Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 K.MARKS

 



Sığınmacılığın artış nedenleri

Ergün YILDIZOĞLU

**BM verilerine göre 1974 yılında, henüz küreselleşme başlamadan tüm dünyada 2.4 milyon sığınmacı vardı. Bu sayı 1984'te 10.5 milyona yükseldi. 1996 yılına gelindiğinde BM'nin bilgisi dahilindeki sığınmacıların sayısı 27.4 milyonu geçti.

Sevilla zirvesine katılanlar Avrupa'ya gelen sığınmacı sayısındaki artışın (ki gerçekte son iki yıldır bir azalma söz konusu) gerçek nedenlerini tartışmak istemiyorlar, çünkü çok çarpıcı bir ironiyle hesaplaşmak işlerine gelmiyor! Sığınmacılığın gerçek nedenlerine ilişkin bir tartışma daha başlar başlamaz, sorumluluğu sığınmacılığın kaynaklandığı yoksul ülkelerden sığınmacıların geldiği zengin ülkelere doğru kaydırmaya başlıyor. İkincisi sığınmacı sorununun gündeme oturmasıyla neo -liberal politikaların uygulanmasının, diğer bir deyişle küreselleşme arasında zamansal bir korelasyon ve nedensel bir yakın ilişki var

Önce sayılara bakalım. Birleşmiş Milletler'in verilerine göre 1974'te, küreselleşme başlamadan tüm dünyadaki sağınmacı sayısı 2.4 milyon. Bu sayı 1984'te 10.5 milyona yükselmiş. 1996'da BM'nin bilgisi dahilindeki sığınmacıların sayısı 27.4 milyonu geçmiş. Bu sayılara bölgesel dengesizlikler ve iç savaşlardan dolayı ülke sınırı içinde kalmak koşuluyla evini barkını terk etmek zorunda kalan sığınmacılar dahil değildir. Toprağından ayrılmak zorunda kalmış insanlar bu kategoriye sokulabilir. BM Sığınmacılar Yüksek Konseyi verilerine göre, toprağından ayrılmak zorunda olan insanların sayısı, Ocak 2001'de, Afganistan savaşından önce, 8 milyonu geçiyordu. Savaş bir milyona yakın yeni sığınmacı ekledi. Irk ilişkileri Enstitüsü Direktörü Ambalavaner Sivandan, 2000'de, Manchester Guardian'daki yorumunda şöyle diyordu: 

"Sömürgecilik döneminde, İngiltere birçok aşireti, ulusu, etnik grubu ve diğer coğrafi kimlikleri, daha kolay yönetebilmek, zenginliklerine el koyabilmek için üniter devletler altında zorla birleştirdi. Sömürgecilik, yerini yeni-sömürgeciliğe bırakmaya başlayınca da bastırılmış olan etnik, aşiret ve ulusal farklılıklar su yüzüne çıkmaya başladı." 

Hükümetler bu farklılıkları istismar ederek baskıcı, yolsuzluklara batmış rejimler kurdular. Azınlıkları baskı altına aldılar. Ya da azınlıklar yabancı bir gücün askeri-siyasi desteğine dayanarak iktidarda kalmaya çalıştılar. Ancak başlangıçta bir ulusal kalkınma, gelişme beklentisi ve bilinci bu ülkelerin birliklerinin korunmasına yardımcı olabiliyordu. 

Soğuk savaş döneminde iki blok arasındaki rekabet ortamında, taraflardan birinden destek alarak yaşamaya devam eden bu istikrarsız yapılar, soğuk savaştan sonra dağılmaya, iç savaşların, etnik temizliklerin, soykırımların yatağı olmaya başladı. 

Doğu Bloku ülkelerinde etnik kimlikleri bastırılan ancak hiç olmazsa vatandaşlık koşullarında asgari haklara ve olanaklara sahip olan halklar, piyasa ekonomisinin hızla yayılmasıyla sosyal haklarını kaybetti. 

Bu süreç, Yugoslavya'nın parçalanması sırasında görüldüğü gibi etnik temizliğe, soykırıma ve hatta Kosova savaşına kadar uzandı. Çeçenistan'daysa hâlâ devam ediyor. 

IMF ve Dünya Bankası'nın eliyle, ekonomik liberalizasyon ve küreselleşme adı altında Batı ülkelerinin kullanımına açılan yoksul ülkelerdeyse sığınmacı dalgasını hızlandıran iki önemli gelişme yaşandı.


Bir taraftan piyasa ekonomisinin hızlı yayılması, geleneksel ilişkilerin metalaştırılması, toplumsal dayanışma ağlarını çözerken devletin sosyal harcamalardan ve altyapı yatırımlarında yaptığı kısıntılar, işsizliği, yoksulluğu arttırdı, tarımsal yapıların dağılması, ihracat baskısıyla aşırı kullanımı birçok yerde ekolojik dengeyi bozdu, böylece iç göçleri hızlandırdı, kentleri yaşanmaz hale getirdi. 

Ekolojik tahribatın arkasında Batılı ülkelerin, diğer bir deyişle IMF ve Dünya Bankası'nın patronlarının sanayilerinin yarattığı hava kirlenmelerinin iklim üzerinde yarattığı kuraklığı arttırıcı etkiler vardı.
Küreselleşme yalnızca en yoksul ülkelerden dışarıya bir göç hareketine neden olmuyor. Arjantin ekonomisinin çökmesiyle çoğu orta sınıftan binlerce Arajantinlinin İspanya'ya göç etmeye başladığını görüyoruz. Böylece sermaye kaçışının yanı sıra Arjantin'den bir de vasıflı insan gücünün kaçması söz konusu. Geçen yıl Davos'ta, Hindistan Dışışleri Bakanı, gelişmiş ülkeleri yoksul ülkelerdeki yetişmiş işgücünü talan etmekle suçlamıştı. Gerçekten de ABD ve Avrupa ülkelerinin bu tür göçmenliğe pek bir itirazları yok, aksine göçmenlik yasalarını, vasıflı, yetişmiş insan gücünü çekmek için yeniden düzenlemeye başladı. 

Diğer taraftan ülkelerin ulusal ekonomilerinin küreselleşmeye bağlanarak ulusal gelişme ve kalkınma süreçleriyle, bu süreçlere ilişkin iç dinamiklerin tasviye edilmesi, yeni yetişen kuşaklar arasında geleceğe ilişkin beklentileri yok ediyor. Bu sırada global medya şirketlerinin, uydu yayınları, yoksul ülkelerin halklarına bir başka ve çok da uzak olmayan bir yerdeki ''yeryüzü cennetinin'' 
resimlerini taşımaya devam ediyordu. Bu yeryüzü cennetlerinin hükümetleri ise bölgesel ve etnik savaşların yapıldığı bölgelere silah satıyor, böylece ateşe körükle gidiyor. Yoksul ülkelerin hükümetleri ise yerli egemen sınıfların IMF ve Dünya Bankası fonlarından faydalanabilmeye devam edebilmesi için giderek daha da baskıcı politikalar benimsiyorlar. 

Tüm bu etkenler bir araya geldiğinde, yoksul ülkelerden zengin ülkelere siyasi ve ekonomik sığınmacılığın nedenlerini de görmeye başlayabilir ve Uluslararası Af Örgütü'nün bir bildirisindeki akıl yürütmeyi biz de haklı bulmaya başlayabiliriz: Bu sığınmacıların, sığınmacı olmalarına neden olan ekonomik koşulların oluşmasında büyük rol oynayan, iç savaşlarda taraflara silah satan ülkelere sığınmaya neden hakları olmasın?

 
sayfa başına dön