Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 K.MARKS


Bir Siyasi Düşünür Olarak
Mehmet Ali Aybar
Çıktı Aldınızmı ?


Mehmet Ali Aybar
Marksizim ve Sosyalizm Üzerine Düşünceler
AYLIN ÖZMAN
Çıktı Aldınızmı ?

 



TKP

Alev ATEŞ

TKP ile ilgili aklıma takılan konuları yazmak bu günlerde iki ayrı bahane ortaya çıktı. İlki 10 Eylül.  TKP ‘nin kuruluşuna denk düşen bu tarih aslında gerçekten sosyalistlerin  içten içe süren gizli tarihin artık kahramanlıktan kurtarılıp, komünizm için mücadele bir maratondur idealizminden arındırılıp, kimsenin kendisiyle hesaplaşmak, hesap vermek veya hesap almak gibi ahmakça dertlere düşmeden, eteğindeki taşları ortalık yere saçıp bunların üzerinden saçmalamadan oturup konuşulabilen bir tarih olmalı diye düşünüyorum. 

 Peki olabilir mi ?

Elbette hayır.

Neden ?

Çünkü şu güneşin altinda birbirimiz hakkinda söylenmedik söz birakmadigimiz halde, hala ayni şeyleri yeniymiş gibi söyleyebilmek hünerine sahip olaganüstü söz hokkabazlariyiz  da ondan.

 Peki benim bu yaklaşimim, romantizmi ve duygulari ve hayalleri ve güneşi zaptetme ütopyasini kaldirip atalim, geçmişe  kuru kuru takvim üzerinden bakalim  demek mi ?

Elbette hayır.

 Demem şu ki ; Artik TKP gerçegine tüzel kişilik olarak degil, gerçek kişilik olarak bakmak gerek. Dogan, görevini ifa eden ve ölen bir gerçek kişilik. O zaman anma günleri bir anlam kazanacak. Erden Akbulut bir gün bana, bütün ünlü komünistlerin anma günü birleştirmek ve seçilmiş konular üzerinde geniş katilimli eli yüzü düzgün sempozyumlar düzenlemeliyiz belki de demişti. Evet, belki de Türkiye solu 10 Eylülü böyle bir odak noktasina koymali ve öylece anmali. Çünkü ilkin bir kuruluş en geniş katilimi ile kendini ortadan kaldirma iradesi göstermiş ve gerçekleştirmişse buna en azindan örgüt anlayişi olarak ters düşmemek gerekir. Hani şu meşhur “demokratik merkeziyetçilik” ilkemiz bunu gerektirir. Ikincisi ve dogrusu daha önemlisi, örgüt kendini var eden koşullarin içinde özünü ve biçimini oluşturmuş ve  bu yapinin silahlari ile donanmiştir. Eger deniz çekilmişse kalan kumsal o organizmanin yaşamasi için yeterli degildir. Ve toplumsal med cezirler öyle basitçe açiklanabilir  dogal  gel git olayi degildir.

 TKP literatüre,  dünya komünist partilerin arasında, Glasnost/ Perestroyka açılımında her iki yönelimi de destekleyen parti olarak geçti. Bilindiği gibi kimi partiler glasnostu kimileri ikili yapının tümünü benimsemeyi yeğlemişlerdi. Eğer beklenmedik çöküş bu sürecin tamamlanmasına engel olmasaydı, bu hesaplaşmasını tamamlamış olsaydı tarihi süreç mutlaka daha değişik olacaktı kanısındayım. Ama olmadı, olamadı doğru tarih ertelendi.

Belki bir gün enine boyuna tartışılması gereken bu konu nereden mi aklıma takıldı. Aslında hep aklımdaydı, hep bir şeyler (bilgiler) edinmeye çalışıyordum  Ama galiba bir yöntem sorunu vardı, uzun bir yazı yazmak için de  biraz da kişisel boş vermişliğin ağır engeli.

 l.

