|
|
Dengeler bozuluyor mu?
Prof.OĞUZ OYAN
TCMB Başkanı'nın "enflasyon hedef, büyüme tahmin" tarzındaki ifadesi, bizim "iki katı bir esnek" başlığıyla yazdığımız yazının, uygulamanın tepelerinden alenen teyidi anlamındaydı. Enflasyon hedefindeki katılık, aslında faiz dışı fazla hedefindeki katılığın ikizidir. Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı'nın bu tarz bir denklemi açıkça savunması kuşkusuz beklenemezdi. O nedenle, politikacı kimliğini de kullanarak, büyümenin de eşit önemde bir hedef olduğuna dikkati çekmek durumunda kaldı.
Gene de şaşırmamak elde değil. Geçmiş dönemlerde uygulanan tüm istikrar programlarında ekonomik büyüme hedefi en azından programın merkezinde olurdu. Kaldı ki, şimdiki uygulamaya baktığımızda, geçen yılki yüzde 9.4'lük küçülmeden sonra iyice sembolik ve kolay erişilebilir bir hedef olarak kalan bu yılın yüzde 3'lük hedefine dahi sahip çıkılamayacaksa herhangi bir istikrar programından söz edilebilir mi? Öte yandan, makroekonomik hedeflerin bütünsel bir tutarlılığı yok mu? Yani eğer, yüzde 3 gibi Türkiye için mütevazi bir ekonomik büyüme hedefi seçilmişse, bu, yüzde 30'a kadar geriletilmesi öngörülen iddialı fiyat enflasyonu hedefiyle bağlantılı değil midir?
Ekonomik büyüme cephesinde olumlu gibi görünen işaretleri de henüz temkinli değerlendirmekte yarar var. Marttan sonra nisan ayında da sanayi üretiminde geçen yılın aynı aylarına göre önemli artış olması olumludur; ancak nisanda marta göre düşüş olmasına bakıldığında henüz kararlı bir talep desteğinin ortada olmadığı görülmektedir.
Böyle bir ortamda dövizde arzı aşan bir talebin ortaya çıkması henüz mümkün gözükmezken, mayıs başından bugüne kadarki 1,5 aylık sürede TL dövize karşı neden önemli ölçüde aşınmıştır acaba? Seçim tartışmaları, siyasal belirsizlik artışı, bankalar kesiminin henüz durulmamış olması, spekülatif oyunlar ne kadar açıklayıcı?
Seçim tartışmalarının ilk önce Sayın Derviş'in mayıs başı açıklamalarıyla başladığını hatırlatalım. Dr. Derviş'in bir taşla iki kuşu hedeflediğini sanıyoruz: a) IMF/DB'nın da gündemine giren ve kendi siyasal geleceği bakımından da artık gündeme gelmesi gereken bir konuyu canlandırmak; b) Böyle bir tartışma ortamında aşırı değerli TL'yi biraz aşındırmak. Bu planın tuttuğu görülmektedir. Aynı dönemde Başbakan'ın sağlığındaki bozulmanın hızlanması da ek etkilerde bulunmuştur mutlaka. Ama sakın bu bozulma -istihbaratı daha güçlü olanlarca- önceden öngörülmüş olmasın?
TL'nin değer yitirme süreci geçtiğimiz hafta daha da hızlanarak sürdü. Aslına bakılırsa, DüNYA Eko-Analiz'de Alaattin Aktaş'ın da belirttiği gibi, TEFE bazlı reel kur endeksi bakımından TL'nin döviz karşısındaki reel değeri mayıs ayı değer kaybı sonucunda ancak 001 değeriyle eşitlenmişti. Yani şubat 2001'deki reel devalüasyon öncesi duruma ancak dönülmüştü. Şubat devalüasyonu sonrasında TL'nin en çok değer kaybettiği ay ise Eylül 2001'di. Bu ayın temel alınması durumunda, Mayıs 2002'de reel kur endeksi hâlâ yüzde 38 değerli bir TL'ye işaret ediyordu. Haziran ortalarında bu makasın biraz kapandığı ve Ocak 2001'e kıyasla TL'nin artık daha düşük değerli olduğu görülmektedir.
Bütün bunlardan çıkan sonuçlar nedir? a) TL'nin değer kaybı, piyasalarda belirsizliğe yol açan kısa süreli iniş çıkışlar biçiminde olmuyorsa bugün için sorun değildir; çünkü TL'nin 1994 bazlı endekse kıyasla bile hâlâ bir değer erozyonunun kaldıracak rezervi var gözükmektedir; b) Bununla birlikte, TL değerindeki oynamalarda güçlü spekülatif atakların rolü olduğu gözlenmektedir. Bu anlamda, spekülatif kazançlar ve ekonomik karar alıcılar açısından belirsizlik gibi önemli olumsuzluklar ortaya çıkmaktadır. c) Son spekülatif atak hedefine esas itibariyle ulaşmış, birçok spekülatör küpünü doldurmuştur. Bu nedenle, bize göre, doların değeri bir süre 1 milyon 500 binler platosunda seyretmeye devam edecek, daha yukarıları zorlayacak gücü bulamayacaktır.
