Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 K.MARKS

 

Küreselleşme ve Tarım

Abdullah AYSU

Türkiye'nin bugünkü devlet yapısı, 20'li yılların koşullarında ortaya çıkmış bir ulus devlettir. O zaman Avrupa merkezli bir dünya vardır. Avrupa merkezli dünyada da daha çok ulus devlet modeli ön plandadır. 2. Dünya Savaşı sonrasında özgürlükler dönemi başlamış ve bütün dünyada ulus devlet modeli daha da ön plana çıkmıştır. 

2. Dünya Savaşı sonrasında dünyanın merkezi değişmiş, Avrupa merkezli dünya yerini Amerika merkezli dünyaya terk etmiştir. Bu durum soğuk savaş döneminin sonuna kadar sürmüştür.

Bilindiği üzere 1980'li yıllarda başlayan ve özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yönelik vahşice saldırının adı küreselleşme-globalleşme ya da neo liberalizm olarak adlandırılmıştır. Kapitalizmin sermayesinin küreselleşmesi ve kamusal alanların sermayeleştirilmesi politikalarından, Türkiye'deki tarım ve hayvancılık sektörü de payına düşeni almıştır. 

Bu politikaların temeli 1944 yılında Bretton Woods Konferansı'nda atılmıştı. O zaman dünya iki kutupluydu. Sosyalizmin varlığı, diğer kutup olan kapitalizmin halk lehine bazı demokratik, ekonomik ve sosyal haklarının verilmesinde etken olabiliyordu. Başka bir deyişle sosyalizmin varlığı nedeniyle 1950'ler sonrası kapitalist ana merkezlerde alternatifmiş gibi sunulan batılı "sosyal devletler" kuruldu. Oysa, serbest rekabetçi kapitalizmin bu olmadığı biliniyor. Çünkü, kapitalist sistemde devlet, sosyal harcama, sigorta gibi harcamalar yapmaz. İnsanı ve toplumu dikkate alan uygulamalara girişmez. 

Batı Avrupa ülkeleri sosyalist sistemin hemen kıyısında olması sebebiyle, "sosyal devletler" denilen sistemi uygulamaya mecbur kalmıştır. 

1950'den 1980'e kadar batı ülkelerinde durum böyle olurken; bizim gibi ülkelerde, sınıflar mücadelesi yoğunlaştı, siyaset ön plana çıktı ve işçi örgütlenmeleri güç kazandı.

1980'den sonra uluslar arası sermaye elli yıldır verdiklerini geri alacak ekonomi politikaları gündeme getirdi.

Türkiye'de de kazanılmış hakların geri alınmasında adımlar atılmaya başlandı. Emekçilerin, köylülerin, gençliğin ve kamu çalışanlarının kazanılmış hakları ellerinden alınıyor, her geçen gün yoksullaştırılan bu kesimler için hayat çekilmez kılınıyor.

Türkiye, Avrupa Birliği nedeniyle, Avrupa devletleri ile karşı karşıya; aynı zamanda IMF ve WB ile dünyayı kontrol etmeye çalışan küreselleşmenin merkezi Amerika ile de karşı karşıyadır. Böylece hem dünya devleti süreci, yani küreselleşmeyle getirilen global devlet süreci, hem de Avrupa Birliği ile getirilen kıtasal devlet süreci Türkiye'deki ulusal devleti zorlamaktadır.

Bilindiği gibi, klasik sömürgecilik doğrudan o ülkenin hammadde kaynaklarının yağmasıydı. Yeni sömürgecilik ise, bu ülkelere ulus aşırı şirketlerin taşınmasıdır. Bağımlı kılmaktır...

Kapitalizm, geçmişte kurduğu Bretton Woods Kurumları kanalıyla Amerika'nın liderliğini yaptığı tek kutuplu dünyada (yani Kapitalizmin hakim olduğu dünyada) giriştiği çabalar, hemen her ülke emekçilerinin üzerine kabus gibi çökmüş, onları sadece yoksullaştırmıyor, aynı zamanda yaşama istemlerini, sevinçlerini de tüketiyor... 

