 Bir Siyasi Düşünür Olarak
Mehmet Ali Aybar
Çıktı Aldınızmı ?
Mehmet Ali Aybar
Marksizim ve Sosyalizm Üzerine Düşünceler AYLIN ÖZMAN
Çıktı Aldınızmı ?
|
|
TKP
Alev ATEŞ
TKP
ile ilgili aklıma takılan konuları yazmak bu günlerde iki ayrı
bahane ortaya çıktı. İlki 10 Eylül.
TKP ‘nin kuruluşuna denk düşen bu tarih aslında gerçekten
sosyalistlerin içten içe
süren gizli tarihin artık kahramanlıktan kurtarılıp, komünizm
için mücadele bir maratondur idealizminden arındırılıp,
kimsenin kendisiyle hesaplaşmak, hesap vermek veya hesap almak gibi
ahmakça dertlere düşmeden, eteğindeki taşları ortalık yere saçıp
bunların üzerinden saçmalamadan oturup konuşulabilen bir tarih
olmalı diye düşünüyorum.
Peki
olabilir mi ?
Elbette
hayır.
Neden
?
Çünkü
şu güneşin altinda birbirimiz hakkinda söylenmedik söz
birakmadigimiz halde, hala ayni şeyleri yeniymiş gibi söyleyebilmek
hünerine sahip olaganüstü söz hokkabazlariyiz
da ondan.
Peki
benim bu yaklaşimim, romantizmi ve duygulari ve hayalleri ve güneşi
zaptetme ütopyasini kaldirip atalim, geçmişe
kuru kuru takvim üzerinden bakalim
demek mi ?
Elbette
hayır.
Demem
şu ki ; Artik TKP gerçegine tüzel kişilik olarak degil, gerçek
kişilik olarak bakmak gerek. Dogan, görevini ifa eden ve ölen bir
gerçek kişilik. O zaman anma günleri bir anlam kazanacak. Erden
Akbulut bir gün bana, bütün ünlü komünistlerin anma günü
birleştirmek ve seçilmiş konular üzerinde geniş katilimli eli yüzü
düzgün sempozyumlar düzenlemeliyiz belki de demişti. Evet, belki
de Türkiye solu 10 Eylülü böyle bir odak noktasina koymali ve öylece
anmali. Çünkü ilkin bir kuruluş en geniş katilimi ile kendini
ortadan kaldirma iradesi göstermiş ve gerçekleştirmişse buna en
azindan örgüt anlayişi olarak ters düşmemek gerekir. Hani şu
meşhur “demokratik merkeziyetçilik” ilkemiz bunu gerektirir.
Ikincisi ve dogrusu daha önemlisi, örgüt kendini var eden koşullarin
içinde özünü ve biçimini oluşturmuş ve
bu yapinin silahlari ile donanmiştir. Eger deniz çekilmişse
kalan kumsal o organizmanin yaşamasi için yeterli degildir. Ve
toplumsal med cezirler öyle basitçe açiklanabilir dogal gel git
olayi degildir.
TKP
literatüre, dünya komünist
partilerin arasında, Glasnost/ Perestroyka açılımında her iki yönelimi
de destekleyen parti olarak geçti. Bilindiği gibi kimi partiler
glasnostu kimileri ikili yapının tümünü benimsemeyi yeğlemişlerdi.
Eğer beklenmedik çöküş bu sürecin tamamlanmasına engel
olmasaydı, bu hesaplaşmasını tamamlamış olsaydı tarihi süreç
mutlaka daha değişik olacaktı kanısındayım. Ama olmadı,
olamadı doğru tarih ertelendi.
Belki
bir gün enine boyuna tartışılması gereken bu konu nereden mi
aklıma takıldı. Aslında hep aklımdaydı, hep bir şeyler
(bilgiler) edinmeye çalışıyordum
Ama galiba bir yöntem sorunu vardı, uzun bir yazı yazmak için
de biraz da kişisel boş vermişliğin ağır engeli.
l.
Fakat
geçenlerde TÜSTAV dağıtımından gelen e-mektup beni
bu konuda biraz rahatlattı. A.Kardam,
TÜSTAV yayınlarından çıkan, Süleyman Nuri ‘nin anıları
üzerine bazı düşüncelerini anlattığı yazısında Emel
Akal’dan alıntıyla, yazının “müsvedde” formatında ele alınmasını
istiyor. Gerçekten de tam Kardam’ın dediği gibi, tarihçilerin
değil ama bizim gibi özel alanlarda yıllarını geçirmiş kişilerin
gerek meraklarını gerekse bilgilerini (ve hatta anılarını) bu
formatta yazmalarında
yarar var. Üstelik Kardam’ın e-mektubu bence içtenliği ile ve
soruları seçmesi ile edindiği üslup ile yararlı bir örnek.
