Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 K.MARKS

 

ÇİMDİK

İyi... Kötü...

Mart 2002 istatistikleri de açıklandı.

İhracat ilerliyor, ithalât geriliyor.

DİE verilerine göre 2002 yılının ilk ayına göre ihracat yüzde 9.3 oranında artarak 2 milyar 444 milyon dolara yükselmiş. İthalât ise yüzde 23 gerileyerek 3 milyar 135 milyon dolara düşmüş.

2001’in aynı döneminde 1.8 milyar dolar olan dış ticaret açığı, yüzde 63 gerileyerek 691 milyon dolara düşmüş.

İyi mi ? Kötü mü ?

Sefahatı ithalâta dayalı parababaları için felâket !..

Emeği o parababalarının işyerlerine satılanlar için de !..

Geçen yıl 14 milyar dolar gerileyen ithalâtın, İstanbul’un 14 milyonunu kişi başı 1000 dolar... Yâni 3 bin dolarlık kişi başı yıllık gelirin üçte biri kadar etkilediğini... Devletin tazminat ve emekli maaşı vererek çıkardıkları dışında, onbinlerce emekçiyi işsizlik dehşetiyle başbaşa bıraktığını bilmeyen yok.

Yandık, bittik, kül olduk türküsü de nasılsa uzun havaya döndü.

Zaten merakımız o değil !..

Gelişmenin ipucunu arıyoruz.

Ya gerçekten endüstrileşiyorsak ?

Çünkü yalnız endüstri, salt kendini yeniden üretmekle yetinmez. Aynı zamanda üretimi çoğaltıp çeşitlendirebilir.

Ve ancak o, bir gün, hafta, ay, yıl sonra, bir önceyi aşabilir.

Bunun de en iyi göstergesi dışticaret bilânçosudur.

Ve iyiyle kötü orada belli olur.

İşin içindekiler bilir.

Ocak’ta hemen hemen hiçbir geleneksel tarım ürünü ihraç edilmez. Edilse de, nerdeyse bir yıllık getirisi kadar dolar getirmez.

Ve bir ülkenin ihracatı, bir ay önceye göre artıyor... Bir yıl önceye göre çoğalıyor, çeşitleniyor... Üstüne üstlük bir de ithalâtı azalıyorsa, tef çalın göbek atın demiyoruz.

Ama ağıt yakmanın da anlamsızlığını siz kabûl edin.  

 

Şıra... Koka... Ve Tampon.

TÜSİAD Başkanı Tıncay Özilhan, yine asmalar budadı.

Başkanı olduğu örgüt adına açtı ağzını, yumdu gözünü.

Türkiye’ye yol gösterdi yön verdi.

Dinleyenin ağzını sulandıracak inciler döktü, mercanlar döşedi.

Ve kendine ekonomi basını gibi kocaman kocaman sıfatlar yakıştıran ayran budalaları da o inciler, mercanlar üzerine bol bol yorumlar yaptılar.

Elbette hiç birinin aklına ;

“ Beyefendi iyi güzel de, siz yaptığını söyleyen biri misiniz ? Yapılması gerekeni belirten hoca mı ? “ Demek gelmedi.

Öyle ya bu beyefendi, bütün bu asmaları budamadan iki hafta önce, beceriksizliğiyle yeteneksizliğini borsaya tescil ettirmiş... Bir endüstri kuruluşundaki payını ortağı Japonlara devretmemiş miydi ?

Gerçi bankacılıkta kuraldır.

En güvenilir tüccar, iflâs etmiş tüccardır.

Aynı hataları yinelemesine izin vermiyor, verilmiyorsa.

Ama ekonomi basını denilen şavalak alayı banka... Ya da iflâs etmiş tüccar şakşakçısı değil. Halkın ekonomi dolaplarıyla, haksız kazanç ve yolsuzluklardan haber alma hakkının sağlayıcılarıdır.

Öyle olunca da yukarıdaki soruya şunları eklemeliydiler ;

“Yaptığınızı öneriyorsanız, yeteneksizlikle beceriksizliğimizi dünyaya ilân etmiyor... Toplumsal kaynak ve değerlerin yabancılara devrini savunmuyor musunuz ?

