Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 K.MARKS

 


Bir Siyasal Düşünür Olarak 
M. Ali Aybar ve Dönemi*

(Sonuç)


Barış ÜNLÜ

Bir siyasal düşünür ve aydın olarak Mehmet Ali Aybar'ı incelemeye ve anlamaya çalıştığımız araştırmamızın sonunda, ikili ve sanki çelişik bir durumla karşı karşıya kalınmıştır. Bu durum, Aybar'ın düşüncesinin bir yandan sürekli değişir bir görünüm sunmasından, bir yandan da 1940'lardan bugüne aşağı yukarı aynı şeyleri söylüyor gibi gözükmesinden dolayıdır. Kanımızca, bu çelişkiyi çözecek kavram "gelişme"dir.

M. Ali AYBAR parti kurucuları Maden İş Genel Başkanı Kemal TÜRKLER, Teksif Sendikasından Şaban YILDIZ ile birlikte. 1963


Aybar'ın düşüncesi 1940'lardan bu yana, belli başlı damarlar içinde gelişmiştir. Bu damarlar Marksizm, sosyalizm, demokrasi ve bağımsızlıktır. Damarlara giden kan da, Aybar'ın 1930'ların sonunda olgunlaştırmaya başladığını gördüğümüz bilim anlayışıdır. Aybar'ın gözünde bilim, sürekli değişen, gençleşen, ilerleyen, doğrulanabilen ve sorgulanabilen bir sistemi anlatmaktadır. Aybar 1938 yılında, toplumsal hayatı açıklayabilmek için fotoğrafa değil, sesli ve üç boyutlu sinemaya benzeyen bir yönteme ihtiyaç duyulduğunu söylemiştir; daha sonraları da söylediği gibi, bilim, büyük çabalar sonucu ortaya çıkan varsayımların, teorilerin, kitaplar halinde birbirini tamamlamasıyla meydana gelen bir sinema şeridine benzer. Aybar'ın sürekli bir arayış içinde geçtiğini gördüğümüz akademik hayatının, bilim tarihi ve felsefe üzerinde yoğunlaşması, Aybar'a belki de hayatı boyunca kullanacağı bir hazine vermiştir. 

Aybar'ın bir başka önemli ve temel özelliği bağımsız düşünebilmesidir. Bu, eleştirel düşünme alışkanlığı, kendini herhangi bir ideolojiye, devlete, partiye vb. sorgulamaksızın bağlı hissetmeme, ve bu anlamda, taraf tutmaktan çok, doğruyu, adil olanı ve gerçeği bulmaya çalışmak demektir. 

Aybar'ın, birbirlerini de sürekli yeniden üreten bu iki özelliği, olayları ve olguları genellikle iyi gözlemleyebilmesini sağlamıştır. Aybar 1945-1950 arasında, CHP'nin nasıl bir parti olduğunu ve ülkeyi hangi anlayışla yönettiğini, "kağıt üstünde demokrasi"nin nasıl işlediğini ve hangi alışkanlıkları yarattığını, iktisadi ve siyasal devletçiliğin nasıl çalıştığını ve "ceberut bir memur sınıfı"nı ürettiğini, Amerikan emperyalizminin ülkeye ne zaman girdiğini, laiklik ilkesinden nasıl ödün verildiğini yazmıştı. Aybar bu gözlemlerini özellikle 1960'lı yıllardan itibaren, bazı teorik araçların da yardımıyla geliştirmiş ve bürokrasinin Osmanlı-Türk tarihinde bir egemen sınıf oluşturduğu sonucuna varmıştır. Böyle bir toplumsal yapı doğal olarak, devleti fetişleştiren bir felsefe, ideoloji de yaratmıştır.
Aybar'ın bu gelişen düşünce ve yorumları, devrim stratejilerinin gündeme geldiği bir dönemde, zinde güçlerden "devrim" bekleyen bazı sol hareketlerin tepkisini çekmiştir. 

Russel Mahkemesi üyesi olarak Vietnam'da soykırım araştırması yapıp döndükten sonra ABD'nin Vietnam'da kullandığı bilyeli bombayı konferansında gösterirken.

Bu hareketlerin Demokrat Parti'yi karşı devrimle özdeşleştiren görüşlerine, 1940'lı yıllarda içinde yaşadığı toplumu yetkinlikle analiz edebilen Aybar, itibar göstermemiştir. 

