|
|
Hayırdır
İnşallah!
Halil
NEBİLER
Patron'a söylüyorum hep, "kafamı toplayamıyorum, hastayım, nasıl yazı yazayım" diye...
Benim müessese için vazgeçilmez olduğumu, bu dahiyane fikirleri benden başka kimsenin kaleme alamayacağını, dağınık kafayla bile olsa yazmam gerektiğini, milletin-memleketin bensiz yapamayacağını söylüyor.
Aslında Patron da benim artık yaşlandığımı, emekli olmam gerektiğini, benim yaşıtlarımın torun torba sahibi olduğunu, camide ibadet peşinde koştuğunu, resim sergisi falan açtığını biliyor. Ama şimdilik yerimin doldurulamayacağını anlatıyor; ki aynı fikirdeyim!..
Yalnız, ben araştırmacıyımdır yani... Gezip dolaşmam lazım, işimin gereği bu. Günde kırk kişiyle görüşmem, birtakım toplantılara katılmam, kırk kapının mandalını çalmam lazım. Bazen yurt dışına çıkmam, kimi zaman memleketimin içinde gezip vatandaşın halini ahvalini görmem; değil mi, bunları dile getirmem, çare önermem lazım.
Neyleyim, üç çeyrek asırdan fazladır beni taşıyan bacaklarım artık taşımaz oldu.
Bebekler gibi küçücük küçücük adımlarla bu koca ülke dolaşılmıyor.
Üç basamak çıksam nefesim kesiliyor.
Birinin muhakkak koluma girmesi gerekiyor.
Düşüyorum, bir tarafımı kırıyorum, yaş geçtiği için kemiğin kaynaması bir mevsimi buluyor.
Son zamanlarda yazılarımı hastaneden yazar oldum.
Bu meslekte de yattığın yerden yazdın mı, yazının tadı tuzu olmuyor.
Çok sevdiğim, uğruna canımı verebileceğim bu meslek artık bir azap haline geliyor.
İşkence haline geliyor.
Ölüm haline geliyor.
xxx
Dört yanım puşt zulası.
Herkesin benim sütunda yeri var.
Üstelik sütunumda yeri olanların hepsi, ama istisnasız hepsi kifayetsiz muhteris...
Efendim, genç kardeşlerim bunu anlamamıştır şimdi. Şöyle diyeyim:Hırs küpü hepsi ama bu iş için hiç biri yeterli değil. Bu sütunu ancak ben doldurabilirim.
Üstelik, ben olmadığım zaman gazetenin başına neler geldiği de belli.
Birkaç yıl önce yine böyle bir şey olmuştum da benim sütunu takunyalı birine yazdırmışlardı.
Gördünüz neler oldu.
Gazete idarehanesini, matbaasını, havadis merkeziisini kendisi gibi olanlarla doldurdu.
Şimdi gene akbaba gibi bekliyorlar.
Hele bir tane Le Pen tipli var. Heider tipli var...
Nasıl bekliyor ölmemi, nasıl bekliyor...
Patron onu istemiyor, takunyalı olanını da istemiyor.
Yok gazete Avrupa'ya açılacakmış, bir Avrupa gazetesi olacakmış, Almanya'da, İtalya'da, Fransa'da, İspanya'da, efendim İsviçre'de onun sütununu kim okurmuş falan.
Patronun Amerikalı ortağı (ortağı diyorum ama, galiba hisselerin çoğu artık o Amerikalı'nın ve asıl büyük patron o galiba) da onları istemiyor.
Ha, bu arada Amerikalı patronuma da şükranlarımı sunuyorum. Amerika'dan sık sık heyetler gönderip sağlığımı soruyor, arada ecnebi doktorlar gönderiyor falan... Sağolsun yani.
Fakat bu patronlar da bir acayip. Daha kaç sene önce solcuyum diye beni istemiyorlardı.
Şimdi olduk bulunmaz Bursa kumaşı.
xxx
Efendim, sevgili patronlarımın söylediği şu: Ben bu yazı, işleri aksatmadan, durumun vehametini okura hissettirmeden çıkarmalıymışım ki tiraj düşmesin, gazetenin durumu berbat olmasın imiş. Onlar Ekime-Kasıma kadar şöyle eli yüzü düzgün, aklı başında, hem yerli okuru rahatsız etmeyecek, hem Evropalı okurun reddetmeyeceği birini bulup gazetenin selameti için gerekeni yapacaklarmış. Hani Kasımı bulabilirsem mesele kalmayacakmış. Sütunun yeni sahibi vukuatsız bir şekilde yerine oturacakmış.
Ben mi?
Ben ne olacağımı bilmiyorum ama geçenlerde gazetenin deposuna haylice bir miktar un, şeker ve yağ depolandığını gördüm. Hayırdır inşaallah!..
|
|
|