Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 K.MARKS

.  



1. YIL İÇİN (II)


YENİLMİŞLİĞİN ADI VAR MI ? 

A.Ateş 

"Yeni sözler arama nafile / Derdim yeni olsa anlarım" demiş şair. (Anday demiş.) Ben de yeni bir şey söylemediğimi, derdinse gerçekten çok eski olduğunun bilincindeyim. Örneğin, geçen yazı da söylediklerimle, kesinlikle, sosyalizmi kurma yolundaki kutsal çabalarımızın sonuçsuzluğunun sosyalizmin sonuçsuzluğu olduğu anlamına gelmediğini, herkes biliyor ve söylüyor. Giderek, bunun nedenleri üzerinde de tartışıyoruz, öyle bir tartışıyoruz ki, yeni yepyeni yenilgilere yelken açıyoruz. Çünkü, kategorize ettiğimiz kahraman ruhumuz, kompartımanlara bölerek, mücadelemizin baş koşulu, temeli haline getirdiğimiz "mevcudiyetimiz" bu tartışmalara da damgasını vuruyor. Bunun ötesine geçebilmek olanaklı mı bilemiyorum doğrusu, bu biraz falcılığa benziyor. Fakat tarihe şeyle bir bakınca görüyoruz ki, biraz önce ve biraz sonrası ile kendine 68' liler diyen kuşak sosyalizmi öğrenmeye tam Berlin duvarının inşa edildiği yıllarda başladı. Onlardan bir önceki kuşak ise elbette SSCB 'in 20. Kongresinde alenileşen tartışılmaz varlığın ve bilincin çekim alanında yürümüştü. Bunları mecaz olsun diye yazmıyorum. Tam bir tarih eşlemesi yapıyorum. Ayrıca hiç de o dönem sosyalistlerini ya da bizim kuşağı küçümsemek, mücadeleleri yok sayma anlamında söylemiyorum. Çukurova'nın mümbit toprağında daha 17-18 yaşlarında, partiye üye olmak yasakken, TİP ' li olduysak bunda, Dino'ların, Rasih Nuri'lerin, Yaşar Kemal'lerin, ve daha bir çok eski TKP 'linin Çukurova'da yarattığı iklimin rolü yadsınabilir mi ? Ya da daha sonra gelenlerin bu günkü kuşağa nasıl 'kahraman' bir miras bıraktığını bilmezden gelebilir miyiz? Sadece söylemek istediğim, hepimiz varlığını bir çeşit dolayımla, dünya komünist hareketinin "büyük abisinde olan biten ve onun yaptıkları" belirliyordu. Kaldı ki bunda hiçte garipsenecek ve yadsınacak bir şey yoktur. Fakat bu kişiliksiz gelişim, kitleselleşemeyen sosyalistlerin özgülleşmesinin de önüne çekilen seti oluşturuyordu. Bundan biz de nasibimizi aldık. Çünkü aynı etkileri aşamayan ilk kuşak bizim sosyalist örgütlenmemizin de liderliklerini oluşturdu. Onların ardılları olan bizler de ikinci kuşağı. Ve her hareket içinde hemen bir 'mevcudiyete' dayalı karşıtlık geliştirildi. İyi araştırmacılar, sosyologlar buna çeşitli nedenler aradılar ve bol miktarda buldular. Ama temel neden; "iç" ve "dış" olmakla, "millici" veya "enternasyonalist" olmakla ilişkilendirilerek saptandı. Ya da başka nedenler ileri sürüldü. Hepsi de ayrı ayrı -veya birlikte- geçerli nedenlerdi. 1920 'li yıllardan beri sürekli bu nedenlere bağlı parçalanmalar tartışıldı durdu ve sonuçsuz kaldı. Hala aynı kadrolar aynı parçalanmayı aynı zemindeymiş gibi sürdürüyor. İşte garabet burada. Bütün dünyada hemen her komünist/sosyalist parti bu belirlemeninin yarattığı liderleklerin ötesinde ve dışında düşünmeye ve gelişmeye başladığı halde, Türkiye'de hala aynı kadrolar belirleyici rol oynamayı üstleniyorlar ve sanki hiç yenilmemiş gibi varlıklarını gene 'mevcudiyetlerinin belirleyiciliği' altında sürdürüyorlar. Bunun tek açıklaması, kendilerinin yenilmez olduğu ve yenilenlerin "uzmanlar" olduğu ya da beceriksiz ve anlayışsız proleterler olduğunu düşünmeleri galiba. Bu fantazyaya kendilerini iyice kaptırmış durumdalar. Öyleyse kesinlikle ortada mekanik anlamda bir sorunun ötesinde, adı bile konulamayan bir problemle karşı karşıyayız. Çözüm yolunda idealizme batmamak için gene hepimiz iyi bildiği temel bir altın kural koymuş Marks. İkide birde söyleriz. "kişilerin kafasından geçenlere, amaçladıklarına değil eylemlerine ve bu eylemleri ile aldıkları sonuçlara bakmak gerek". İşte bu soruya yanıt ararken de, başa aldığım Anday şiirinde ki gibi yeni şeylerin söylenemeyeceği kanısındayım. Çünkü bu güne kadar gelen sosyalist kadroların ortaya bıraktıkları hiçbir şeyler fazlaca ortada duruyor. 