Hemen aklı başında her komünistin kendisine ürkekçe
soruduğu ama yanıtlamaya çalışmak bir yana, düşündüğünün
bile hissedilmesini istemediği bazı sorulara yanıt aramanın
iyice aralanmış kapısından içeri girerken, en büyük tehlike
hala tabu olarak gördüğümüz bazı konuları ele almak yerine çokça
“kişiselliğe” indirgenmiş bir üslubu yeğliyor olmamız.
İşte bu e-mailin ikinci iyi özelliği bu. Örneğin, TKP
‘lilerin Türkiye’ye dönüş kararı almalarının altında
yatan gerçeği, hep kişilerin (M.Suphi’nin, Ş,Hüsnülerin,
E.Nejatların ya da Sargınların, Yağcıların, Kardamların,
Karacaların) kişisel kahramanlık ve düşünce sistematiklerine
indirgiyorduk. Oysa birisi çıkıp gene kişilerin olaylara kattığı
rengi, sıcaklığı duyguları da
ölçülü bir şekilde işe katarak geri ve gerçek planı açmaya
çalışıyor. TKP’ nin 2. dönüşü hakkında çok bilgili değilim.
Bizzat KP’ lilerin daha çok şey yazmasını bekliyoruz. Fakat
birinci geliş hakkındaki bu
“müsvedde” çok utangaçça da olsa,temelde 1920’ lerde Lenin
ve arkadaşlarının artık
içine girdiği “Tek ülkede sosyalizm” olgusuna ve partinin
devlete dönüşmesinin neden olduğu sancıları sorgulayıp TKP
gerçeğine bu açıdan kapı araladığından önemli.
Ama bu kanıya nereden vardığı ve neden önemli olduğunu
söylemem gerek. Bunları da Kardam’ın “müsevvedesinin”
kenarlarına bazı ‘çıkma notlar’la yapmak istiyorum. Bunları
kesinlikle yazının düzeltilmesine yapılan müdahaleler olarak değil
tümüyle eskiden beri kendime sorduğum soruların şimdi “öz”
TKP li birisi tarafından dile getirilmesi (en azından ben ilk kez
rastlıyorum) ve bunun araştırmacılara, muhatap alacakları benim
gibi bir okuyucu
kitlesinin meraklarını, sorularını yansıtabilmek içindir.
ll.
İlkin
anıların sonundaki 9 satırlık çarpıcı anlatıma içkin acı,
bütün okumalarımda merak ettiğim TKP’li kadınlar
sorununu anımsattı bana. Hani bir komünistin “biricik ailesi”
olan parti yerine S.Nuri’nin kavuştuğu gerçek biricik ailesi
var. Kadınlar var. Nazım
vasıtası ile sözünü ettiğimiz ve magazinleştirdiğimiz komünist
eşi kadınlar, her iktidarın adeta rehin tuttuğu aileler, doğrudan
militan kadınlar ve bunlar ne oldular ? TÜSTAV
‘dan E.Akbulut’un bazıları ölmeden önce erişebilme çabalarını
biliyorum ve bunun çok güç bir çalışma olduğunun da ayırdındayım. Zira hiçbir eski TKP’li karısından
veya kadın yoldaşlarından,
ailesinden söz etmez. Onlar anı kitaplarının kapaklarında birer
teşekkür objesidir sadece. Onlar
sadece birer kahraman çilekeş motiflerdir komünist hayatta adeta.
Çünkü gerçek düzeni onların rehin tutulduğu ortam oluşturmaktadır.
Ve bu ortam çok övünebileceğimiz bir yapı değildir.
Örneğin ben, 36-58 arasında S.Nuri’nin neden
Sibirya’da asfalt döktüğünü az buçuk biliyorum da, bu
yıllar boyunca “eşi ve kızının” yani biricik ailesinin
adeta rehin tutulduğu yıllar hakkında hiçbir şey öğrenemiyorum.
Çünkü o da dokuz satırla da olsa bunu yazmıyor. Ama biricik
ailesi olan partisinden değil de, gerçek ailesinden söz etmesi
yeter mi anlayana,
yoksa ben mi çok muhalifim ?