1980'ler Sonrası Türkiye Tarımında Uygulanması İstenen Politikalar 

1980'den sonra AB, GATT (Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması), WTO (World Trade Organisation-Dünya Ticaret Örgütü), WB ve IMF'nin direktifleri doğrultusunda, Türkiye tarım politikalarında adım adım gerçekleştirilmek istenenleri şöyle sıralayabiliriz:

1-Destekleme kapsamını daraltmak,
2-Girdi sübvansiyonunu düşürmek, 
3-Liberal politikalarla dış ticareti özendirmek,
4-Devlete ait destekleme alımı yapan kurumları ve tarım destekleri ve finansmanının devlete olan yükünü azaltmak
5-Taban fiyat uygulamalarını kaldırmak, 
6-Tarımsal KİT'leri özelleştirmek, 
7-Tarım Satış Kooperatiflerine sağlanan desteği azaltmak ve giderek kaldırmak, 
8-Tarımsal kredi faizlerini yükseltmek, 
9-Sulama gibi kamu yatırımlarından yararlananlardan maliyeti tahsil etmek...

İşte bu politikalar, Uluslararası Para Fonu (International Monetary Found-IMF) tarafından dayatılmaktadır. Bunları kısaca inceleyelim. 

Destekleri Kaldırın...

Tarım sektöründe uygulanan politikalarda 1960'lı yıllarda başlayan IMF baskısı 1980'den sonra etkisini artırmaya başladı. 

Örneğin; bize bunu AB, IMF, GATT- WTO, WB gibi uluslararası örgütlenmeler ve finans kuruluşları ile desteklemeleri kaldırın diye dayattılar. Ama, gelişmiş ülkeler, OECD rakamlarına göre;

Üretici başına1; 
Avrupa Birliği 15.625, ABD 13 bin 75 dolar, Türkiye'de 1400 dolar; yani onda biri kadar.
Hektar başına;
1997-1998-1999 yıllarında Avrupa Birliği'nde 815-890-831 dolar, Türkiye'de 247-348-292 dolar,yani yaklaşık üçte biri kadar destek vermektedir. 

Bu inanılmaz desteklerle ülke tarımlarını destekleyen gelişmiş ülkelerin bize tarımımızı desteklemememiz için yaptırımda bulunmasının nedeni bizde üretimi engellemek ellerinde birikmiş olan süt nehirleri,et buzulları,süt tozu ve buğday dağlarına pazar bulmak içindir. 




Tarımsal KİT'leri ve KİK'leri özelleştirin...

Kapitalist dünya sistemi yaklaşık 25 yıldır süregelen krizden yeniden yapılanarak çıkmaya çalışırken uluslararası tarım ve gıda sistemini de bu yeni yapılanmanın koşullarına paralel biçimde örgütleme çabası içindedir. Bünyesinde çeşitli çatışma ve bunalımları barındıran bu sürecin en önemli parçalarından birisi; az gelişmiş ülkelerdeki tarımsal kamu işletmeleri ve devlet kurumlarını tasfiyeyi hedefleyen tarımsal özelleştirme programlarıdır. 

Bize tarımsal kamu işletmeleri ve devlet kurumlarını tasfiye edin diyen yabancıların, kendi ülkelerinde devletin ekonomideki payı, OECD'nin 2000 yılı raporuna göre şöyledir:

ABD'de yüzde 32, Almanya'da yüzde 53, Avusturya'da yüzde 49, Belçika'da yüzde 49, Fransa'da yüzde 53, Hollanda'da yüzde 47, İngiltere yüzde 41, İspanya'da yüzde 40, İsveç'te yüzde 58, İsviçre'de yüzde 49, İtalya'da yüzde 39, Japonya'da yüzde 48, Kanada'da yüzde 41, Norveç'te yüzde 47, İrlanda'da yüzde 31, gibi devletin ekonomide payı var. 2000 verilerine göre Türkiye'de devletin ekonomideki payı yüzde 23,9. Yani bütün batılı ülkelerde devletin payı yüzde 50' ye yakın. Bizde yüzde 23,9'lardadır.

Hala bizde devlet büyük diyorlar... Tekel Yasası ile tütünün, Şeker Yasası ile şekerin yabancı tekellere verilmesini istiyorlar... Devletin bitirilmesini istiyorlar... Türkiye'nin devlet olma imkanı elinden alınmak isteniyor... 

Çünkü, Türkiye gibi ülkelerde, devlet kamu kuruluşlarıyla kendi ulusal ekonomisini kontrol edeceğinden, ulusal devletin ayakta kalması istenmez. 

