Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 K.MARKS

 


Maastricht'e Ulaşmak İçin

irfan KALAYCI


Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) ilişkilerindeki tarihsel hedefi tam üyeliktir ve bu bir devlet politikasıdır. Hemen hemen tüm kalkınma planları ve hükümet programlarında AB politikalarına dayalı hedefler bulunabilir. TBMM'nin oyçokluğuyla Kopenhag Ölçütlerine uygun yasaları çıkartmasıyla, AB-Türkiye ilişkilerinde yeni ve önemli bir süreç başladı. Güncel soru şudur: AB Konseyi, 1999 Helsinki Zirvesi'nde 'aday' ilan ettiği Türkiye'ye katılım-öncesi ya da katılım aşamasıyla ilgili müzakere takvimi verecek mi? En erken yanıt, Aralık 2002'de Kopenhag'daki toplantıda alınacak.

Gerçekçi olmak gerekirse, Türkiye, AB için zor ve 'zorlu' bir aday. Çünkü handikapları artılarından çok daha fazla görünüyor: Türkiye, dünya ekonomisi açısından en büyük 10 gelişen pazardan biri olup AB açısından da herhangi bir pazar değil. Ancak Türkiye, AB'nin yeni adaylar için geliştirdiği ve düşük enflasyon, düşük bütçe açığı, düşük borç stoku, düşük faiz oranları ve istikrarlı döviz kuru biçiminde beş maddede topladığı Maastricht Ölçütleri'ni tutturmakta güçlük çekiyor.

1993'te yürürlüğe girdi
Yürürlüğe 1993'te giren Maastricht Anlaşması, salt Avrupa Ekonomik ve Parasal Birliği'ni kuran bir anlaşma değil, aynı zamanda aday ülkelerinin AB'ye yakınlaşmalarını sağlayacak ekonomik ölçütleri ortaya koyan bir belge. Kendimize sormaya çekindiğimiz ve bu yazının konusu olan soru şu:
Acaba Türkiye bu ölçütlerin neresinde yer alıyor? İşte 'Maastricht'in içeriği ve rakamların dili... (Bkz. Tablo)

Birinci ölçüt: Enflasyon oranı, Avrupa Para Sistemi'nde yer alan ve en düşük enflasyon oranına sahip üç üyenin ortalama enflasyonundan ancak yüzde 1.5 fazla olabilir.
Euro bölgesinde olup da AB'nin en düşük üç enflasyonlu ülkesi; 2001 itibarıyla yüzde 1.6 ile Fransa, yüzde 2.5 ile Almanya ve Belçika'dır. Bu ülkelerin enflasyon ortalaması yüzde 2.2'dir. Türkiye'de bu oran aynı dönem için yüzde 68.5 olup Maastricht'e göre en çok yüzde 3.7 olmalıydı. AB adayları içinde en yüksek enflasyonlu ülke Romanya'dır: 1997'de yüzde 155, 2001'de yüzde 34.5.

İkinci ölçüt: Bütçe açığı gayrisafi yurtiçi hasılanın (GSYİH) yüzde 3'ünden fazla olamaz.
Türkiye için bütçe dengesi/GSYiH oranı 1998'de yüzde 11.9, 2000'de yüzde 6.0 ve 2001'de yüzde 28.4. Bütçe açığını en fazla yüzde 3 oranına bağlayan Maastricht Ölçütü'nü 2001 için neredeyse 10 kat 'ihlal' etmişiz! 1998 verilerine göre, ne AB ve ne de aday ülkeler yüzde 3'ten fazla bütçe açığı verdi.

Üçüncü ölçüt: Ulusal (devlet) borç miktarı gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 60'ından fazla olmamalı.
En sorunlu ölçüt bu. Türkiye'nin dış borç stoku (Mart 2002'de) 118 milyar dolar olup özel kesim borçları düşüldüğünde kamu kesiminin dış borç miktarı 56 milyar dolar kalacaktır. İç borç stoku da (Temmuz 2002'de) 130.4 katrilyon TL'ye karşılık 80 milyar dolar olarak hesaplandığında, devletin toplam borç stoku 136 milyar dolar olur. GSYİH yerine GSMH rakamının 165 milyar dolar tahmini dikkate alınırsa; Maastricht Ölçütü olan borç/GSMH oranı yüzde 82'ye ulaşır. Yani, yüzde 60'ı tavan sayan Maastricht'ten 22 puan yüksek. Farklı bir anlayışa göre, özel kesim borçları da ulusal borç hesaplamalarında göz önünde bulundurulmalı; zira devlet borçları vergiler yoluyla halka yansıtılırken, özel kesim borçları da maliyet enflasyonu biçiminde yansıtılmaktadır. Buna göre, yukarıdaki veriler esas alındığında, Ulusal Borç /GSMH oranı, Maastricht Ölçütü'nün iki katına, yüzde 120'ye çıkar. İki durumda da Türkiye için
ulusal üretimin kısır ve borç stokununsa oldukça ağır olduğu ortada. Bu ölçüte göre AB'de ortalamayı yükselten, İspanya ve İtalya gibi ülkelerdir. Aday ülkeler ise, adaylıklarının gündeme geldiği 1998'de referans değerin bile altında bir oran yakalamışlardır.

