|
|
Lenin'in Bir yolculuğu
ve Denizcilik
Oktay SÖNMEZ
Uluslararası anlamıyla denizci bir ulus ve ülke olamayışımızın temel nedeninde hâlâ denizciliğimizin geçmişine sahip çıkmayışımızın çok büyük payı olduğunu göremiyoruz.
''Buraya ancak dün gelebildik, sevgili anneciğim. Asıl gideceğimiz o uzak ve ıssız köye ulaşmak için yarın yeniden yola çıkıyormuşuz. Buraya kadar olan yolculuğumuzu ayrıntıları ile sana anlatmayı çok isterdim. Kısacası oldukça pahalıya gelişi yanında, çok da eziyetli ve rahatsız bir seferdi.''
7 Mayıs 1897'de Lenin , annesi Maria Alexandrovna 'ya uçsuz bucaksız Sibirya'yı kuzeyden güneye geçerek Kuzey Kutup Denizi'ne dökülen Enisai Nehri'nin kıyısındaki bir kasabadan Minusinsk'ten yazdığı mektuba böyle başlıyordu.
''s.s. St. Nichola'' o yıl suya indirilmiş ve nehirdeki yolcu nakliyatı için ilk seferini yapıyordu. Nehirde toplu taşıma modelinde yolcu taşıma işi çok daha önceki yıllarda başlamıştı. Ama ''s.s. St. Nichola'' bu hizmeti geliştirmek için ek olarak hizmete konulmuş ve zamanının nehirdeki en hızlı gemisiydi. Yolcularını yine aynı nehir kıyısında ve daha güneydeki Krasnoyarsk'tan alıp 400 km. kadar kuzeyde, sözünü ettiğimiz mektubun yazıldığı Minusinsk kasabasına ulaştıracaktı.
Lenin'in bu yolculuğu bir gezi falan değildi. ''s.s. St. Nichola'' bu ilk seferinde onunla birlikte Çarlık hükümeti tarafından St. Petersburg'da yönetime karşı ve zararlı faaliyetlere katıldıkları gerekçesi ile Sibirya'ya sürgün edilen Kryzhanovsky ve Starkow 'u da cezalarını çekecekleri ücra köye götürüyordu. Batı'dan doğuya neredeyse bütün Sibirya'yı trenle geçmişler, Sibirya'da ilkbaharın o vahşi uyanışlarının başladığı doğası içinde, şimdi de nehirde kuzeye doğru bir yolculuğa başlayacaklardı. Ne var ki, nehirdeki seferin üçüncü gününde aniden sular çekilmiş ve geminin sığlaşan derinlikte daha fazla yol alması imkânsızlaşmıştı. O zaman da yolcular, nehir boyunca ilkbaharda yavaş yavaş bozulan buzların da çözülmesi ile geçilmesi daha da zorlaşan çamur deryası içinde bata çıka 70 km. daha yürümek zorunda kalmışlardı.
''s.s. St. Nichola'' hem yük hem yolcu taşımak, aynı zamanda gerektiğinde de römorkör olarak kullanılmak amacı ile yapılmış ve donatılmıştı. Uzunluğu 59, genişliği 8.25 m. olan ve 2 m. su çeken gemide 19 birinci, 22 ikinci mevki kamarasında toplam 100 yolcu taşınıyordu. Kazanlarında Sibirya'nın bol çıralı çam odunu yakıt olarak kullanılıyor ve gemi böylece üretilen buharı kullanan makinesi ile akıntıya karşı saatte 2-3 mil hızla yol alıyordu. Bunu sağlamak için, kazanlara gerekli günlük odun 40-50 metreküptü. Gemi, kaptan dahil toplam 34 kişi personelle donatılmıştı. Sibirya'daki nehirlerde o günlerde, hemen hiçbir işaretleme (fener, şamandıra vs.) yoktu. Bu nedenle belirli bölgelerde kılavuz kaptanlar gemiyi idare etmenin dışında nehirdeki durumu sürekli inceler, araştırır derinlik, akıntı hızı gibi konularda saptanan bulguların ilgililere dağıtımını da yaparlardı.
Şimdi müze...
1927 yılında ''s.s. St. Nichola'' emekliye ayrıldı. Artık çalıştırılmıyor, nehir kıysında bir rıhtıma bağlı depo olarak kullanılıyordu. 1969'da Enisai Nehir Taşımacılığı Kurumu gemi için bir restorasyon projesi oluşturdu. Gemide çalışmış eski kaptan ve makinistlerin notları, Irkuts kenti arşivleri arasında gemiyle ilgili her türlü evrak, arşiv, teftiş raporlarına kadar her şeyden yararlanıldı.
