Emekçilerin 
Kurtuluşu
Kendi
Eserleri
Olacaktır.

                 K.MARKS

 



Daha çok, ama daha adil vergi...

Mustafa SÖNMEZ


Baraj telaşındaki ANAP’ın Başkanı Mesut Yılmaz, Milliyet’i ziyaret etmiş ve demiş ki, 50 ilden 10 yıl vergi almayacağız. Gazete de bu lafın önünü arkasını araştırmadan sloganı manşete taşımış: ""50 ilde vergi kalkacak!…"

Breh, breh..ne yaman vaad, ne yaman başlık!…
Aslında, haberi okuyunca Yılmaz’ın vaadinin zaafiyeti kendiliğinden ortaya çıkıyor. Yımaz, 81 ilden 50’sinin Türkiye’nin gelir ve kurumlar vergisine katkısının yüzde 4’te kaldığını, bunun da yarısını KİT’lerin ödediğini söylemiş. Bu 50 ilden 10 yıl gelir ve kurumlar vergisi alınmayacağını buyurmuş Yılmaz ve Milliyet de bunu matah birşey sanıp manşetine oturtmuş.

Bu vergi kaldırma vaadini başka partiler de dillerine pelesenk ettiler. İşin aslı astarını araştırmaya yüksünen medya da saçmalıklara hamallık etmekten öte bir işlev görmüyor.
Oysa vergide, müthiş bir eksiklik ve adaletsizlik var. Halihazırda milli gelirin yüzde 33’ü kadar vergi alınıyor ama bu yük , kapısına yattığımız AB ortalamasının, üyesi bulunduğumuz OECD’nin ortalamasının çok altında.

Değil vergiyi azaltmak, Türkiye yeni vergiler almak zorunda bir, Verginin üçte ikisi dolaylı biçimde, yani mal ve hizmeti tüketirken alınıyor ve doğrudan vergiler de ağırlıkla ücretliden alınarak haksızılık arşualaya çıkıyor, bunu değiştirmek lazım, iki.

Türkiye’de vergi yükü, özellikle, Özal’ın 1980’lerin başlarındaki Reagan ve Teatcher uygulamalarının etkisiyle , yüzde 20’lere kadar indirilmiş, ancak devleti küçültme iddiası gerçekleştirilemeyince vergi yerine iç borçlanmaya ağırlık verilerek bugünkü borç çıkmazına ilk adımlar atılmıştı. Sonraki yıllarda vergi yükü artırılmak istense de bu, ancak adaletsiz dolaylı vergiler ve ücretlilinin sırtındaki gelir vergisi artışı ile mümkün oldu.
Vergide adalet, bölüşümden aldığın pay oranında vergi ödemekten geçiyor. Ancak Türkiye’de çok adaletsiz bir gelir bölüşümü olduğu gibi, vergi yükünün paylaşımı da adaletsiz. İşçiler, bu konuda en çok haksızlığa uğrayan kesimler.
İşgücünün milli gelirden aldığı payla gelir vergisindeki yükü, son yıllarda azalma göstermiş olmakla beraber , adaletsizliğin sürdüğünü gösteriyor. 1995’te milli gelirden yüzde 22.2 pay alan işgücü, aynı yıl gelir vergisinin yüzde 52.3’ünü ödemişti. 1995’te "vergi baskısı katsayısı" denilen adalet katsayısı 1 olmak yerine tam 2.3’tü. Sonraki yıllarda işgücünün geliri görece arttı , vergideki yükü de görece azaldı ama yine de 2001’de 1 olması gereken katsayı 1.34’e düştü. İşgücü milli gelirden yaklaşık yüzde 28 pay alıyor ama gelir vergisinin yüzde 28’ini değil , yüzde 37’sini ödüyor. Bu, adaletsizliğin sürdüğünü gösteriyor.

Alalım asgari ücretliyi. Bakın bir asgari ücretli çalıştırırken nasıl vergi alınıyor..
Asgari ücretten işçinin devlete ödediği vergi ve SSK primleri ile işverenin ödediği prim ve vergiler, işçinin eline net geçen paranın boyutlarına yaklaşıyor.

Asgari ücretli, eline net geçen paranın yüzde 36’sı kadar prim ve vergi öderken, işveren de işçi istihdamından dolayı , işçinin eline net geçen paranın yüzde 45’i kadar vergi ve prim ödüyor. Böylece iki taraftan devlete ödenen vergi, prim ve diğer kesintiler , işçinin eline geçenin yüzde 80’ini aşıyor.
Devletin istihdam üzerinden aldığı bu kesintiler, kayıtlı işçi istihdamını caydırırken, kaçak işçi çalıştırmaya sevkediyor. Nitekim, 2002’nin ilk çeyreğinde 2 milyon 570 ücretli ve yevmiyelinin kaçak çalıştırıldığı belirlenirken ikinci çeyrekte bu sayının yüzde 23 artışla 3 milyon 163 bine çıktığı görülüyor.

Ekonominın kayıt dışına kaçması önlenmiyor ve kayıt altına alma ile vergileri artırma yoluna gidilmiyor
Vergi adaletsizliği, doğrudan vergilerin yükünü çalışanlara yıkmakla kalmıyor, toplam vergiler içinde dolaylı verginin yükü sürekli artırılarak da adaletsizlik büyüyor.
Başta KDV, akaryakıt tüketim vergisi, iletişim vergisi gibi vergiler olmak üzere çeşitli mal ve hizmeti tüketirken alınan dolaylı vergilerin kriz yılı 2001’de payı yüzde 54.7 iken 2002 ortasında yüzde 69’a yaklaştı.
Adaletsiz bir vergileme olan dolaylı vergiye ağırlık sonucu, dolaylı vergilerin milli gelire oranı yüzde 17’ye yaklaşmış durumda. Oysa bu oran AB’de yüzde 12’nin altında.
. Özet olarak, vergi indirimi vaadleri, kulağa hoş gelse de , Türkiye gerçeği ile uyuşmayan ve paylaşılmaması gereken bir öneri.
Bugün varılan noktada, Türkiye, hala OECD ve AB ortalamalarının gerisinde bir vergi yüküne sahip. Oysa etkili vergi denetimleri ile kaçağı ve kaçınmayı önlemesi, kayıt dışı sektörleri de kayıt altına alarak milli gelirin en az yüzde 40’ına kadar vergi yükünü artırması gerekli. Bu, borçlanma ihtiyacını da azaltır, sosyal bir devlet olmanın da maddi zeminini hazırlar.

Son birşey daha.. Mesut Yılmaz, 50 ili vergiden muaf kılarak bu illere yatırımların yığılacağını savunuyor. Bir kere, o illerden çoğu zaten kalkınmada öncelkli il kapsamında ve benzeri vergi muafiyetleri var ama yine de yıllardır bu illere yatırım yapılmıyor, tek bir çivi çakılmıyor. Çünkü ülkede yatırımı caydıran, yatırımcıdan alınan vergiler değil, yüzde 35'e varan reel faiz belası.
Bu belayı ortadan kaldırmak için de Hazine'nin borçlanma ihtiyacını azaltmak, bunun için de harcamaları terbiye etmek kadar, vergilere yönelmek gerekiyor, vergiyi azaltmak değil....

 

Ekohaber'den Alınmıştır

 
sayfa başına dön