 Fakat geçenlerde TÜSTAV dağıtımından gelen e-mektup beni  bu konuda biraz rahatlattı. A.Kardam,  TÜSTAV yayınlarından çıkan, Süleyman Nuri ‘nin anıları üzerine bazı düşüncelerini anlattığı yazısında Emel Akal’dan alıntıyla, yazının “müsvedde” formatında ele alınmasını istiyor. Gerçekten de tam Kardam’ın dediği gibi, tarihçilerin değil ama bizim gibi özel alanlarda yıllarını geçirmiş kişilerin gerek meraklarını gerekse bilgilerini (ve hatta anılarını) bu formatta  yazmalarında yarar var. Üstelik Kardam’ın e-mektubu bence içtenliği ile ve soruları seçmesi ile edindiği üslup ile yararlı bir örnek.  Hemen aklı başında her komünistin kendisine ürkekçe soruduğu ama yanıtlamaya çalışmak bir yana, düşündüğünün bile hissedilmesini istemediği bazı sorulara yanıt aramanın iyice aralanmış kapısından içeri girerken, en büyük tehlike hala tabu olarak gördüğümüz bazı konuları ele almak yerine çokça “kişiselliğe” indirgenmiş bir üslubu yeğliyor olmamız. İşte bu e-mailin ikinci iyi özelliği bu. Örneğin, TKP ‘lilerin Türkiye’ye dönüş kararı almalarının altında yatan gerçeği, hep kişilerin (M.Suphi’nin, Ş,Hüsnülerin, E.Nejatların ya da Sargınların, Yağcıların, Kardamların, Karacaların) kişisel kahramanlık ve düşünce sistematiklerine indirgiyorduk. Oysa birisi çıkıp gene kişilerin olaylara kattığı rengi, sıcaklığı duyguları da  ölçülü bir şekilde işe katarak geri ve gerçek planı açmaya çalışıyor. TKP’ nin 2. dönüşü hakkında çok bilgili değilim. Bizzat KP’ lilerin daha çok şey yazmasını bekliyoruz. Fakat birinci geliş hakkındaki  bu “müsvedde” çok utangaçça da olsa,temelde  1920’ lerde  Lenin ve arkadaşlarının  artık içine girdiği “Tek ülkede sosyalizm” olgusuna ve partinin devlete dönüşmesinin neden olduğu sancıları sorgulayıp TKP gerçeğine bu açıdan kapı araladığından önemli.  Ama bu kanıya nereden vardığı ve neden önemli olduğunu söylemem gerek. Bunları da Kardam’ın “müsevvedesinin” kenarlarına bazı ‘çıkma notlar’la yapmak istiyorum. Bunları kesinlikle yazının düzeltilmesine yapılan müdahaleler olarak değil tümüyle eskiden beri kendime sorduğum soruların şimdi “öz” TKP li birisi tarafından dile getirilmesi (en azından ben ilk kez rastlıyorum) ve bunun araştırmacılara, muhatap alacakları benim gibi bir  okuyucu  kitlesinin meraklarını, sorularını yansıtabilmek içindir.

 ll.

 İlkin anıların sonundaki 9 satırlık çarpıcı anlatıma içkin acı,  bütün okumalarımda merak ettiğim TKP’li kadınlar sorununu anımsattı bana. Hani bir komünistin “biricik ailesi” olan parti yerine S.Nuri’nin kavuştuğu gerçek biricik ailesi var.  Kadınlar var. Nazım vasıtası ile sözünü ettiğimiz ve magazinleştirdiğimiz komünist eşi kadınlar, her iktidarın adeta rehin tuttuğu aileler, doğrudan militan kadınlar ve  bunlar ne oldular ?  TÜSTAV ‘dan E.Akbulut’un bazıları ölmeden önce erişebilme çabalarını biliyorum ve bunun çok güç bir çalışma olduğunun  da ayırdındayım. Zira hiçbir eski TKP’li karısından veya  kadın yoldaşlarından, ailesinden söz etmez. Onlar anı kitaplarının kapaklarında birer teşekkür objesidir sadece.  Onlar sadece birer kahraman çilekeş motiflerdir komünist hayatta adeta. Çünkü gerçek düzeni onların rehin tutulduğu ortam oluşturmaktadır. Ve bu ortam çok övünebileceğimiz bir yapı değildir.  Örneğin ben, 36-58 arasında S.Nuri’nin neden  Sibirya’da asfalt döktüğünü az buçuk biliyorum da, bu yıllar boyunca “eşi ve kızının” yani biricik ailesinin adeta rehin tutulduğu yıllar hakkında hiçbir şey öğrenemiyorum. Çünkü o da dokuz satırla da olsa bunu yazmıyor. Ama biricik ailesi olan partisinden değil de, gerçek ailesinden söz etmesi yeter mi  anlayana, yoksa ben mi çok muhalifim ?