Şu anda gemi yeniden yüzdürülmüş halde, yapıldığı zamanın bütün kültür, estetik, zevk ve özlemiyle (nostaljisi ile) ''Krasnoyarsk'' ta bir müze durumuna getirilmiş olarak bölgenin üzerine titrenen kıymetli bir tarihsel değeri, kuşaktan kuşağa okşanacak, sevgi ile saklanacak bir kültür unsuru. Salonlarındaki o eski lambalar, şamdanlar, hatta çanak-çömleği, seyir araçları ve tüm donanım teker teker aranıp bulunup yerli yerine konulmuş olarak.
Dünyanın daha bir sürü ülkesinde yığınla benzeri olan bu olayı neden mi buraya aldık? Bir; her yeri geldiğinde ülkemizin birçok nedenlerle yerel, hatta milli taşıma politikasının bir zamanlar bu ülkede de var olan, ilkeli ve içten yöneticilerin, onuncu yıl coşkusunda hedefleri gösteren o mucize adamın, ilk cumhurbaşkanının da ''milli ülkü'' olarak işaret ettiği denizcilikte ulaştırma politikamızı ibretle anımsatmak için. Bir kez daha o günlerde hükümet programlarına yerleştirilen ''toplu taşıma'' zorunluluğunu artık, ayrıntı ve nedenlerine burada değinmeksizin vurgulamak için. Başkaları dünyanın öbür ucunda -Avrupa'da falan da değil- Sibirya gibi bir coğrafyada 1800'lerde bu modeli benimsemişler. Biz tam tersini yapmışız. Denizlerde toplu taşımayı kaldırmışız. Demiryolu işini nerdeyse yerinde saydırmışız. Bu yüzden yollarımız salhaneye dönmüş. Her gün on, on beş, her bayram yüzleri bulan sayıda ölü. Bir başka deyimle, neredeyse muharebe zayiatı.
İki; yıllarca geçmişimizi alıp götürmüşler. Dünyanın en büyük, en ünlü müzeleri göz göre göre bu topraklardan sökülüp götürülen eşsiz ve paha biçilmez eski uygarlıkların, zengin kültürlerin mirası olan parçalarla dolu. Ayrıntılara girmiyoruz. Bu bağlamda zaten uluslararası anlamıyla denizci bir ulus ve ülke olamayışımızın temel nedeninde hâlâ denizciliğimizin geçmişine sahip çıkmayışımızın çok büyük payı olduğunu göremiyoruz.
Yoksa Sibirya'da bir nehirde 1800'lerde yolcuları arasında Lenin ve arkadaşları da vardı diye, takunya kadar bir gemiyi başkaları bir kültür mirası olarak bugünlere ve daha sonraki kuşaklara taşırken biz, o çelik kale gibi hâlâ gözümüzün önünden gitmeyen ''Yavuz'' u, destanları tarihe bütün onuru ile yerleşmiş ama kendilerinin bir parçası bile kalmamış ''Hamidiye'' yi, bir ara sıradan bir mavna gibi yıllarca odun taşıttığımız ''Nusret'' i hurda diye satar mıydık? Satmasak bugünkünden daha mı müflis olurduk? Umarım bir gün de örneğin ''Savarona'' yı, her dört insanından birinin aç olduğu dünyanın bir yerlerinde, mafya babalarının milyon dolarlarla oynadıkları ünlü bir kumarhane olarak görmeyiz. Düşünülmesi bile ürkütücü.
Eski gemilerle ilgili uzun süreli araştırmalarım içinde milattan önceki yılların değil yetmiş seksen öncelerinin denizlerde hizmet gören, o şimdi anılarımızda masallar kadar uzak, masallar kadar güzel ticaret gemilerinin belgelerine, elde kalmış bir parçasına, hatta resimlerine bile ulaşmak bir mesele olmuştu.
Edebiyatımız gibi bütün sanatımızda denizlerden, denizciliğimizden yansıyan pek bir şey yok gibidir. Çünkü deniz kültürü de en azından elimizdekileri korumakla oluşur. Gelecek yılların bilinçli denizci kuşaklarına sesleniyorum. Denizcilik bir sevda işidir. Bilgi üzerine kurulu bir tutku ve coşku mesleğidir.
Özellikle tarih ve kültürümüzde yeri olan gemilerimize gözümüz gibi bakalım, onları canımız gibi koruyalım.
cumhuriyetten alınmıştır
|
|
|