Türk solu değerlendirmelerinde bağımsızlık konusu açıldığında akla ilk gelenin Aybar olması ilginç ve anlamlıdır. Bunun nedeni, Aybar'ın bağımsızlık sorununu birçok solcunun yaptığı gibi sadece ABD karşısında görmeyip, Sovyetler Birliği'ni de işin içine katmasıdır. Tabii burada, egemen güçlerin çok sık kullandığı türden, Türkiye'nin bir Sovyet tehlikesi altında olduğu gibi bir demagoji yoktur. SSCB karşısında eylemsel ve düşünsel açıdan bağımsızlık sorunu yaşayanlar, diğer sosyalist ülkeler, dünyanın birçok yerindeki sosyalist partiler ve sosyalistlerdir. Aybar'ın böyle bir sorun yaşamamasının altında ise, bağımsız ve analitik bir düşünme yeteneğinin olması yatmaktadır. 

Aybar 1945 yılında, sömürünün ortadan kalkması için işçilerin çalışma şartları ve ücret düzeyleri üzerinde belirleyici olmaları gerektiğini söyleyerek SSCB'yi eleştirmiştir. Bu eleştiri de yıllar içinde Aybar tarafından geliştirilmiş ve bürokrasinin SSCB'de de bir egemen sınıf haline geldiği sonucuna varılmıştır. Bu sorunu ilk başlarda daha çok Stalinizmde gören Aybar, arayış içinde bir entelektüel olarak, eleştirilerini en sonunda Leninizm ve Leninist parti modelinde toplamıştır. SSCB'deki bürokrasi-emekçi çelişkisinin, sosyalist partiler ve ülkeler arasında bir hegemonya ilişkisi olarak yansıdığını düşünen Aybar, reel enternasyonalizmin nasıl işlediğini görmezlikten gelmemiştir. Aybar'a göre, sosyalizmin amacı somut insanın sömürüden ve yabancılaşmalarından kurtulması, yani gerçekten özgürleşmesidir. Bu da, üretim araçlarının kamu mülkiyetine, emekçilerin toplumsal yaşamın her alanında söz ve karar sahibi olmasına ve temel demokratik üstyapı kurumlarının yaşamasına bağlıdır. Böylece devletin gücü giderek azalacak ve insanların gücü giderek artacaktır, ki gerçek demokrasi de budur. Bu anlamda demokrasi ve sosyalizm de aynı şeylerdir. Aybar, bu yolda ufak bir gelişme dahi gösteremeyen SSCB'yi sosyalist saymamıştır.

Soğuk Savaş pekçok aydını, SSCB veya ABD'nin yanında olmaya itmiştir. Bundan da önce, Sovyet devrimiyle birlikte birçok sosyalist, kendisini eylemsel ve düşünsel açıdan SSCB'ye bağlı hissetmeye başlamıştır. Aybar bu aydınlardan olmamış, kendini taraf tutmak durumunda hissetmemiştir. Yukarıda sözünü ettiğimiz bilim, demokrasi ve sosyalizm anlayışları çerçevesinde, ABD'yi, SSCB'yi ve tam bir taraf olan Türk egemen çevrelerini eleştirmiştir. Ancak bir çok Türk sosyalisti, eleştirel ve sol düşünce birikimin azlığı, her zaman Sovyetler Birliği'nin güdümünde olmuş olan TKP geleneği gibi nedenlerle, bağımsız düşünememişler ve dolayısıyla bağımsız hareket edememişlerdir. Bağımsız düşünen ve hareket eden Aybar'ı da, Türk solu içerisinde bir anlamda yalnızlaştırmışlardır. 

Sadun Aren Sovyetler Birliği çöktükten sonra, ".. böyle bir parti (çok disiplinli, tek sesli, merkeziyetçi, B.Ü.) oluşturabilse bile, bununla özgürlükçü-demokratik yeni bir sosyalizm değil, fakat ancak Sovyet tipi bir sosyalizm kurulabilir. Çünkü, bilindiği üzere, tüm araçlar gibi partiler de yapacakları işlere göre biçimlenirler. Nasıl ki, kocaman bir balyozla küçük bir saat tamir edilmezse, çok disiplinli demir çekirdek bir parti ile de çağdaş-özgürlükçü bir sosyalizm kurulamaz, böyle bir kuruluşa rehberlik edilemez." diye yazacaktır1; bir söyleşisinde de "Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra bakıyoruz, ne özgürlük var, ne eşitlik var, ne insan haklarına saygı var, ne barış var. Yani sosyalizmin temel öğelerinin değil tamamen, kısmen bile gerçekleşmemiş olduğunu görüyoruz" diyecektir2. Aybar'ın farkı ise, bütün bunları Sovyetler Birliği çökmeden önce görebilmesindedir. 

