, uluslararası terörizm uyguluyor. Miloseviç'in başına
gelenlere bakın: Amerika Miloseviç'in düşmanıydı, şimdi ise
onun yargıcı oluyor. İkisi aynı anda nasıl olabilir?
-
Azgelişmiş ülkelerin yöneticilerine dair iki örnek vermek
istiyorum. Afgan Dışişleri Bakanı Abdullah Abdullah burada, ülkesini
bombalayan ülkelerin temsilcileriyle bir arada. Görüştüğümüz
Mozambikli bir bakan yardımcısı ise, bize IMF-Dünya Bankası reçetelerini
savundu. Bu iki örnek, azgelişmiş ülkeleri yönetenler hakkında
bize ne anlatıyor?
Afganistan,
epey karmaşık bir durumda. 11 Eylül'ü gerçekleştiren kişinin
Bin Ladin veya Taliban olduğuna dair elde bir delil yok. Ama ABD
oldukça çabuk saldırıya geçti, çünkü asıl mesele Asya'nın
kalbine yerleşmekti. Taliban, Afganistan'ın yasal hükümetiydi ve
ona karşı isyan etmek, sadece Afganların hakkıydı.
-
Üstelik Taliban, uzun bir süre ABD tarafından desteklendi...
Taliban,
ABD'nin ürünüdür. Pakistan ve Suudilerin katkısını da
unutmamak gerek. Ama 11 Eylül'den sonra ABD'nin pozisyonu değişti.
Stratejik hedeflerine ulaşmak için, Afganistan'ı kurban seçtiler.
Ülkede zaten bir iç savaş sürüyordu, ama bir süper gücün,
uzaktan gelip şiddet yoluyla bir hükümeti devirmesi ve yerine bir
başkasını getirmesi, uluslararası hukuka tamamen aykırıdır.
Afganistan'da kimse bu hükümete saygı duymaz; iç çatışmalar
başladı bile. Kısa süre içinde, belki de altı ay sonra,
Afganların yabancı işgalcilere karşı ayağa kalkacağını düşünüyorum.
Çünkü Afgan halkı bugüne dek hiçbir işgal gücüne boyun eğmedi.
ABD, bu dönemde Afganistan'da kurulan geçici hükümeti bir araç
olarak kullanıyor sadece.
Mozambik'e
gelelim: Her ülke, bugünlerde bir yabancı işgalden korkuyor.
Komor Adaları'na çıkarma yapan 100 darbeci askeri hatırlayın.
Herkes, ABD'nin adayı işgal ettiğini sandı ve dünya basını
ayağa kalktı. ABD'nin herhangi bir yeri işgal edebileceğine dair
ciddi bir korku var. ABD, sopa-havuç politikasını uyguluyor. IMF
ve Dünya Bankası'nın havucunu almazsanız, sopa geliyor.
Ancak
bence bu dönemde, 1960'larda yaşanan hareketin gücünde, dev bir
yeni anti-sömürgeci hareket yükselecek. Bu hareket; illa ki açık
bir askeri işgale karşı değil, küreselleşmeye karşı olacak.
Hem Üçüncü Dünya'da, hem de Amerika ve Avrupa'da. Çünkü tek
kutuplu dünya sağlıklı değildir. Dünya; tek gözle göremez,
tek burunla koklayamaz, tek kulakla dinleyemez. Bu sistem, rakip tanımadığı
ve çoğulcu olmadığı için daima baskı kaynağı olacaktır.
Piyasalar, işgücü, herşey onların isteğine göre şekillendiriliyor.
21. yüzylılın başlangıcında, yeni bir tehlike yükselmektedir.
Geçmişte, iki kutuplu dünyanın savaş ve çatışma kaynağı
olduğunu düşünüyorduk. Ama şimdi görüyoruz ki asıl tehdit,
tek kutuplu dünya imiş!
-
Yine de, bu durumun tersine çevrileceğini düşünüyorsunuz...
Çevrilecek.
Yeni ulusal hareketler, halk hareketleri ve tabii ki şiddet yükselecek.
Amerika uluslararası polis rolünü oynamayı sürdürdükçe, yüzlerce
Usame Bin Ladin ortaya çıkacak.
-
Peki ama İslam, doğacak bu hareketi kapsayabilir mi? Geçmişte
aynı İslam, SSCB'ye karşı ABD tarafından kullanldı. Bin Ladin
ve Taliban, ABD'nin kucağında yetişti...