 İtiraf etmeliyim ki benim de bu konuya yaklaşımım da sadece kendi düşüncelerimi destekleyebilmek içindi yıllar boyunca. Stalin’i bir de bu kadınların varlığı üzerinden yargılamak istiyordum. 1968 ‘li yıllardan kalan notlarımın arasında, KUTV ‘da okumaya gönderilip sonradan ajanlaştırılmış bazıları ile yapılan röportajlardan notlar almışım: Bir“... defasında Metro Kuduzovsky semtindeki Panorama’nın karşısında oturan eski komünistlerden Baytar Hacı Salihoğlu’nun karısı Sabiha Sümbül’e götürüldüm. (1965) Sabiha Sümbül l930’ da nasıl tevkif edildiklerini, Altaylarda bir iş kampına gönderildiklerini (15 yıla mahkum edilerek) kocasının orada inme gelerek öldüğünü, bir kızlarının inme hastalığına tutularak Azerbaycan’da vefat ettiğini, Stalinizmin tasfiyesinden sonra, Nazım Hikmet’e müracaat ederek yardım talebinde bulunduğunu, Nazım Hikmet’in delaleti ile kendisine 80 Ruble maaş bağlandığını anlattı... (Akt. A.Sayılgan)”  elbette bu notlar benim kafamdaki bürokratik-moskova yönetimine karşı dayanak noktaları olmanın ötesinde anlam taşımalıydı ama doğrusu ben ve arkadaşlarım da  böyle yaklaşmıyorduk. Ve doğrusu, Komintern’i kurup yöneten insanları asan bir zihniyetin TKP’li bir yöneticiyi gözden çıkarmasına fazla da önem vermiyor  ama TKP’nin o dönem yöneticilerinin neden bunu araştırıp açıklamadığını da doğru bir perspektiften yargılayamıyorduk.  Gene başka bir okumam a THİF yöneticilerinin İstiklal Mahkemeleride yargılanması için yapılan oturumda ; “...Şeyh Servet Efendi bizi hanesine davet etti...Oradan bize delalet verilerek ...Ziynetullah Efendinin hanesine gittik...orada üç-dört tane kadin, yok Rahime Yoldaş, Fatma  Yoldaş, Halime Yoldaş...biz bunlarin  karşisinda tuhaf bir  vaziyet aldık.... bize bu kadınlar da olduğu halde bir cemiyetten bahsettiler... (Sivas mebusu Memduh, TBMM Tutanakları)”  gene başka bir mebus girdiği toplantıda, çıplak kadınların kendilerini örgütlemeye çalıştığını, kendileri ile toplantılar yaptığını anlatır. Elbette çıplak dediği, normal giyimli yani çarşaf örtmeyen kadınlardır. Kısaca, işi uzatmadan bütün bu kadın yoldaşların tarihini niye hiç birimiz soruşturmuyoruz ? İşte Kardam’a en sarsıcı gelen dokuz satırlık bölüm bana S.Nuri’den çok geride bırakılan karı ve kız çocuğunun dramını sorgulatıyor. İşlerin en dramatik ve insancıl boyutu bu bölüm galiba da ondan. Örneğin TKP’ nin en önemli adamının karısı, yıllarca birlikte mücadele ettiği yoldaşı, çocuğunun anasının Troçkist suçlaması ile “yok edildiğinde bu çok önemli “liderin” neler hissetiğini yazmadan (bilinçli mi ?) gitmesine hep yazıklanıyorum doğrusu. Abesle mi iştigal ediyorum dersiniz ?

    lll.

 1920’li 30’ lu yıllar  aralığı vahim bir dönem. Bir yandan Türkiye yargılıyor ve mahkum ediyor,  öte yanda Rusya yargılıyor ve mahkum ediyor. İşte bu zaman dilimi içindeki uluslar- arası duruma paralele olarak TKP ve yöneticilerinin Türkiye’ye neden döndüklerini anlamaya  veya anlamlandırmaya çalışıyordum ben de. Kısaca süreci Suphi- Karabekir kaba ve hantal sarmalından arındırıp , M.Kemal-Lenin ikilisi üzerinden “Devlet ve sosyalizm” ilişkilerine ama daha da ötesi enternasyonal- ulusalcılık ve tek devlette sosyalizm konularına eğilmek gerek gibi geliyor. Ben olaya böylesi bir açıdan bakarak M.Suphi’nin tam bir lider gibi davrandığını ve “fiziki veya ideolojik” yok edilmenin çok iyi farkında olduğunu ve “mit” olmayı yeğlediğini düşünüyorum.