**********************************************************
İşte bu gelişmeye bakınca, aslında sosyalist kadroların bir "iç" "dış" gibi niteliksel ayrışmanın tüm dünya komünist hareketlerinde açtığı derin yarılmalar gibi olmadığı açıktır. Yani iç veya dış olmak göreceli bir "millicilik" anlamına gelmektedir. Çünkü ayrışım temel olarak "zihni" bağımsızlık içermemektedir. Ne uluslar arası konjonktür ne de Türk sosyalistlerinin kültürel kapasiteleri buna müsait değildir üstelik. Özellikle komintern 2. Kongresinde "proleter birleşin" klasiğinin yanına "ezilen halklar" belgisi eklenince (Lenin Avrupa'dan iyice umudunu kesmiştir) artık anti- emperyalist mücadeleler de, komüntern sıkıdan bağlılık esası içine alınmıştır. Bunda da oğünden bugüne tuhaf olan bir şey yoktur. Fakat günümüz araştırmacıların çoğu antropolojiden koparttıkları yöntemlerinde doğan boşluğu dar ideolojik söylemle doldurduklarından "iç" ve "dış" yaklaşımını böyle kategorize etmek mümkün olmaktadır. Böylece, uluslar arası ve ulusal kavramları, "zihni bağımsızlık" ı perdelemek için de kullanılır hale sokulabilmektedir. (Özel not: TÜSTAV'a bu bağlamda çok umutla bakıyorum) İşte, TİP 'te aşılmak istenen ve başlarda becerilmiş gibi yansıyan şey bu zihni bağımsızlığın kazanıldığının sanılmasıdır. Oysa hiçbir ideolojik söylemlerinin hiçte böylesi politik analizlerin üzerine oturmadığı kısa sürede ortaya çıktı.. Dünya meselelerine Türkiye işçi sınıfının gözüyle bakarak ve tüm ulusların böyle yapmasıyla toplam bir uluslararası durum yaratmaları yerine, ikameci bir enternasyonal anlayışı geçirilmesi anlayışı hem "iç" hem "dış" sosyalistlerin ortak paydasıydı çünkü. 1920 'lerden beri her ikilik içinden parti iktidarını belirleyen şey Moskova'ydı. Türkiye proleterya ordusunun Erkanı Harbiye'si TKP idi -deyim kendilerinindir - ve kayıtsız koşulsuz bağlılık istiyordu. Menşeviklik, Troçkistlik bir suçlama argümanı olarak kullanılmanın ötesinde hiçbir şekilde tartışılamıyordu bile. Yani sadece toprağın bereketsiz olduğundan yakınan solcular aslında kendileri son derece bereketsiz kafalara sahiptiler. Elbette toplumun aydın geçinen diğer unsurlarından çok daha ileri niteliklere sahiptirler. Bu yadsınamaz. Sosyalizmin bürokratları olmaktan kendilerini azat edip Kemalizmin saflarında harika kalkınma modelleri oluşturabilirler, oluşturmuşlardır zaten. Günümüzde sermayenin, "normatif iktisadi anayasa" teorilerini sonuna kadar ve son derece iyi savunurlar. Bence bu geçişler son derece doğaldır. Bürokrasinin katmanlar arasındaki geçirgenliğini (SSCB 'de de kapitalizmin bürokrat ve teknokratlarının kullanılma zorunluluğunu düşünün) gözönüne aldığınızda bunun öyle "döneklik" falan olmadığını kabul edersiniz. Esas yanlış olan "geçmişten kalan ağırlıklar olarak bugünkü kuşakların üzerine yığılıp" kalmaktır. Bir parti TİP'ten sonra ilk defa bir parti, "geçmişin devamı ama geçmişten ayrı" olarak kendini oluşturmaya çalışırken bu ağırlıklıkları atamadığından dolayı çökme noktasına geliyor, ve bir kere daha yazık oluyor. İşte burada benim Kant'çı bir ahlakçılığa, ahlaksal doğrunun insanın kendisi için koyduğu yasaların bütünlüğüne bağlı olduğu inancına sarılmak geliyor içimden. Çünkü belli bazı liderlerin tarihin yakasından düşmeleri neredeyse kişisel davranışlara yönelik bir ahlakçılık ister duruma girdi. İnanın "sosyalizmin yalnız ekonomik bir model olmadığını ve çok önemli bir ahlaki boyutu bulunduğu" gerçeğini bizden sonraki kuşağın kavramasını ve sırtından bu ağırlığı atmasını isterdim ama gelişmeler hiç de böyle olmuyor. Oysa artık komintern / kominform geleneğinden (bağımlılığından) söz etmek olanaklı olmadığına göre, zaten olmayan bir oluşumdan kopmaktan söz ettiğimin bilinmesi gerek. Çünkü bu süreç Türk sosyalistlerinin kendilerini burjuvaziye karşı değil daha çok birbirlerine karşı tasarımladıkları esasına dayanmaktadır. Bu günden soğuk kanlı bir şekilde bakıldığında, egemen güçlerin Türkiye solunu hep bir gerekçe olarak kullandığını tespit etmek olanaklı. Proleter hareketin gerçekten gücünü gösterdiği anlarda ise korkuyla geri adım atmakta tereddüt etmiyorlar. Ama bu hareketlerin köksüz olduğunun da bilincindeler. DGM 'yi çıkarmayız diyorlar, gerektiğinde sendikalar yasasını değiştirmeyiz diyorlar çünkü gerçek anlamda zoru görmüşlerdir... ve uygun konjonktürü bekliyorlar. Sınıfın değil ideolojik savunma yapmasını kendi çıkarlarını bile savunamadığı yani sol bir liderlik zaafının üst düzeyde kendini belli ettiği ve süreci kendi iç çelişkileri ile likide ettiği anı bekliyorlar. Bu süreci kolaylıkla "yönetebiliyorlar" da üstelik. 