Sovyet sosyalizminin eleştirisini Türk solunun gündemine kararlı bir biçimde sokan Aybar, o dönemde Türk solunda ciddi bir destek görememişti. Çoğu solcu bunları duymaya dahi tahammül edemiyordu. Bilim gerçekte bir sinema şeridine benzemekteydi ancak, birçok Türk solcusu için Moskova veya Pekin'de çekilmiş bir fotoğraftı. Aybar'daki bağımsızlık vurgusunun temelini, ulusal bağımsızlık konusundaki hassasiyetinden çok, bu bağımsız düşünme ve hareket etme özelliğinde aramak gerekir. 

Aybar'ın benimsediği Marksizm yorumları da genelde, somut insanı, yani yabancılaşma ve özgürlüğü öne çıkaran yorumlardır. II. Dünya Savaşı sonrası, Avrupa'da Marksist teorinin büyük ölçüde, üniversitede felsefe kürsüsünde profesörlüklerini sürdüren düşünürlerin elinde geliştiği bilinmektedir (Lukacs, Della Volpe, Korsch, Colletti, Lefevbre, Althusser, Marcuse vb.). Bu düşünürlerin elindeki önemli bir araç, Marx'ın ortaya geç çıkan eseri, temel kavramı "yabancılaşma" olan 1844 El Yazmaları'dır3. Aybar, Batı Marksizmini yakından takip etmesi ve felsefeye olan merakıyla, muhtemelen bu düşünürlerden etkilenmiştir. 

Sonuç olarak Aybar bize göre, sosyalizmin, demokrasinin ve bağımsızlığın özünü 1940'larda kavramış ve sonraları bu düşüncelerini geliştirerek büyük ölçüde tutarlı bir düşünsel bütünlüğe varmıştır. Sovyet sosyalizmine getirdiği eleştirilerin, Sovyetler Birliği çöktükten sonra çok daha anlamlı hale geldiği Aybar, sosyalizmin özgürlük ve demokrasi gibi evrensel değerlerine yaptığı ısrarlı vurguyla, Türk solunda "40'lardan 90'lara bir köprü" olmuştur4. Bir diğer önemli nokta, geçmişlerinde sosyalizm anlayışlarının merkezine demokrasi ve özgürlüğü koyan, Sovyet sosyalizminin eleştirisini yapan birçok sosyalist zamanla liberal bir çizgiye kaymışken, Aybar'ın sosyalistliğinin aynı inançla devam etmesidir. Aybar'a göre, insanın insanı sömürmesi bitmedikçe sosyalizm için mücadele de bitmeyecektir5.


12 Mart'tan sonra 
yargılanan 
DİSK ve 
DİSK'e bağlı sendika yöneticilerinin 
avukatı olarak
M. Ali AYBAR bütün 
duruşmalara katılan 
tek kişidir.




1 Yetkin, a.g.e., s. 316.
1 Perry Anderson, Batı'da Sol Düşünce, çev. Bülent Aksoy, Birikim Yay., İstanbul, 1982, s. 79-82.
1 Sadun Aren, Sosyalizmin Yeni Yolu Üzerine, Gelecek Yay., Ankara, 1997, s. 82.
2 Yetkin, a.g.e., s. 316.
3 Perry Anderson, Batı'da Sol Düşünce, çev. Bülent Aksoy, Birikim Yay., İstanbul, 1982, s. 79-82.
4 Aylin Özman, "Mehmet Ali Aybar: Sosyalist Solda 40'lardan 90'lara Bir Köprü", Toplum ve Bilim, Sayı 78, Güz 1998. Aylin Özman, Özgürlük ve Dayanışma Partisi'nin sosyalizm anlayışı ile Aybar'ın düşüncesi arasında bizim de katıldığımız benzerlikler görmektedir. 
5 Uğur Mumcu, Söze Nereden Başlasam?, um:ag Vakfı Yay., Ankara, 1999, s. 107.

*Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde yüksek lisans tezi olarak hazırlanmış olan çalışmanın sonuç bölümünü yazarın izniyle yayınlıyoruz.  Adı geçen çalışma yakında iletişim yayınlarından çıkacaktır.

 
sayfa başına dön