Bunun için, IMF ve WB dayatmaları iktidarların da bunların isteklerine uyumlu ve bilinçli politikalarıyla özelleştirmenin koşulları oluşturulmuştur. Başka bir deyişle 1980'li yıllar özelleştirme için hazırlık yılları, 1990'lı yıllar ve sonrası ise uygulama yılları olmuştur.

Tarımsal sanayi içinde yer alan KİT'ler Türkiye tarım politikasının yürütülmesinde görev alan temel kuruluşlardır. Tarımsal sanayi alanında etkili olan diğer kuruluşların en önemlilerinden birisi de Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleridir. Birliklerin fabrika ve işletmeleri, destekleme alımları ile yürütülmek istenen tarım politikasını uygulamaya koymaktadır. 

Tarımsal KİT'ler devlet tarafından yönetilmektedir ve Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri de devlet güdümündedir. IMF ve Dünya Bankası'nın tarım kesiminde uygulattırmaya çalıştığı politikalarla KİT'lerin,KİK' lerin ve TSKB' lerinin tarım ile bağlarını kesip, işlevsizleştirmek,onun yerine Uluslar arası büyük tarım şirketlerinin egemenliğini sağlamaktır. 

1980 yılından bu yana bu amaçla çaba sarf eden uluslar arası finanse kuruluşları ve hükümetlerin çalışmalarının geçirdiği evrelere bir bakalım. 

1980'li yıllar... Özelleştirme İçin Hazırlık Yılları...

Bütün bunlar elbette ki bir sabah uyandığımızda olmadı. Nasıl ki Marshall Planı'nın uygulanabilmesi için Amerika Menderes iktidarı ile ittifak oluşturduysa, Türkiye'yi her alanda olduğu gibi tarımda da üretim girdilerinde dışa bağımlı kıldıysa; IMF ve WB dayatmalarının uygulanabilmesi için de 12 Eylül destekli Turgut Özal hükümeti ile G-7'lerin ve ulus aşırı şirketlerin ittifakı oluşturuldu. Hedeflerine doğru adım adım yol aldılar. 

Askeri yönetim sonrası, toplumsal muhalefet güçleri bastırılmış, örgütlülükler dağıtılmış, dağa taşa korku sindirilmişti. Dünyadaki büyük "değişimin" filizlendiği yıllarda,12 Eylülcülerin izini ile Türkiye'de de Turgut Özal iktidara geldi. Turgut Özal, uluslar arası sermayenin yeniden yapılandırılması kurumları ile ortak çalışmalara başladı. Türkiye'deki yasalar gözden geçirildi. "Yeniden Yapılanma"ya engel oluşturacak olan yasalar ayıklandı. Uyarlama çalışmaları başlatıldı. 

Aydın Engin'in anlatımıyla; "Türkiye vahşi kapitalizme boylu boyunca daldırıldı. Uluslar ötesi şirketlerde 'staj' görmüş, serbest piyasa tanrısına tapan, günde on vakit, iki yüz elli rekat "ekonomik liberalizm" namazı kılan prenslerden oluşan kadrolar tepemize çöktü. Kimi üst düzey bürokrat yapıldı, kimisi siyaset arenasına sokuldu." 

Evet bu dönem ve ortamda onlar için yol almak mümkündü. Hava bulanıktı. Kurt bulanık havada avını ele geçirmiş, arkasını 12 Eylül cuntasına dayamış, bütün kaygı ve korkulardan uzak, keyifli bir ziyafet çekiyordu kendine. Bu gün tepki verdiğimiz ve tartıştığımız işlerin alt yapısı ve ön hazırlıkları o zamanlarda oluşturuluyordu. Türkiye'de adeta sinsi bir plan uygulandı...

Peki neydi bunlar?

İlk düzenleme, 1984 yılında çıkarılan ve kamu iktisadi teşebbüsleri ile bunlara ait tesislere, hisse senedi ihracı yoluyla gerçek ve tüzel kişilerin ortak edilmesine veya bu tesislerin işletme hakkının belli sürelerle devrine olanak tanıyan 2983 sayılı Kanunla getirilmiştir. 

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı: 
Tarım Bakanlığı 1984 yılından itibaren teknik elemanlarını tarladan çekti. Böylece Bakanlığın tarımsal üretimde o güne kadar oynadığı geliştirici role son verildi. 