Savunuyorsanız kurum,kuruluş ve örgütlerinizden Türkiye adını çıkarıp Amerika, Avrupa, Japonya koymayı düşünüyor musunuz ? “

Sakın ha !..

Böyle şeyleri akıllarının ucundan geçireni ya biracının şırası... Ya kolacının kokası... Ya da kaldırımda giderken Japon arabasının tamponu çarpar.

İyisi mi, kocaman kocaman sıfatlarla cici beyler, nazenin hanımlarla kolkola halkı kandırıp ya cebini doldurmak... Ya da gününü gün etmektir.      

 

Köşe Kapmaca

Hürriyet’in yönetmenler üstü yönetmeni... Yazarlar üstü yazarı.. Muhabirler üstü muhabiri Ertuğrul Özkök ; “Bu köşeler babamızın malı mı ?” Diye sorunca, köşelerinde habercilik oynayanlarla, evcilik oynayanlarda. Asma budayanlarla destan söyleyenlerde. Yağ satarım,  bal satarım, kaş yaparım baş yararım diyenlerde... Çelik yelekli, devlet korumalı... Aslan yürekli, bükülmez bilekli kahramanlarda şafak attı.

Tam köşelerini savunmaya... Babalarının malı olmasa da bilgi, görgü, birikim, destek, yardım, ilân, reklâm ve ilişkiler yumağının hakkı olduğunu savunuyorlardı ki, eski mi ? Emekli mi ? Dokuzuncu ya da aday Cumhurbaşkanı mı dersiniz, Demirel pişmiş aşa su kattı.

Çimdikten mi nem kaptı ?

Parçalanan aile fotoğrafını yapıştırmaya mı kalktı ?

Bilinmez.

Ama her zamanki becerisiyle hem sapla samanı, hem ortalığı iyi karıştırdığını belirtmek boynumuza borç.

Nasıl mı ?

Demirel yöntemiyle.

Biliyorsunuz çok uzun zamandır doğru değil, söyleyen önemli.

Eğri de olsa, bir yerde bir şey olan söyledi mi, ortalık karışıyor.

Eh !.. Köşe yazarlarıyla haşâ sümmehaşâ Yakup Cemil’i karşılaştıran Demirel olur... Hele bir de ordu mordu gibi laflar uçuşuyorsa, yeme de yanında yat.

Herkes köşesinin elinden alındığı dehşetiyle şallak mallak.

Sanki Yakup Cemil muhalefet erbabına değil parti büyüklerini infaz etmiş... Bu yüzden de üstüne, İttihat ve Terakki’nin kukuletalı üstatlarının kararıyla değil düzenli orduyla gidilmiş gibi...

Köşelerin emanet olduğunu bilenlerle, bunu ilân edenlerin varvarası da elbet dehşet üzredir.

Taraflara hayırlı olsun, demez misiniz ?

 

Ne Şehit... Ne Gazi.

Fukara Arafat’ın durumu tam dram.

Aylardır bir mahallenin içinde hapis.

Günlerdir bir odanın içinde tutsak.

Ölürüm diyor, ölemiyor. Yaşarım diyor, yaşamıyor.

Elektriği yok... Suyu yok... İletişimi yok... Yiyecek içeceği yok. Silâhı mermisi de yok. Ama, yüzlerce silâhla sarılmış.

Vurun diyor, vuran yok.

Salın diyor, bırakmıyorlar.

İyi de !..

Arafat’ı dört bir yandan namlunun ucuna alan rahat mı ?

Eğer o teröristse, tutulduğu an İsrailoğulları huzur bulmalıydı.

Buldu mu ?

Her gün bir yerde patlayan bir canlı bomba... Her an her yerde ölümün soluğu... Ve her insanda ölüm korkusu.

İşte Şaron ve destekleyenlerinin aldığı sonuç.

Öldürülemeyen, ölemeyen, savaşamayan bir önder.

Topyekûn ölümü göze almış bir halk. Ve öylesini öldürmeye gücü yetmeyen satraplarla, efendilerinin dehşete dönüşen hüznü.

Yaşayana da, seyredene de, ne büyük ders mi ?

Yoksa ne güzel bir gerekçe mi ?

Düşünün ve bir defa da yanıtlayın.

 

 

 

 

 



 
sayfa başına dön