Dördüncü ölçüt: Uzun dönemde faiz oranları, en düşük orana sahip üç üyenin ortalamasından sadece yüzde 2 oranında daha yüksek olabilir.
Bu ölçütün pratikte işlemesi, ilk ölçütle tutarlı olmasına bağlı. Buna göre, uzun dönem faiz oranı, enflasyonda en düşük orana sahip olan, yani fiyat istikrarı açısından en iyi olan üç üye ülkenin faiz oranını iki puandan fazla aşamaz. AB için 2001'e göre ortalama faiz oranı yüzde 6.7 iken, Türkiye için bu rakam yüzde 70 civarında.

Beşinci ölçüt: Döviz kuru, 'döviz kuru mekanizması'nın (ERM) dar dalgalanma marjı içinde. (yüzde + / - 2.25) en az iki yıl bir ayarlama yapmadan tutmuş olması gereklidir.
Bunun daha pratik ifadesi şu: Aday ülkenin ulusal parası son iki yılda devalüasyona uğramamış olmalı. Devalüasyon, kısa dönemde ihracatı artırarak ve turizmi canlandırarak cari işlemler açıklarını kapatmayı kolaylaştırabilir. Ancak gerekli yan ekonomik politikalar devreye sokulmadığında enflasyonist etkiler doğurur. Ayrıca devalüasyon rakip ülkelerin cari işlemler bilançosunu da bozabilir. AB'nin asıl duyarlılığı bu noktada yoğunlaşıyor. Türk Lirası'nın, ABD Doları karşısındaki değeri, -dönem sonu itibarıyla 1999'da 542 binden 2001'de 1 milyon 266 bin TL'ye 'düşmüştür.' Buna göre kur ayarlamasındaki (devalüasyon) değişim oranı yaklaşık yüzde 130'dur. Dikkat edilecek olursa, Maastricht Ölçütü burada da yok!

2002 karnesi

Bu teknik standartlar bir yana, daha somut makro ekonomik niceliklere göre Türkiye, sanki hiçbir zaman AB'ye katılmak istemeyen bir ülke gibi duruyor. 2002 yılı makro ekonomik karnemiz bu önermeyi doğrulamaktadır: Örneğin; kişi başına ulusal gelir 2500 Amerikan Doları civarında; son krizlerle işsizlik oranı yüzde 15'i aşmış; 102 ülkeli Dünya Yolsuzluk Ligi'nde 64. olup en kötü sırada; borçlarını yine borçlanarak ödeyebiliyor; geçen yıldan devralınan yüzde 9.4'lük negatif büyümeye karşılık ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 70'lerde...
Oys AB'nin en yoksulları sayılan Portekiz ve Yunanistan'da bile kişi başına milli gelir 10 bin doların üstünde; işsizlik AB'nin ortak sorunu; küresel yolsuzluk sıralamasında Finlandiya başta olmak üzere pek çok AB ülkesi dünyanın 'temiz' ülkeleri arasında...

Çıtayı yakalamak için

Kuşkusuz, siyasal tabanlı Kopenhag Ölçütleri'ni -seçimlerden sonraki hükümetin çıkaracağı uygulama yasalarıyla- yaşama geçirmek, Türkiye'yi AB yolunda daha güçlü ve ihtiraslı kılacak; Maastricht Ölçütlerinin göz ardı edilmemesi koşuluyla... Aksi halde, AB Komisyonu'nda söz sahibi komiserler; 'Türkiye için alınan Helsinki kararı yanlıştı' ya da 'Türkiye, Aralık 2002'de Kopenhag'da müzakere takvimi beklemesin' yollu, hoşlanmayacağımız mesajları vermeye devam edecek.
Makroekonomide denge ve istikrarı amaçlamış standartlara uyumu önkoşul sayan 'Maastricht', yükseğe konulmuş bir 'çıta' gibi, Türkiye'nin önünde duruyor. Demokratikleşme paketini yasallaştıran bu devlet, iyi zıplayabilirse bu çıtaya da yükselebilir. Kısacası Türkiye, AB'nin istemesinden çok, asıl kendi hedefleriyle de örtüştüğü için, küreselleşme gerçekleri doğrultusunda tartıştıktan sonra AB'nin bu nesnel ölçütlerine uyabilmelidir. Bu da sürekli 'antrenmanlı' olmayı ve belli bir sürecin geçmesini gerektiriyor.

 

Enflasyon

Bütçe dengesi/GSYİH

Borç/GSYİH

Uzun dönem faiz

 

(2001, yüzde)

(1998, yüzde)

(1998, yüzde)

(yüzde)

AB (15 ülke ortalaması)

3.4

- 1.6

70.4

6.7 (2001)

10 aday ülke ortalaması

15.4

-2.1

37.6

17.5 1998 (e)

(Kıbrıs ve Malta hariç)

 

 

 

 

Türkiye

68.5

-11.9 (c)

82.0 2001 (d)

70 (2001)

Referans değer

3.7

-3.0

60.0

4.7 1998 (f)

Bir fikir vermesi için oluşturulan bu tablodaki rakamların taraflar için salt birer göstergeden ibaret olduğu unutulmamalı. Zira ne Türkiye, AB'ye katılmak için ve ne de AB, Türkiye'ye kucak açmak için psikolojik olarak hazır! Ayrıca, rakamlar da yalan söylemiyor!


Radikal'den alınmıştır

 
sayfa başına dön