Bunun sonucu olarak bu gün üretici (bilinçsizliği ile) özellikle girdi kullanımında, satıcının yönlendirilmesi ile baş başa kalmış durumdadır. Bunlar ise fazla mal satmak için üreticiyi yanlış yönlendirebilmektedirler. Bu da tarımsal üretimin gelişmesine zarar vermektedir. 

Sözünü ettiğimiz planın işlemesi için,üreticilerin yönetiminde olması gereken kuruluşlarda ilk adımda şu değişiklikler yapılmıştır:

Tekel: 
Tekel yatırımlarının 1980'den sonra yavaşlatılması ve 1984'te tamamen durması ile Türkiye'ye yabancı sigara ithaline izin verilmesi rastlantı olarak kabul edilemez. 1986 yılında sigarada devlet tekeli kaldırılmıştır. Tekel dışında firmalar sigara üretimine başlamıştır. Ancak yabancı firmalar toplam sigara tüketimindeki payını 17'nin üstüne çıkarmayı sağlayamamıştır. Türkiye sigara pazarında Tekel'in çok önemli yer alışı nedeniyle özelleştirmenin hedefi haline gelmiştir. 

Türkiye Ziraat Odaları Birliği:
14/2/1984-2979 sayılı yasanın 2. Ek maddesi: "Ziraat Odaları kuruluş amaçları ve kanunda belirtilenler dışında hiçbir faaliyet gösteremezler; kendilerine kanunla verilen görevlerin yerine getirilmesiyle ilgili olmayan toplantı yapamaz, gösteri yürüyüşü düzenleyemezler; siyasetle uğraşamazlar; siyasi partiler, sendikalar ve derneklerle ortak hareket edemezler; siyasi partilere maddi yardım yapamazlar, onlardan maddi yardım alamazlar, onlarla siyasi ilişki ve işbirliği içinde bulunamazlar, milletvekili ve mahalli idareler ile mahalle muhtarlıkları ve ihtiyar heyetleri seçimlerinde herhangi bir adayı veya grubu destekleyemezler."



Süt Endüstrisi Kurumu(SEK):
05.02.1962 tarih ve 6/5918 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile İktisadi Devlet Teşekkülleri ile Müesseseleri ve İştirakleri Hakkında Kanun kapsamına alınmış, daha sonra bazı değişikliklere uğratılarak KİT'ler hakkında 223 sayılı Köy Hizmetleri Kanunu ile Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı'nın ilgili kuruluşu şeklinde organize edilmiş ve ana statüsü 28.11.1984 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Et ve Balık Kurumu (EBK): 
22.03.1993 tarih ve 93/2 sayılı Yüksek Planlama Kurulu'nun kararı ile "Et ve Balık Ürünleri AŞ" ismiyle özelleştirildi.

Yem Sanayi:
1992 yılına gelindiğinde Yem Sanayi Türk AŞ'nin özelleştirilmesine karar verildi. İsmi de Yem Sanayi ve Ticaret AŞ olarak değiştirildi.

Tarım Kredi Kooperatifleri (TKK): 
Ziraat Bankası'nın vesayetinden kurtularak demokratik yönetim sürecine giren kooperatif ve birlikler 1985 yılında çıkarılan 3223 Sayılı Yasa ile Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın denetimine geçirilmiştir. 

Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri (TSKB): 
Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri 1935 tarih ve 2834 sayılı yasaya göre kurulmuştur. 1984 yılında bu yasanın yerini 238 Sayılı kanun hükmünde kararname almış ve 1985 yılında 3186 sayılı yasa ile anılan kararname kanunlaşmıştı.



Ve Özelleştirmeler...