 Yani hepimizin utangaçça teleffuz etmeye başladigimiz biçimiyle, Lenin’in Avrupa’daki devrimlerden umudunu keserek “kendi” devrimini korumaya karar verdigi, muhalefeti resmen yasaklama sürecinde girdigi  virajin, M.Kemal’ in politikasini da çok etkiledigini ve adeta yeşil işik yaktigini düşünüyorum. Örnegin Ittihat Terakki ‘ciler hala “yedektedirler” ve pazarlik unsurudurlar adeta. Ve M.Kemal Bolşeviklerden çok onlardan çekindigi bilinmektedir. Mustafa Suphi henüz çeşitli safralardan arindirip TKP ‘yi oluşturmadan bir müddet önce Meclisle görüşmek üzere, (ki tam Gürcistan, Azerbaycan ve özellikle Ermenistan sorunu Bolşevikleri alabildigine yormaktadir) Batum Islam Şurasindan bazilari Ankara’ya  gelmiştir (?) . Meclise bilgi verirken şöyle diyor M.Kemal  : “...Şark hakkinda yeni bir malumat yoktur. Yalnız Batum’daki İslam cemiyeti azasından Mehmed Edip, Ahmet Akif, Mahmut Celal Efendiler mensup oldukları cemiyetler adına Büyük Millet Meclisi ile temas etmek üzere 13 mayısta Samsun’a geldiler...15 mart 1336 için verdikleri malumat çok şey degil...Gürcilerle, Ermenilerin ekseriyet itibariyle bolşeviklere mütemayil iken Ingilizlerden bazi menafi istihsal etmek için şimdilik muariz vaziyet gösterdiklerine dairdir... Gürcilerin bizden evvel bolşeviklerle ittifak yapmasi bizim aleyhimize olabilir...”  Bu konuşmanin meclisi telaşlandirdigi ortada. Nitekim diğer bazı milletvekilleri Ermenilerin de bizden evvel bolşeviklerle ittifakından korkuyor ve bir an önce “itilaf” kurmamızı öneriyor.  Bunlar vasıtası ile de yardımlar vaad edilmiş olduğunu gene M.Kemal’in konuşmalarından öğreniyoruz.  Ama bu konuşmalardan kesin olarak öğrendiğimiz bir şey daha var, o da M.Kemal ve arkadaşlarının bir Bolşevik Türk  Kızılordu’suna tahammülleri yok. Hele tam da “hüsnü hal” yoluyla seyyar kuvvetleri dağıtmaya sıvandığı anda. Üstelik İngilizlerle görüşmeler yaptığı, içerideki muhalifleri ortadan kaldırmaya başladığı bir dönemde. Örneğin önemli muhaliflerden Vehbi Bey kendisine İngilizlerle böyle görüşmeler yapıyoruz ama bundan şüphelenerek Bolşevikler bize cephe alırsa diye sorduğundan kendinden çok emin şu yanıtı veriyor. “M.Kemal Paşa: ...Ingilizler ve Fransizlar tarafindan Damat Ferit kabinesi iskat edilmiş yerine Anadoluyu avucuna alabilecegini vaad etmiş bir heyet getirilmiş. Ve yine Ingilizlerin marifet ve vasitasiyla Anadolu ile anlaşmak üzere memur edilmişlerdir...Anadolu hükümeti de bu itilaf zemini üzerinde anlaşmayi kabul etmiştir. Şekil budur. Bununla beraber hiç KIZMAMIŞLARDIR. Yalniz istediginiz siyaseti anlayalim demişlerdir. Istediginiz adamlarla görüşebilirsiniz ve istediginiz siyaseti takipte serbestsiniz demişlerdir. Para veriyoruz, silah veriyoruz, cephane veriyoruz, ILKBAHARA KADAR FIRKALAR VAIT EDİYORUZ. Hiç olmazsa bizi siyasetinizden haberdar ediniz dediler...” (25.9.1920 Meclis Konuşmasi) . Ama gene bu konuşmada şunu altini çize çize söylüyor. “...Arkadaşlikta ve kardaşlikta dahi kuvvet muvazenesini dikkate almak lazimdir. Zaif olan kuvvetli olanin mutlaka mahkumudur. Insanlik, adalet  bütün prensipler kaideler ikinci derecede kalir. Her şeyden evvel kuvvettir...Daha fazla silah, daha fazla cephane paramiz olursa kuvvetlerimizin iki üç mislini daha ikmal edebiliriz. Hariçten kuvvet gelmesine ihtiyacimiz olmaz...(Ama) Mesela Azerbaycan istiklalini tam manasi ile istihsal ve istirdat etmiştir..Zaten ittifak edecegiz. Bizim için faidelidir. Bizi yutmak isterlerse biz de onlari yutariz. Faraza Kafkasya’da islam kuvveti kendiliginden teşekkül etmiş Mesela islam kuvvetleri  olarak bir veya iki firka suvari gelirse makbule geçer...” 