Daha önemli etkileri döviz kurunun dışında aramak gerekecektir. Dünkü DÜNYA'da çok doğru olarak manşetten girilen asıl kritik konu, faizlerin artış eğilimidir. Enflasyon düşerken nominal faizlerin artışa geçmesi -bu neredeyse bir Türk klasiğidir- reel faizlerin yükseldiğini göstermektedir. Zaten çok yüksek olan reel faizlerin daha da yükselmesi eğilimi sürerse, tüm ekonomi olumsuz etkilenecektir. Yatırımlar azalacak, büyüme "tahmini" tutmayacak, kamu borçlanmasının maliyeti yükseleceği için faiz dışı fazla hedefi sapacaktır. Döviz ve faizdeki yükseliş, enflasyon hedefinde dahi revizyona götürebilecektir.
İşte şimdi bu koşullarda Türkiye seçimi daha fazla konuşmaya başlayacaktır. Aslında, seçim kararını verecek olanlar herhalde sadece 2002'nin makro-ekonomik dengelerine değil, izleyen dönemin olası dengelerine de bakıyorlardır. İşte o zaman, genel seçimler için en uygun tarihlerin -Başbakan'ın sağlığından bağımsız olarak- 2002 sonbaharı ile 2003 ilkbaharı olduğu kararını vermeleri sanırım çok güç olmayacaktır. Çünkü, 2003 ortasından itibaren Türkiye'yi daha fazla belirsizlik beklemektedir. Bu yıl dış açıkları karşılayacak kaynakları temin etmiş gözüken Türkiye'nin, programın son iki yılı için böyle bir güvencesi bulunmamaktadır. Dolayısıyla, eğer bir miktar başarı görüntüsü -düşme eğilimine girmiş bir enflasyon, pozitife geçmiş bir ekonomik büyüme, bu arada hızlandırılmış doğrudan gelir desteği ödemeleriyle tarıma sahip çıkılıyor görüntüsü- vermeye muvaffak olurlarsa, iktidar ortaklarının 10 ay içinde bir seçim planlamalarında yarar vardır. Bununla birlikte, iktidarın her şeyi kontrol altında tutabileceği sakin bir konjonktürün söz konusu olmadığını da unutmamak gerekir. Gün geçtikçe ve politik belirsizlik katsayısı yükseldikçe, iktidarın kontrolü daha da azalabilecektir.
Son nokta, iktidarın hangi seçim ekonomisi araçlarına sahip olabileceğidir. Bilindiği gibi bu konu da tartışma gündemindedir. Bütçelerin esnekliğini kaybetmesine ek olarak son ikibuçuk yılın IMF düzenlemeleri de siyasal iktidarların manevra alanını daraltmıştır. İktidarın (ve özellikle tarımla ilgili MHP kanadının), IMF'nin de onayını alarak kullanabileceği bir seçim aracı, çiftçiye yapılan doğrudan gelir desteği (DGD) uygulamasıdır. Her ne kadar tarıma dönük tüm desteklerin kaldırılması
anti-popüler bir uygulama olarak geniş çiftçi kesimlerinin tepkisini çekiyorsa da, bir yıl içinde 2 hatta 3 kez DGD dağıtımının söz konusu olabileceği ilginç bir dönemden geçilmektedir. Bilindiği gibi, 2001 DGD'si gecikmeli olarak 2002 başlarında ödenebilmiştir. 2002 DGD'sinin sonbaharda ödenmesi ve arkasından seçime gidilmesi imkanı olduğu gibi, 2003 ödemesinin öne çekilerek yılın ilk aylarında ödenmesi ve böylece 13-14 ayda 3 kez DGD ödemesi yapmış bir iktidar olarak seçime gidilmesi imkanı zorlanabilecektir.
Tabii geriye sorular kalmaktadır: Acaba bu gerçekleştirilebilir mi? Gerçekleştirilse bile acaba çiftçinin oyu çelinebilir mi? 1991 yılında M.Yılmaz'ın benzer bir manevrasının tutmadığını anımsatmakla yetinelim. İnişe geçmiş bir konjonktürü tersine çevirmek zordur.
(eko haber.net'ten alınmıştır)
|
|
|