Hazırlık ve uyarlama evreleri böylece tamamlandı,sıra bu kuruluşları özelleştirerek işlevsizleştirmeye geldi,dayandı. Bir bölümü özelleştirildi,bir bölümü içinde meşhur 15 günde 15 yasa içine konularak sapı bizden olan baltamız Kemal Derviş tarafından dayatıldı ve özelleştirilebilmeleri için yasaları çıkarıldı. Bunlar;


Tütün ve Sigara Sanayinde Özelleştirme :TEKEL
Çay Üretiminde Özelleştirme:ÇAY - KUR
Tohumculuk Sektörünün Özelleştirilmesi:TİGEM
Girdi Sağlama ve Dağıtımının Özelleştirilmesi:TZDK
Gübre Sektöründe Özelleştirme:TÜGSAŞ ,İGSAŞ
Şeker Üretiminde Özelleştirme:TŞFAŞ
Toprak Mahsulleri Ofisi Özelleştirmesi :TMO
SÜT ve Süt Endüstrisinin Özelleştirilmesi:TSEK
Et ve Et Ürünleri Sanayinde Özelleştirme:EBK
Karma yem sanayinde Özelleştirme:YEMSAN
Tarımsal Kredi Sektörünün Özelleştirilmesi:ZB

EBK,SEK ve YEMSAN özelleştirildikten sonra bütçeye silah alımından sonra ikinci sırada et vet mamulleri için para ayırmak zorunda kaldık.

Türkiye IMF' nin dayatması ile tarım kesimi ve tüketici için piyasa fiyatlarını regüle eden tarımsal KİT'leri özelleştirerek çiftçiyi üretemez,tüketiciye pahalı tükettirmek zorunda bırakan, tarımın en önemli girdisi olan tohum üretim alanlarını ve diğer üretim girdilerinin üretim ve dağıtımını yapan tarımsal KİT'leri özelleştirerek Türkiye tarımını üretim girdilerinde dışa bağımlı kılmıştır.

Özelleştirmeler Esnasında Ne Yaptılar Sonrasında Ne Söylediler2 

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel:
"Cumhuriyetin 70 yıllık tasarrufları hiç kimseye peşkeş çekilemez ve alın sizin olsun denilemez" (12.11.1995)

Başbakan Bülent Ecevit: 
"Hayvancılığı bunalımdan kurtarmak için EBK'nu özelleştirmek değil, verimli çalışabilir hale getirmek gerekir. Bunun içinde tesisleri özelleştirmek yerine özerkleştirilmelidir. Özerkleştirmeden kasıt; EBK'nun yönetiminde işçiler, üreticiler ve kooperatifler etkin duruma getirilmelidir. Böyle bir özeleştirme yanlış olmuştur.(1999)
ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz: 
"Biz ANAP olarak Türk tarımını yakından ilgilendiren bu kuruluşları özelleştirilecek değil, en son özelleştirilecek, belki de hiçbir zaman özelleştirilmemesi gereken kuruluşlar olarak görüyoruz." (5.1.1994)

Dönemin Özelleştirme İdaresi Başkanı Ufuk Söylemez: 
"Biz EBK'nu yaşatmak ve ekonomiye kazandırmak istedik. EBK çalışanlarının iş güvencesi olsun istedik. Bu nedenle EBK'na ilişkin düzenlemelerle yeni bir takım imkanlar getirdik: EBK'nu satın alanlar 3 yıl süreyle üretimi sürdürme koşulunu kabul etmiş olacaklardır. Bunlar zaten sözleşmelerle tazminat ve taahhüde bağlanmıştır. Dolayısıyla bu kurumları alanların asgari üç yıl süreyle üretime devam etme koşulunu kabul etmeleri gerekmektedir. (1995)

Özelleştirme İdaresi Başkanı Sayın Bayar: 
"Özelleştirmeye tarım sektöründen başlamakla hata yaptık" (1998)

TBMM Özelleştirme Araştırma Komisyonu: 
"EBK'nun tümüyle özelleştirilmesi bu olanağı ortadan kaldıracak ve besiciyi özel kesimin insafına bırakacaktır. Nitekim, EBK işletmelerinin özelleştirildiği yerlerde sonuç bu olmuştur.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer' den özelleştirme 
uyarısı! (14 Ekim 2001):
Özeleştirmeler, başladığından bu yana, yapılan özelleştirmelerin genel olarak satın alma değil; kapatma, istihdam artışı değil; işten atılma, daha çok da pazar payı ile kıymetli arsaları ele geçirmek için yapıldığını bilen Cumhurbaşkanı; ekonomiden sorumlu bakanlardan aldığı brifing sırasında, özelleştirme çalışmalarında istihdamın ve üretimin devamının önemine işaret ederek, bunun göz ardı edilmemesini istedi. Sezer: "Anadolu illerindeki bazı özelleştirmelerde, arazi amaçlı satın almalar oluyor, sonra da fabrika kapatılıyor. O nedenle şehrin ekonomisi, hayat damarı kuruyor" uyarısında bulundu... 