YENİLMENİN BİR ADI VAR MI ? 

Sosyalizmin bir icat olmadığını hepimiz biliriz, biliriz de gene de "deneme/yanılma" yöntemini büyük bir kahramanlık ve uzun solukluluk perdesi ile alalayıp kendimizi var etmekten geri kalmayız. Bakın bizlerin yakın tarihine hep aynı denemeleri yapmış hep aynı yenilgilere uğramışız. Ama elbette yenilen biz değiliz, öteki sosyalistlerdir. Üstelik bu yenilgi seli bizi de peşinden sürüklemiştir. Ötekinin yenilgisi, bizim haklı olduğumuzu bir kez daha vurgulamıştır. Öyleyse yiğitliklerle bezeli bu yola aynı şekilde devam etmeliyiz. Bu tür düşünebilmek ancak bürokratlaşmış bir kafanın ürünüdür. Sosyolojik kategoriler olan sınıflar tarih içindeki ayırt edici özellikliklerini yitirdiklerinde kendileri de yok olup giderler, örgütleri de yok olur gider, üst yapı kurumları da yok olur gider. Sentetik olan ve gitmeyen tek kategori bürokrasidir. Ayırt edici olma özelliği olmaksızın parti için iktidarı ile tüm üst yapı kurumlarına olan egemenliği ile her daim kendini yeniden ve yeni olarak üretebilir. O'nun için aygıtın varlığı kendi varlığı ile özdeştir. O'nun için aygıtlar muhalefet ya da iktidar elemanları olarak ölümsüzdür. Ölmemelidir. 