İtiraf
etmeliyim ki benim de bu konuya yaklaşımım da sadece kendi düşüncelerimi
destekleyebilmek içindi yıllar boyunca. Stalin’i bir de bu kadınların
varlığı üzerinden yargılamak istiyordum. 1968 ‘li yıllardan
kalan notlarımın arasında, KUTV ‘da okumaya gönderilip
sonradan ajanlaştırılmış bazıları ile yapılan röportajlardan
notlar almışım: Bir“...
defasında Metro Kuduzovsky semtindeki Panorama’nın karşısında
oturan eski komünistlerden Baytar Hacı Salihoğlu’nun karısı
Sabiha Sümbül’e götürüldüm. (1965) Sabiha Sümbül l930’
da nasıl tevkif edildiklerini, Altaylarda bir iş kampına gönderildiklerini
(15 yıla mahkum edilerek) kocasının orada inme gelerek öldüğünü,
bir kızlarının inme hastalığına tutularak Azerbaycan’da
vefat ettiğini, Stalinizmin tasfiyesinden sonra, Nazım Hikmet’e
müracaat ederek yardım talebinde bulunduğunu, Nazım Hikmet’in delaleti ile
kendisine 80 Ruble maaş bağlandığını anlattı... (Akt. A.Sayılgan)”
elbette bu notlar benim kafamdaki bürokratik-moskova yönetimine
karşı dayanak noktaları olmanın ötesinde anlam taşımalıydı
ama doğrusu ben ve arkadaşlarım da
böyle yaklaşmıyorduk. Ve doğrusu, Komintern’i kurup yöneten
insanları asan bir zihniyetin TKP’li bir yöneticiyi gözden çıkarmasına
fazla da önem vermiyor ama
TKP’nin o dönem yöneticilerinin neden bunu araştırıp açıklamadığını
da doğru bir perspektiften yargılayamıyorduk.
Gene başka bir okumam a THİF yöneticilerinin İstiklal
Mahkemeleride yargılanması için yapılan oturumda ;
“...Şeyh Servet Efendi bizi hanesine davet etti...Oradan bize
delalet verilerek ...Ziynetullah Efendinin hanesine gittik...orada
üç-dört tane kadin, yok Rahime Yoldaş, Fatma Yoldaş,
Halime Yoldaş...biz bunlarin karşisinda
tuhaf bir vaziyet aldık.... bize bu kadınlar da olduğu halde bir
cemiyetten bahsettiler... (Sivas mebusu Memduh, TBMM Tutanakları)”
gene başka bir mebus girdiği toplantıda, çıplak kadınların
kendilerini örgütlemeye çalıştığını, kendileri ile toplantılar
yaptığını anlatır. Elbette çıplak dediği, normal giyimli
yani çarşaf örtmeyen kadınlardır. Kısaca, işi uzatmadan bütün
bu kadın yoldaşların tarihini niye hiç birimiz soruşturmuyoruz
? İşte Kardam’a en sarsıcı gelen dokuz satırlık bölüm bana
S.Nuri’den çok geride bırakılan karı ve kız çocuğunun dramını
sorgulatıyor. İşlerin en dramatik ve insancıl boyutu bu bölüm
galiba da ondan. Örneğin TKP’ nin en önemli adamının karısı,
yıllarca birlikte mücadele ettiği yoldaşı, çocuğunun anasının
Troçkist suçlaması ile “yok edildiğinde bu çok önemli
“liderin” neler hissetiğini yazmadan (bilinçli mi ?) gitmesine
hep yazıklanıyorum doğrusu. Abesle mi iştigal ediyorum dersiniz
?
lll.
1920’li
30’ lu yıllar aralığı
vahim bir dönem. Bir yandan Türkiye yargılıyor ve mahkum ediyor,
öte yanda Rusya yargılıyor ve mahkum ediyor. İşte bu
zaman dilimi içindeki uluslar- arası duruma paralele olarak TKP ve
yöneticilerinin Türkiye’ye neden döndüklerini anlamaya
veya anlamlandırmaya çalışıyordum ben de. Kısaca süreci
Suphi- Karabekir kaba ve hantal sarmalından arındırıp , M.Kemal-Lenin
ikilisi üzerinden “Devlet ve sosyalizm” ilişkilerine ama daha
da ötesi enternasyonal- ulusalcılık ve tek devlette sosyalizm
konularına eğilmek gerek gibi geliyor. Ben olaya böylesi bir açıdan
bakarak M.Suphi’nin tam bir lider gibi davrandığını ve
“fiziki veya ideolojik” yok edilmenin çok iyi farkında olduğunu
ve “mit” olmayı yeğlediğini düşünüyorum.