12 Aralık 2001 tarihinde, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, hükümetin zorunlu emeklilik kararını şikayet etmek kendisine gelen Türk-İş heyetine, hükümetin uygulamalarını şikayet etti.

Sezer: 
"DGM Yasasını Yayınlamak Zorundayım"
"...Anayasa'nın bana verdiği yetkileri kullanıyorum ve kullanmaya devam edeceğim. Bir yasayı bir kez daha görüşülmesi için geri göndermek itibar kaybettirmez. Tütün Yasası'nı çıkaracaklar, üreticiyi perişan edecekler. DGM Yasası bu gün gelmiş mecburen yayınlayacağım. Yapabileceğim bir şey yok. Lafa gelince yolsuzlukla mücadele ediyorum diyeceksiniz, ama eyleme gelince kolaylaştırıcı düzenleme yapacaksınız..."

"Özelleştirme Amacından Saptırıldı"
"... Özelleştirme amacından saptırıldı. Yandaşa gelir sağlamak için kullanılıyor. Kars Süt Kurumu özelleştirildi. Firma makineleri alıp gitmiş, üretim yapmıyor. Özelleştirmeden önce 10 yıl üretim yapılması şartı konulsun...."3



Tarımsal kredi faizlerini yükseltin...
Bir çok ürünü yılda bir satılan, buna karşılık bütün bir yıl masraf yapılan tarım sektöründe, sermayenin devir hızı yavaş ve tasarruf yoluyla sermaye oluşturmak zor olduğundan, kullanılabilir sermaye miktarı genel olarak yetersiz kalmaktadır. TKK üreticilerin ekonomik menfaatlerini korumak, özellikle meslek ve geçimleri ile ilgili ihtiyaçlarını sağlamak amacıyla kurulmuştur. Çiftçilerimiz gereksinim duydukları işletme kredilerini, gübre, tohum, ilaç vb. önemli ölçüde kredi kooperatiflerinden karşılamaktadırlar. 

Bu günkü işleyişi ile, yabancı, ulus aşırı şirketler ve onun işbirlikçilerinin mallarını satan, acenteliğini yapan konumdadırlar. TKK'nin kuruluşuyla esas olarak ortaklarına ucuz (maliyetine) ve yeterli kredi sağlamak hedeflenmişti. Bu hedefini kısmen uygulayabilen TKK'lerinin faizlerini yükselttirilmesi sonucunda hemen tüm çiftçiler icralık olmuş,borcunu ödeyememiş,cezaevlerine bir kısmı atılmış, kalanı da cezaevine girmek için sırada beklemektedir.

Ülke yönetimi ve meşruiyet... 

Başbakan Bülent Ecevit bile bu "Yeniden Yapılandırma Kurulları" için: "...karar alıyorlar, uyguluyorlar, uymayanı cezalandırıyorlar, ben onlara söz geçiremiyorum" diyor. Yani bu üst kurullar bizim bütün devlet örgütlenme sistemimizden daha yetkili, bize ait olan "yönetme ilkeleri"ni tanımama hakkı verilmiş kurullar demektir ki, akıl alır gibi bir şey değil. Ama, maalesef gerçek budur... 

57. Hükümetin Başbakanı, bakanları bir yandan dış kökenli politikaların sonuçlarını düşünmeden meclise getirip yasal kılıf geçirerek, ağacı yaprakların arkasına gizlediğini sanıyor. Halktan tepki alınca da Başbakan Bülent Ecevit'in yukarıdaki söylediği gibi cevap veriliyor. Peki bunu kim meclise getirdi? Meclisten kim çıkartırdı? 

Üst Kurulların yapısı/işlevi son derece açıktır: Yabancı - yerli büyük şirketlerin temsil sandalyesi bulabilecekleri kurullar olacaktır. Yani Tütün Kurulunda, Philip Morris, Şeker Kurulunda da Cargill ve diğerleri yer alacaklar ve bu alanlara ilişkin politikaların belirlenmesinde, çiftçiler/üreticiler ile örgütleri adına onlar söz ve karar sahibi olacaklardır. 