Bakın size yiğitçe amaçlarla söylenmiş birkaç söz :

"...parti tarihsel mirastır. Eski binaları bakanlıklar bile koruma altına alıyor tarihi eser diye. Biz de bu partiyi koruma altına alırız..." ( bir delege -benzetmenin kötü olduğunun kendisi de farkında-) 

"...İllegaliteden gelme GENÇ bir kadro parti yönetmede ...teorik beceriksizliğini kanıtlamış , Sovyetlerdeki bazı eğilimlerin, sapışların kuyruğuna girmiş....vs...vs..." (bir delege)

"Bir 30 kişi bulunur, parti yeniden kurulur..." (bir delege) 

Böyle örnekleri çoğaltmak mümkün ve zaten hepimiz bire bir yaşıyoruz. Benim ki sadece bir fotoğrafı belirginleştirme çabası...

Yani bir grup aklı başında insan, görevini tamamlamış aygıtların nereye kadar yol alabileceği gerçeğini tarihsel olarak görmüş ve fizik olarak bitmişliği kabul etmiştir. Son olarak glastnosuyla, peretroykasıyla kafasını kaldırmaya çalışmış ancak becerememiş ve bitmiştir. Bunun adı açık bir yenilgidir. Şehitler ölmez der gibi partiler ölmez demek sadece idealist bir tavırdır. Üstelik bu sadece TKP ile ilişkin bir yenilgi değildir. Onun yurt içinde olduğu için "iç" diye adlandırılan açık kuruluşları da tarihi bir süreklilik içinde yenilmiştir. TİP'e gelene kadar olan bütün legal illegal partiler öyle ya da böyle "mühür" sahibi olmak üzerine yapılanmıştır. Aybar'ın TİP'in kuruluşunda yaptığı konuşmalarda (yanında boran ve sargın'da vardır aslında) THİP olmayacağız demesi boşuna değildir. İşte kast edilen bağımsızlık ve onun belirleyiciliğindeki iç ve dış olgusu böyle değerlendirilmelidir. Gücü belirleyen de budur. Hemen mutat dip notumu düşmek istiyorum. Bu yazı da ben politik yargılama yapmanın ötesinde ve bu hakkımı her zaman saklı tutarak naif sosyolojinin ötesinde bir şey söylemek istiyorum. Eğer o naiflik içinde bakarsanız ; TKP ve onun "iç" uzantıları hiçbir zaman kitleselleşememiş, bir evin odasında kongre toplayacak kadar ufak kalmış, en genişlediği dönem DİSK 'te kadrolaştığı çok kısa dönem olmuş, etkin olmayan ve benim de sık sık kullandığım gibi 200 kişinin ötesine geçememiş "ibretlik" bir örgüt olarak görebiliriz. (Bk. TKP ve TİP üzerine yazılmış bütün anılar, araştırmalar) Oysa bu partileri belirleyen ve etkin kılan elbette yatay genişlemesi olarak ele alınmamalı. Dikey örgütlenmelerin kitleleri harekete geçirebilme gücü daha doğru bir anlamda "kitleselleşme" anlamı taşımaz mı ? İşte TİP öncesi iç-dış tüm partilerin zaafı aslında buradaydı. Özgülleşememişlerdi. Onun için de ne Leninist parti anlamında ne de legal parti olarak hiçbir etkinlikleri yoktu. Gündemi belirleyici güçleri sadece arkalarında dev bir sistem olmasından kaynaklanıyordu. İşte adını nasıl söylerseniz söyleyin bu yapılanma içindeki partilerin yıkıldığı gerçeği orta yerdedir. Bunu tespit eden bazı dürüst parti bürokratları, liderlik niteliklerini böyle anlarda ortaya koyarak tarihe mal oldukları anlayabilirler. Artık kendilerinin tarih olduğunu ve bu doğrultuda kalmaları gerektiğini bilirler. Öte yandan zaten bilirler ki, esas güçlerini aldıkları Moskova yoksa kendilerinin de olması olanağı yoktur. O model bir dünya örgütlenmesinin dağıttığı patent hala kendilerindedir, ama bu patent artık işe yaramamaktadır. Bunu tespit ederler, tarihin hakkını tarihe verirler. 

İşte bu gerekçelerle, eskiden bağımsız kalarak adımlar atmaya ve yeni bir dünya inşa etmeye sıvanmış insanların yolundan içtenlikle çekilmek galiba sadece bir "sosyalist ahlak" sorunu olarak ele alınabiliyor. Çünkü bazı aptalların eskiyi tekrar ederek kafaların aynı duvara vurmalarını engelleyecek bir doğa ya da insan yasası yok. 


 
sayfa başına dön