Yani
hepimizin utangaçça teleffuz etmeye başladigimiz biçimiyle,
Lenin’in Avrupa’daki devrimlerden umudunu keserek “kendi”
devrimini korumaya karar verdigi, muhalefeti resmen yasaklama sürecinde
girdigi virajin,
M.Kemal’ in politikasini da çok etkiledigini ve adeta yeşil işik
yaktigini düşünüyorum. Örnegin Ittihat Terakki ‘ciler hala
“yedektedirler” ve pazarlik unsurudurlar adeta. Ve M.Kemal Bolşeviklerden
çok onlardan çekindigi bilinmektedir. Mustafa Suphi henüz çeşitli
safralardan arindirip TKP ‘yi oluşturmadan bir müddet önce
Meclisle görüşmek üzere, (ki tam Gürcistan, Azerbaycan ve özellikle
Ermenistan sorunu Bolşevikleri alabildigine yormaktadir) Batum
Islam Şurasindan bazilari Ankara’ya
gelmiştir (?) . Meclise bilgi verirken şöyle diyor M.Kemal
: “...Şark hakkinda yeni
bir malumat yoktur. Yalnız Batum’daki İslam cemiyeti azasından
Mehmed Edip, Ahmet Akif, Mahmut Celal Efendiler mensup oldukları
cemiyetler adına Büyük
Millet Meclisi ile temas etmek üzere 13 mayısta Samsun’a
geldiler...15 mart 1336 için verdikleri malumat
çok şey degil...Gürcilerle, Ermenilerin ekseriyet itibariyle bolşeviklere
mütemayil iken Ingilizlerden bazi menafi istihsal etmek için şimdilik
muariz vaziyet gösterdiklerine dairdir... Gürcilerin bizden evvel
bolşeviklerle ittifak yapmasi bizim aleyhimize olabilir...”
Bu konuşmanin meclisi telaşlandirdigi ortada. Nitekim diğer
bazı milletvekilleri Ermenilerin de bizden evvel bolşeviklerle
ittifakından korkuyor ve bir an önce “itilaf” kurmamızı öneriyor.
Bunlar vasıtası ile de yardımlar vaad edilmiş olduğunu
gene M.Kemal’in konuşmalarından öğreniyoruz.
Ama bu konuşmalardan kesin olarak öğrendiğimiz bir şey
daha var, o da M.Kemal ve arkadaşlarının bir Bolşevik Türk
Kızılordu’suna tahammülleri yok. Hele tam da “hüsnü
hal” yoluyla seyyar kuvvetleri dağıtmaya sıvandığı anda. Üstelik
İngilizlerle görüşmeler yaptığı, içerideki muhalifleri
ortadan kaldırmaya başladığı bir dönemde. Örneğin önemli
muhaliflerden Vehbi Bey kendisine İngilizlerle böyle görüşmeler
yapıyoruz ama bundan şüphelenerek Bolşevikler bize cephe alırsa
diye sorduğundan kendinden çok emin şu yanıtı veriyor. “M.Kemal
Paşa: ...Ingilizler ve Fransizlar tarafindan Damat Ferit kabinesi
iskat edilmiş yerine Anadoluyu avucuna alabilecegini vaad etmiş
bir heyet getirilmiş. Ve yine Ingilizlerin marifet ve vasitasiyla
Anadolu ile anlaşmak üzere memur edilmişlerdir...Anadolu hükümeti
de bu itilaf zemini üzerinde anlaşmayi kabul etmiştir. Şekil
budur. Bununla beraber hiç KIZMAMIŞLARDIR. Yalniz istediginiz
siyaseti anlayalim demişlerdir. Istediginiz adamlarla görüşebilirsiniz
ve istediginiz siyaseti takipte serbestsiniz demişlerdir. Para
veriyoruz, silah veriyoruz, cephane veriyoruz, ILKBAHARA KADAR
FIRKALAR VAIT EDİYORUZ. Hiç olmazsa bizi siyasetinizden haberdar ediniz dediler...”
(25.9.1920 Meclis Konuşmasi) . Ama gene bu konuşmada şunu altini
çize çize söylüyor. “...Arkadaşlikta
ve kardaşlikta dahi kuvvet muvazenesini dikkate almak lazimdir.