 

Şimdi bu konuşmalari almamin nedeni, Mustafa Suphi’nin düşündügü organizasyondan ve S.Nuri’nin söyledigi biçimiyle büyükçe bir Türk Kizil Ordu’sunun Türkiye’ye gelmesi ve Karabekir tarafindan silahsizlandirilmasi  1920 için  maddi olarak pek  olanakli görünmüyor. (Anlaşilan okumadigim için büyük eksiklik içinde oldugum E.Akal’in kitabinda belki sözü ediliyordur, Karabekir’in silahsizlandirdigi ordu  Nuri Paşa’nin yenilgi sonrasi askerleri olabilir mi ?) Bir ikinci nokta, Türkiye -Sovyetler Ilişkileri kitabinda, arşiv bilgileri “Nisan 1920 de Azerbaycan’da Sovyet egemenliginin saglanmasi konusunda‘Kemalist subaylar’ ın yardımından söz ediliyor. SBKP 8. Kongre raporunda da bunu teyiden “Kemalist Türk subaylarının darbeye yardım ettiğini ve Azerbaycan üzerinden (RSFSC) ile ilişkiye girdiklerini anlatıyor. Gene Sovyet kaynaklarına göre Bakü’de Xl. Ordu içinde özel Türk Kızılordusu kurulduğunu ve TKP ‘nin bunu Türkiye’ye yollanmasını önerdiğini öğreniyoruz.(Milli Mücadele Yıllarında Türkiye - Sovyetler İlişkileri, Bilim Yy.) Fakat bu ordu da Ermenistan pususunda yok oluyor. Ama  bütün bu arşiv çalışmaları gösteriyor ki, Türk Bolşeviklerinin SSCB içindeki fiili yaratıcılıkları Türkiye içindekinden çok fazladır. (Sanırım bunda Lenin’ in ve Troçki’ nin büyük rolü vardır. Stalin’in Türkiye’ye yardımın kesilmesi önerisine karşı Lenin ve Troçki’nin şiddetle karşı çıkışını anımsayın.) M. Kemal  ve arkadaşları ise işe kesinlikle devletler arası bir ilişki ile bakıyorlar. Arada sırada “şarktan doğan şems” ten söz etseler de esas olan M. Kemal’in askerin yardıma gelmesi konusunda tavrı  kesindir: “...bittabi şarktan gelmesi muhtemel olan müsbet kuvvetlere iltifat edeceğiz. Ancak bu noktada iki ciheti birbirinden tefrik etmek lazımdır. Biri bolşevik olmak, diğeri bolşeviklik Rusyası ile ittifak etmek. Biz heyeti icraiye bolşevik Rusyasıyla ittifaktan söz edilyoruz. Yoksa bolşevik olmaktan değil...” diyerek zaten açıkça TKP’nin güdümünde bir orduya kesinlikle karşı olduğunu bunun bir DEVLETLER arası sorun olarak ele alınması gerektiğini söylemektedir.  Çok acıtsa da Lenin’ in de bu yaklaşıma yakın durduğunu görmekteyiz. Örneğin Lenin M.Kemal’le kuruduğu ilişkilerde hep devleti temsilen gelenleri TKP ‘nin önüne koyuyor.  Enternasyonalde doğal olanın bu olduğunu pek düşünemiyorum doğrusu. Bu tavırı somut yaşayan M.Suphi’nin güvenini sarsan bir şeyler var mıdır acaba ?Yoksa M.Suphi’de mi buna güveniyor acaba ? Yani henüz Kafkaslarda taşlar yerli yerine oturmamışken, Erzurum ve Kars’ta alabildiğince gerici hareketler (anti-bolşevik) at koştururken, Karabekir’in M. Kemal’den aldığı emir uyarınca TKP ‘ye sahip çıkacağını düşünecek kadar , Ankara’ya güveniyor mu? Suphi’nin davet mektubu dediği mektubun “resmi bir devlet çağrısı” gibi algılanması mı (ya da siyaset gereği öyle gösterilmesi) söz konusu bence. Ve bu Suphi’nin bilinçli bir tercihi .   Çünkü bu gelişin, Lenin’in Rusya’ya dönüşü gibi olmadığı kesin. M.Suphi ve arkadaşları adeta resmi bir devlet heyeti gibi geliyor ve resmi “makamlarla” resmi görüşmeler yapıyorlar. Yani ortada militan bir komünist partisi yok ama resmi bir devlet ekibi var adeta. Fakat sanırım, M.Suphi, girilen sürecte ancak böyle bir yönelimle Ankara’ya karşı başarılı olacağını düşünmektedir sanırım. Zira Lenin Ankara ile ilişkilerini kesinlikle bu düzeyde tutmayı arzu etmektedir. Suphi’de bence başka umarı olmadığını anlamıştır ve bunun kendi lehlerine bir durum olmadığını belki de sezinlemektedir. Ama şu hep merak ettiğimiz Türk Kızılordusu ile atının üstünde Misakı Milli sınırları içine girmesi olanağı var mıydı ? Olmadığı kesin. Zira bu Türk Kızılordusu, enternasyonal adına  savaşırken yenilmiş ve dağılmıştır. Bir anlamda Suphi’nin yıllardır büyük emeklerle kurduğu bir ordusu artık yoktur ama adım adım kurulan ‘sağlam’ bir Rus Devleti vardır. Suphi kullanabileceği tek gücün artık bu “devlet” olduğunun bilincindedir bence. Dönmesini ve dönüş biçimini etkileyen de bu kaçınılmaz gelişmelerdir sanırım.