Sermayenin
uluslararası hegemonyasına karşı çıkanlar, ondan zarar görenler,
acı çekenler olacaktır: Latin Amerika'da artık Che'nin ruhu
kalmamış. Afrika ise AIDS ve kıtlıklar ile harap olmuş durumda.
Geriye tek kalan seçenek Asya. Ve İslam, Asya'nın kültürüdür.
Burada İslam derken, Hinduizmi, Budizmi, Konfiçyusçuluğu da
kapsayabiliriz; bunların hepsi, İslam'daki değerler sistemine
benzer sistemlere sahip.
İslam,
şimdilik muhafazakâr bir tona sahip. Ama belki de bu direniş sürecinde,
yeni bir İslam ortaya çıkacak; bir kurtuluş teolojisi. Latin
Amerika'daki Katoliklik, Alman köylü isyanlarındaki Thomas Münzer'in
ideolojisi gibi, Tayland'daki radikal Budizm gibi... Eğer bu gerçekleşirse
İslam, muhafazakârlıktan kurtulup daha militan bir biçime bürünecek
ve bir tür halk ideolojisi haline gelebilecek, böylece Batı'nın
"insan hakları" karşısına "halkların hakları"
kavramı ile çıkacaktır. Dünyaya ABD'den bağımsız, yeni,
halkları ve rejimleri birleştirici bir gündem sunacaktır. Bugün
İslam ülkelerinde rejimler, dış baskılar ile içerideki halk
tepkisi arasında ikiye bölünmüş, köşeye sıkışmış
durumda. En yakın örnek, Pervez Müşerref'in Pakistanı. İslam
ile birlikte liderler, halklarıyla bir uzlaşmaya
girebileceklerdir. İslam dünyasının daha yakınlaşması anlamında,
umutluyum. Bazı Asya-Afrika ülkelerinin, G-7'ye alternatif olarak
G-22'yi oluşturmaları, bu birliğin sağlanması için olumlu bir
adımdı. Böylesi birlikler, küreselleşmeye karşı bir
Afrika-Asya dayanışmasının güçlendirilmesini sağlayabilir. Çin'i
de unutmayalım; Çin, henüz elindeki kartları oynamış değil.
Çin'in çıkarı Amerika veya Avrupa'da değil Asya'dadır.
Ekonomik sorunlarını ancak böyle çözebilir. Çok kutuplu yeni
bir dünyada daha sağlıklı bir uluslararası ortam oluşabilecek.
-
Bölgemize dönelim. Türkiye ve İsrail arasındaki stratejik ilişki
hızla gelişiyor. Sadece bu yıl içinde 3 ortak tatbikat yapılacağı
açıklandı. Bu ilişki, Ortadoğu halkları için zararlı değil
mi?
Zararlı
tabii. Bu nedenle hem İslam dünyası, hem Türkiye kamuoyunda
ciddi bir tepki var. Türkiye artık, geleceğinin nerede olduğuna
karar vermelidir. İki ülkenin orduları, ilişkilerini büyük bir
hızla geliştiriyor, ama aslında kamuoyuna, halkın isteklerine ve
tarihe karşı geliyorlar. Türkiye'nin çıkarları İran ile,
Suriye ile, Arap dünyası iledir. Biz komşuyuz, ortak bir
tarihimiz var ve çıkarlarımız da ortak. Siyasi uyanıklığa, bağımsız
bir iradeye ihtiyacımız bulunuyor. Türkiye ve İsrail, İsrail ve
Çin arasındaki askeri işbirliğini etkisizleştirecek olan şeyin;
kamuoyunun kendisini daha net bir biçimde ortaya koyması olduğunu
düşünüyorum.
Güç,
göreceli bir kavramdır. İslam dünyası daha güçlü hale geldiğinde,
daha iyi işbirliği yapıp uzun vadeli politikalar üretebildiğinde,
Türkiye'nin yabancılaşmasının sona ereceğini düşünüyorum.
-
Türk hükümeti Irak'a yönelik bir saldırıyı desteklerse Ortadoğu'daki
konumu ne olur?
Öncelikle,
kendi halkı nezdinde durumu çok kötü olacaktır. Halk, bu saldırıyı
asla kabul etmez. Ortadoğu'daki imajı daha da olumsuza dönecektir.
ABD de eninde sonunda dostlarını satacaktır zaten. Tıpkı
Pakistan'ı Hindistan'a sattığı gibi. Irak parçalanırsa, Türkiye
de kendi içinde bir bölünmeyi davet etmiş olur.
Evrenselden
Alınmıştır
|
|
|