Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 K.MARKS

 


Avrupa'da artık muhafazakârlar da, sosyal demokratlar da 
göçe ve sığınmaya karşı 
Göç yolları kapanıyor 

Ergin YILDIZOĞLU 

AB ülkelerinde hem sağcı hem solcu partilere, ''Bir kale oluşturalım kimse girmesin, önceden gelmiş olanların yaşam koşullarını zorlaştıralım, hem bunlar çekip gitsinler hem de caydırıcı olsun, yenileri gelmesin yaklaşımı" egemen oluyor. 

Hangi Avrupa Birliği ülkesi gazetelerine bakarsanız bakın hep aynı yakınmayla karşılaşacaksınız: 
''Haksızlık! En çok sığınmacı bizim ülkemizde! Bir an evvel buna bir son vermek gerekir!..'' 
Basın, sığınmacıların büyük bir kısmının aslında siyasi sığınmacı olmadığını ileri sürüyor, ülkeye girişlerinin engellenmesini istiyor. Avrupa ülkelerinde aşırı sağcı, ırkçı ve faşist partiler, yabancıları ve sığınmacıları toplumsal düzeni bozmakla, yerli işçinin ekmeğine ortak olmakla, işini çalmakla suçluyor, artan suçların temel nedeni olarak görüyor, böylece yabancı düşmanlığını programlarının başına koyuyorlar. Bu partiler gittikçe güçleniyor, gündemi belirliyor hatta giderek hükümet ortağı oluyorlar. 

Sosyal demokrat partiler sağ partilerin yükselmesini engellemek için yabancı düşmanlığı propagandasını, onların elinden almaya çalışıyor, ülkelerine sığınmacı sayısını azaltmaya, var olanların haklarını kısıtlamaya, yenilerinin gelmesini durdurmaya çalışıyor, böylece de iddiaları kabul etmiş ve yabancı düşmanlığı propagandasını kendileri benimsemiş oluyorlar. 
Sosyal demokrat partiler sığınmacılara karşı muhafazakâr partilerle giderek daha çok işbirliği yapıyorlar. Son yıllarda Avrupa'nın üzerinde bir hayalet dolaşıyor, sığınmacı hayaleti. 

İşte bu yüzden, Avrupa Birliği ülkeleri liderlerinin 21-22 Haziran Sevilla zirvesinin gündeminin de birinci maddesini sığınmacılar sorunu oluşturdu. 
15 ülkenin her biri, başka bir sığınmacı/göçmenlik politikası uyguladıkça Avrupa'da sığınmacılığın engellenemeyeceğini düşünen liderler zirveden iki konuda ortak politika oluşturarak çıkmayı umuyorlardı. 
Birincisi, ulusal sınırların yerine tüm AB'nin sınırlarını denetleyecek tek bir sınır polisinin oluşturulması. İkincisi, en çok sığınmacı yaratan yoksul ülkelere baskı yaparak, kendi kendilerini denetlemelerini sağlayarak sığınmacılığı kaynağında engellemek. Her iki önerinin de başını İngiltere'nin sosyal demokrat başbakanı Blair ve İspanya'nın muhafazakâr başbakanı Aznar çekiyordu. 
Ancak zirvedeki görüş ayrılıkları nedeniyle birinci öneri şimdilik çok ileri bir adım olarak görüldü. 

Çoğu ülke, sınırlarını kendisi korumaya devam etmek istiyordu. Bu bağlamda, vize bilgileri ve diğer istihbaratın paylaşılması, güvenlik güçleri arasında işbirliğinin ilerletilmesi yönünde bir kararla yetinildi. 