 Çünkü Lenin de NEP’ giden yolun taşlarini döşemek, bitmiş tükenmiş Avrupa’yi ateşlendirecek yolun artik SSCB’nin mutlaka yaşatilmasindan geçmekte oldugunu kabul etmiştir. Artik proleterlerin silahlarini kendi burjuvalarina çevirmeleri süreci kaçirilmiştir. Hala daha kimselerin dogru dürüst açiklayamadigi, fili tarif ettigimiz gibi tanimladigimiz ne zaman ve nerede başlayip bittigine yillardir karar veremedigimiz, kendi meşrebimize uygun adlar koydugumuz “Milli Devrimler” çagi başlamiştir.   Bu, Marksist teoriye uygun mudur bilemem ama “Reel Politik”in ilk şeklini alişi diyebilirim gibi geliyor bana.

 NOT : 

Konuyla ilişkisini tam yerine oturtamadigim için ayri yazmaya karar verdim. Bir Rus araştirmaci l920’li yillari araştirirken kendisine ilginç gelen bir dizi telgraftan söz ediyor. RVS başkani Troçki ve Pravda ile Gudok gazetelerine çekilen telgraflarda  Türkiye’nin Kizil Filoya hediye ettigi askeri gemilerden bahsedilirken bir tanesine dikkatimi çekti. Tam TKP ‘nin kuruldugunu kabul ettigimiz l0 Eylül 1920 günü Fransizlardan kaçan ‘Aydin Reyis’ gemisinin Trabzon limanina sigindigini, Fransiz donanma komutani gemi verilmezse şehri topa tutacagini söylemesine ragmen Valinin gemiyi vermedigi ve limanda infilak ettirmeyi göze aldigini söylemesi üzerine Fransizlarin vazgeçtigi ve geminin 14 eylül günü M.Kemal’in onayi alinarak Rusya’ya edildigini bu belgeden ögreniyoruz. Gemi hemen Rusya’ya gönderilmek istendiginde bazi personeli karşi çikmasina karşin geminin komutanligina el koyan üstsubay Ahmet Midat ‘in ve bir kisim tayfanin kahramanliklari sonucu bu proje gerçekleştiriliyor. (RGAVMF Materyallerinin özeti konulu konuşma M.Malevinskaya AKDTYK Yy. 1998)

 Buradan bir “Potemkin” filmi çıkar mı bilmiyorum ? M.Suphi’lerin dönüşü ile de bir ilgisi var, seziyorum ama bulamıyorum. A. Kardam’ ın dediği gibi TÜSTAV’ ı neden kurdular ?

 

 
sayfa başına dön