Çünkü, meclis çıkardığı yasalarla beş yıl süreyle bu alanların politikalarını belirleme yetkisini değişmemek üzere bu kurullara devretti. Türkiye, tarıma ilişkin, sanayie ilişkin, hizmetlere ilişkin mekanizmalar ve kurumlarının yönetme iradesini devretmiştir. Bunlar için gerekli anlaşmalar yapılmış, imzaları atılmıştır. 

Sektörlerin politikaları bundan böyle büyük şirketler tarafından belirlenecek, doğa ve insan sağlığını hiçe sayacak, üreticiler yoksullaşacak , demektir.

Ekolojik dengeyi, üreticileri ve tüketicileri gözetecek bir tarzda yapılmayan bu anlaşmaları yeniden müzakere masasına taşıyacak bir iradenin oluşması tüm sektörler için olduğu kadar tarım sektörü için de vazgeçilemez bir ihtiyaçtır. İmzaları attık "yapacak bir şeyimiz yok" diyemeyiz. 

Bu dayatmalar, Osmanlı'ya verilen 1860'lardaki "Osmanlı Maliyesi Hakkında İngiliz Raporları"nın 2, 3 ve 4'üncü maddeleri4 ile verilen ödünlerden daha ağırdır.

Osmanlı; Kapitülasyonlar, Duyunu Umumiye ve Reji İdaresi sonrası bağımsızlığını kaybetmiştir. Padişahların, İmparatorluğu Avrupa ülkelerinin yönlendirmesine terk etmesiyle birlikte de imparatorluk yok olmuştur. 

Muhalefetteki DYP lideri Çiller, 57. Hükümeti Osmanlı'ya benzeterek, Başbakan Ecevit İçin, "Vahdettin"; Devlet Bakanı Kemal Derviş5 için, "Damat Ferit" benzetmeleri yapıyor; ANAP lideri Mesut Yılmaz için ise, "Geçmişteki günahları ile kavga ediyorlar" diyor. 

Çiller konuşmasının devamında Hükümet için de: "10 milyar dolara, iktidar yetkisini rehin bırakmış bir iktidar. Okyanus ötesinden kendisine kanun dikte ettirilen ve 10 milyar dolar için söylenenleri gözü kapalı yapan meclis..." diyor.

Oysa iktidardaki Çiller; 20 Temmuz 1993 tarihinde şöyle diyordu: "Bizim ücret, özelleştirme ve vergi reformu gibi programlarımız böylesine kararlı bir şekilde ortaya konulmasaydı, IMF ve WB Türkiye'yi stabilizasyona sokacaktı." Yani, Türkiye'yi Sayın Başbakan Tansu Çiller ve hükümetinin yönetmediğini, ülkenin IMF ve WB tarafından yönetildiğini o tarihlerde basın aracılığıyla kamuoyuna açıklıyordu... 

Ülkemiz politikacılarına tipik örnek oluşturan bu iki çelişkili durum, tüm partiler için geçerli denilebilir. 

Bir de; hükümet olanlar, meclise gelmeden önce seçmenlerine; seçim çalışmaları esnasında biz IMF ve WB'ın isteklerini yerine getireceğiz, bunun için oy istiyoruz demediler. Parti programlarında biz IMF ve WB'ın programını uygulayacağız diye de yazmadılar. Hükümet programlarında da IMF ve WB'ın programlarını uygulayacağız diyerek güven oyu almadılar. Bütün bu evrelerden geçirilmeyen, emrivaki programları dayatan hükümetler ister istemez "bu ülkeyi kim yönetiyor?" sorusunu akla getiriyor... Ortada bir meşruiyet ve ahlaki bir durum söz konusu...

Bu yolla ülkenin tüm zenginlikleri ile birlikte insanların mutluluğu yeni sömürgeciliğe yani sayıları iki elin parmakları kadar olan ulus aşırı şirketlere feda edilmektedir.

Peki,bundan sonra Türkiye tarımcıları,köylüleri ne yapacak? Üretecekler,üretimlerine devam edecekler,ama,yerli-yabancı büyük tarım şirketlerine bağlı,onların istedikleri ürünleri yine onların belirlediği koşullarda tabii ki. Bunun adı da sözleşmeli çiftçilik/üreticilik olacak. Buna da kısaca değinelim. Kısaca diyorum çünkü Türkiye tarımı için yeni bir üretim tarzı olacak olan bu sistem, başlı başına ele alınması,incelenmesi gereken bir konudur. Türkiye tarımı için yeni bir yaşam,yeni bir kültürdür. Biraz değinelim isterseniz.