İkinci öneri pratikte, aralarında Türkiye'nin de olduğu ülkelere, vatandaşlarının sığınmacı olarak Avrupa'ya gelmesini engelleyemedikleri takdirde ekonomik yaptırımlar uygulanmasını içeriyordu. 
İngiliz İşçi Partsi hükümeti bakanlarından Clair Short 'un vurguladığı gibi, ''ahlaken iğrenç ve uygulamada geri tepmeye mahkûm'' bu öneri, zirvede, özellikle Fransa Devlet Başkanı Chirac 'ın çabalarıyla iyice sulandırıldı. Ekonomik yaptırımlarla cezalandırmanın yerini mali, ekonomik yardım yoluyla teşvik aldı. Ekonomik yaptırımların, ancak en son çare olarak uygulanabileceği kabul edildi. 
Sonuç olarak Sevilla zirvesinden, yoksul ülkelere, vatandaşlarının zengin ülkelere gidip sığınmacı olmasını engellemeleri, diğer bir deyişle gerekirse insan haklarını kısıtlamaları için ekonomik destek, AB ülkeleri arasında, birliğin sınırlarının korunması için işbirliği, yeni bir AB çapında sığınmacılar politikası hazırlanması, Dublin Anlaşması'nın kimi boşluklarının kapatılarak sığınmacılığın zorlaştırılması yolunda karar alındı. 
Avrupa ülkelerinde ekonomik büyüme bir süredir yavaş, işsizlik yüksek. Avrupa nüfus yoğunluğu yüksek bir kıta. Bu kadar yeni insan nerede yaşayacak! 
Üstelik dinleri ve kültürleri farklı bu sığınmacılar arasında nüfus artış oranı yerlilerden daha yüksek. Üstelik bu sığınmacıların büyük bir kısmı gerçek siyasi sığınmacı değil. 
Daha iyi yaşamanın koşullarını bulmak, gerçekte yerli halka yönelik sosyal hizmetlerden faydalanmak için Avrupa'ya geliyorlar... 
Toplumsal istikrarı bozuyor, gerginlikleri arttırıyor, ırkçılığın artmasına, sağcılığın yükselmesine neden oluyorlar... diyor sosyal demokratların büyük çoğunluğu. 
Sağcı partiler onlarla anlaşıyorlar. Böylece de ''Bir kale oluşturalım kimse girmesin, önceden gelmiş olanların yaşam koşullarını zorlaştıralım, hem bunlar çekip gitsinler hem de caydırıcı olsun, yenileri gelmesin yaklaşımı egemen oluyor''. 
Ancak, bu arada çok temel iki gerçek gözden kaçıyor. Birincisi, Avrupa'da 1960'ların ortalarında yıllık 300-400 bin kişiden, 1990'ların ortasına kadar hızla artarak yıllık 1.5 milyon kişiye kadar yükselen yabancı göçmen sayısı, hızla azalarak yıllık yarım milyona kadar inmiş. 1990'ların sonunda, Yugoslavya'nın dağılmasına bağlı olarak iki yıl arttıktan sonra yeniden gerilemeye başlamış. 
İkincisi, eğer bir insan kendi ülkesinde en temel gereksinimlerini karşılayabiliyorsa, güvenli ve onurlu bir yaşam olanağına sahipse, büyük tehlikeleri göze alarak, elindeki son kalan üç beş kuruşu suç örgütlerine yedirerek bir başka ülkeye göç etmeye kalkmaz. 

Geçen dört yılda Avrupa'ya sığınmacı olarak gelmeye çalışanlardan 600 kişi suda boğularak, sığındıkları konteynerde havasızlıktan ya da soğuktan donarak öldüler! 
Ne yazık ki, Sevilla zirvesinde Avrupa da gündemin başına bu ağırlıkta oturmuş olmasına rağmen sığınmacılar sorununun köklerine ilişkin bir tartışma gerçekleşmedi, nedenlerinin ortadan kaldırılmasına yönelik tedbirler tartışılmadı.


Gerçekler Farklı
Sağcılar ve sosyal demokratlar, yabancı işçileri ve sığınmacıları ekonomiye zarar vermekle, işsizliği arttırmakla suçluyorlar. Ancak konuyu araştıran kimi bilim adamlarına göre gerçekler daha farklı. Londra Üniversitesi'nden Prof. 
Nigel Harris 

Prospect dergisinin son sayısında, sosyal demokrat/muhafazakâr ittifakının görüşlerinin temsilcilerinden Times gazetesi yazarı Anthony Bowne ile yaptığı tartışmada, göçmen işçilerin ekonomiye katkısının, ekonomi içindeki işlevlerinin yerli işçilerden farklı olmadığını savundu. Emek piyasasının sanıldığı kadar basit (Yabancılar geliyor, işleri alıyor) olmadığını söyleyen Harris, yabancıların yerlilerin iş olanaklarını azalttığını ileri süren yaklaşımları eleştirdi. Harris'in araştırmalarının bulgularına göre, eğer ekonomide bir asgari ücret yerleşmişse, yeterli bir sosyal güvenlik sistemi ve eğitim altyapısı varsa, ekonomik etkinliği canlandırmak ve büyümeye katkıda bulumak açısından göçmen işçi nüfusundaki artışla, yerel nüfusta görülen olağan bir nüfus artışı arasında hiçbir fark yok. Ucuz göçmen işgücünün ekonomi ve genel olarak işsizlik üzerinde olumsuz etki yaptığına ilişkin savın bilimsel bir temeli yok.


 
sayfa başına dön