Zaif olan kuvvetli olanin mutlaka mahkumudur. Insanlik, adalet
bütün prensipler kaideler ikinci derecede kalir. Her şeyden
evvel kuvvettir...Daha fazla silah, daha fazla cephane paramiz
olursa kuvvetlerimizin iki üç mislini daha ikmal edebiliriz. Hariçten
kuvvet gelmesine ihtiyacimiz olmaz...(Ama) Mesela Azerbaycan
istiklalini tam manasi ile istihsal ve istirdat etmiştir..Zaten
ittifak edecegiz. Bizim için faidelidir. Bizi yutmak isterlerse biz
de onlari yutariz. Faraza Kafkasya’da islam kuvveti kendiliginden
teşekkül etmiş Mesela islam kuvvetleri
olarak bir veya iki firka suvari gelirse makbule geçer...”
Şimdi
bu konuşmalari almamin nedeni, Mustafa Suphi’nin düşündügü
organizasyondan ve S.Nuri’nin söyledigi biçimiyle büyükçe bir
Türk Kizil Ordu’sunun Türkiye’ye gelmesi ve Karabekir
tarafindan silahsizlandirilmasi
1920 için maddi
olarak pek olanakli görünmüyor. (Anlaşilan okumadigim için büyük
eksiklik içinde oldugum E.Akal’in kitabinda belki sözü
ediliyordur, Karabekir’in silahsizlandirdigi ordu
Nuri Paşa’nin yenilgi sonrasi askerleri olabilir mi ?) Bir
ikinci nokta, Türkiye -Sovyetler Ilişkileri kitabinda, arşiv
bilgileri “Nisan 1920 de Azerbaycan’da Sovyet egemenliginin
saglanmasi konusunda‘Kemalist
subaylar’ ın yardımından söz ediliyor. SBKP 8. Kongre
raporunda da bunu teyiden “Kemalist
Türk subaylarının
darbeye yardım ettiğini ve Azerbaycan üzerinden (RSFSC) ile ilişkiye
girdiklerini anlatıyor. Gene Sovyet kaynaklarına göre Bakü’de
Xl. Ordu içinde özel Türk Kızılordusu kurulduğunu ve TKP
‘nin bunu Türkiye’ye yollanmasını önerdiğini öğreniyoruz.(Milli
Mücadele Yıllarında Türkiye - Sovyetler İlişkileri, Bilim Yy.)
Fakat bu ordu da Ermenistan pususunda yok oluyor. Ama
bütün bu arşiv çalışmaları gösteriyor ki, Türk Bolşeviklerinin
SSCB içindeki fiili yaratıcılıkları Türkiye içindekinden çok
fazladır. (Sanırım bunda Lenin’ in ve Troçki’ nin büyük
rolü vardır. Stalin’in Türkiye’ye yardımın kesilmesi önerisine
karşı Lenin ve Troçki’nin şiddetle karşı çıkışını anımsayın.)
M. Kemal ve arkadaşları
ise işe kesinlikle devletler arası bir ilişki ile bakıyorlar.
Arada sırada “şarktan doğan şems”
ten söz etseler de esas olan M. Kemal’in askerin yardıma gelmesi
konusunda tavrı kesindir:
“...bittabi şarktan gelmesi muhtemel olan müsbet kuvvetlere
iltifat edeceğiz. Ancak bu noktada iki ciheti birbirinden tefrik
etmek lazımdır. Biri bolşevik olmak, diğeri bolşeviklik Rusyası
ile ittifak etmek. Biz heyeti icraiye bolşevik Rusyasıyla
ittifaktan söz edilyoruz. Yoksa bolşevik olmaktan değil...”
diyerek zaten açıkça TKP’nin güdümünde bir orduya kesinlikle
karşı olduğunu bunun bir DEVLETLER arası sorun olarak ele alınması
gerektiğini söylemektedir. Çok
acıtsa da Lenin’ in de bu yaklaşıma yakın durduğunu görmekteyiz.
Örneğin Lenin M.Kemal’le kuruduğu ilişkilerde hep devleti
temsilen gelenleri TKP ‘nin önüne koyuyor.
Enternasyonalde doğal olanın bu olduğunu pek düşünemiyorum
doğrusu. Bu tavırı somut yaşayan M.Suphi’nin güvenini sarsan
bir şeyler var mıdır acaba ?Yoksa M.Suphi’de mi buna güveniyor
acaba ? Yani henüz Kafkaslarda taşlar yerli yerine oturmamışken,
Erzurum ve Kars’ta alabildiğince gerici hareketler (anti-bolşevik)
at koştururken, Karabekir’in M. Kemal’den aldığı emir uyarınca
TKP ‘ye sahip çıkacağını düşünecek kadar , Ankara’ya güveniyor
mu? Suphi’nin davet mektubu dediği mektubun “resmi bir devlet
çağrısı” gibi algılanması mı (ya da siyaset gereği öyle gösterilmesi)
söz konusu bence. Ve bu Suphi’nin bilinçli bir tercihi .