Sözleşmeli çiftçilik/üreticilik

Son yirmi yılda devlet-köylü ilişkisi kırılmış,sermaye köylü ilişkisi kurulmaya çalışılmıştır. Arada devletin bulunmadığı bu ilişki "sözleşmeli çiftçilik/üreticilik" modeli üzerinde yükselmektedir.
Sözleşmeli çiftçilik,kapitalizmin günümüzde köylülüğü kendine özgü bir tarzda tasfiye etme ve küresel sömürgeciliği kurumlaştırma araçlarından birisidir. Hem tarımda hem hayvancılıkta uygulanmaya başlanmıştır. Bunun uygulayıcısı da savunucusu da yabancı büyük tarım şirketleridir.

Sözleşmeli üreticilikle;

- Yabancı büyük tarım şirketleri yabancı bir ülkede işletme sahibi olmadıkları için sömürü suçlamalarından kurtuluyorlar.
- Yabancı büyük tarım şirketleri yerli işgücünü çalıştıran patron görünümünde de değiller. Sendikalara karşı mücadele etmeleri gerekmemektedir.
- Küçük ölçekli üretim modeli,tarımsal toprak mülkiyetindeki parçalanmışlığı atlamaktadır.
- Sanayici çiftçi ile belirli nitelikteki ürün için sözleşme yapmakta ve başlangıçta belirlenen fiyat üzerinden ürünü satın almaktadır.
- Sözleşme ile bağlanan köylü,bilinen anlamda köylü değildir. Malı ve işgücünü birlikte kiraya çıkaran (siz buna üste malını rüşvet olarak verdikten sonra iş bulabilen) yapısı ile bir tür "taşeronlaşmış işçi" kılığına bürünmüştür. Bu yeni tür köylülüğün devletle bağları kopmuş,(Devletin köylüyü desteklemesi kalkıyor ama köylünün devleti desteklemesi vergi vb. tek taraflı olarak devam ediyor.) devlet sermayenin yanında yerini alarak,yeni köylülüğü işvereni sermaye ile karşı karşıya bırakmıştır.


Kısa bir Not:
(Özelleştirmenin Türkiye tarımında yaratacağı tahribata dikkat çekmek için tarımdaki bu fotoğrafı çekip tab etmeye çalıştım. Bundan ne özelleştirmeci ne de devletçi olduğum sonucu çıkarılmasın. Bu konular ayrı bir tartışma konusu olduğu için burada değinmeden geçtim. Bana göre ne özelleştirme ne de devletleştirme Türkiye tarımı için doğru bir çıkış yolu değildir. Özerkleştirme yani,özelleştirilen bu kurumlarda özelleştirme yerine demokratik yapılanmalara sahip kılınmış üretici örgütleri söz ve karar sahibi olmalı,kurumlarda bunların yönetimine bedelsiz olarak terk edilmelidir. ) 

1 Prof. Dr. Gürol Ergin, Kuşatılmışlar Ülkesi Türkiye-ART Yayınları,S 
135,Ankara 2001.

2 Türk Veteriner Hekimler Birliği Merkez konseyi, 39.Dönem Çalışma Raporu, S, 76 dan alınmıştır.
3 12 ARALIK 2001 Hürriyet Gazetesi 

4 1860 yılındaki Osmanlı Maliyesi Hakkındaki İngiliz Raporları:
Madde-2: Şu andaki acil problemlerle başa çıkabilmenin tek etkin ve güvenilir yolu, padişah ve hükümetin kendilerine önermiş olduğumuz idari ve mali reformları, kararlı ve enerjik bir tutumla uygulamaya koymalarıdır.
Madde-3: Vergi ve bedelli askerliğin yeniden düzenlenmesi için tedbir alınmalıdır.
Madde-4: Dış sermayeyi engellemek yerine, dış girişimcileri teşvik etmek ve ticari şirketlerin hissedarlarında güven uyandırmak gerekir.
5 Çiller, daha önce de Kemal Derviş için birçok kez "Amerika'dan gönderilen tahsildar" demişti.

 
sayfa başına dön