Çünkü bu gelişin, Lenin’in Rusya’ya dönüşü gibi
olmadığı kesin. M.Suphi ve arkadaşları adeta resmi bir devlet
heyeti gibi geliyor ve resmi “makamlarla” resmi görüşmeler
yapıyorlar. Yani ortada militan bir komünist partisi yok ama resmi
bir devlet ekibi var adeta. Fakat sanırım, M.Suphi, girilen sürecte
ancak böyle bir yönelimle Ankara’ya karşı başarılı olacağını
düşünmektedir sanırım. Zira Lenin Ankara ile ilişkilerini
kesinlikle bu düzeyde tutmayı arzu etmektedir. Suphi’de bence başka
umarı olmadığını anlamıştır ve bunun kendi lehlerine bir
durum olmadığını belki de sezinlemektedir. Ama şu hep merak
ettiğimiz Türk Kızılordusu ile atının üstünde Misakı Milli
sınırları içine girmesi olanağı var mıydı ? Olmadığı
kesin. Zira bu Türk Kızılordusu, enternasyonal adına
savaşırken yenilmiş ve dağılmıştır. Bir anlamda
Suphi’nin yıllardır büyük emeklerle kurduğu bir ordusu artık
yoktur ama adım adım kurulan ‘sağlam’ bir Rus Devleti vardır.
Suphi kullanabileceği tek gücün artık bu “devlet” olduğunun
bilincindedir bence. Dönmesini ve dönüş biçimini etkileyen de
bu kaçınılmaz gelişmelerdir sanırım.
Çünkü
Lenin de NEP’ giden yolun taşlarini döşemek, bitmiş tükenmiş
Avrupa’yi ateşlendirecek yolun artik SSCB’nin mutlaka yaşatilmasindan
geçmekte oldugunu kabul etmiştir. Artik proleterlerin silahlarini
kendi burjuvalarina çevirmeleri süreci kaçirilmiştir. Hala daha
kimselerin dogru dürüst açiklayamadigi, fili tarif ettigimiz gibi
tanimladigimiz ne zaman ve nerede başlayip bittigine yillardir
karar veremedigimiz, kendi meşrebimize uygun adlar koydugumuz
“Milli Devrimler” çagi başlamiştir.
Bu, Marksist teoriye uygun mudur bilemem ama “Reel
Politik”in ilk şeklini alişi diyebilirim gibi geliyor bana.
NOT
:
Konuyla
ilişkisini tam yerine oturtamadigim için ayri yazmaya karar
verdim. Bir Rus araştirmaci l920’li yillari araştirirken
kendisine ilginç gelen bir dizi telgraftan söz ediyor. RVS başkani
Troçki ve Pravda ile Gudok gazetelerine çekilen telgraflarda
Türkiye’nin Kizil Filoya hediye ettigi askeri gemilerden
bahsedilirken bir tanesine dikkatimi çekti. Tam TKP ‘nin
kuruldugunu kabul ettigimiz l0 Eylül 1920 günü Fransizlardan kaçan
‘Aydin Reyis’ gemisinin Trabzon limanina sigindigini, Fransiz
donanma komutani gemi verilmezse şehri topa tutacagini söylemesine
ragmen Valinin gemiyi vermedigi ve limanda infilak ettirmeyi göze
aldigini söylemesi üzerine Fransizlarin vazgeçtigi ve geminin 14
eylül günü M.Kemal’in onayi alinarak Rusya’ya edildigini bu
belgeden ögreniyoruz. Gemi hemen Rusya’ya gönderilmek
istendiginde bazi personeli karşi çikmasina karşin geminin
komutanligina el koyan üstsubay Ahmet Midat ‘in ve bir kisim
tayfanin kahramanliklari sonucu bu proje gerçekleştiriliyor. (RGAVMF
Materyallerinin özeti konulu konuşma M.Malevinskaya AKDTYK Yy.
1998)
Buradan
bir “Potemkin” filmi çıkar mı bilmiyorum ? M.Suphi’lerin dönüşü
ile de bir ilgisi var, seziyorum ama bulamıyorum. A. Kardam’ ın
dediği gibi TÜSTAV’ ı neden kurdular ?
|
|
|