Komünizm
o kış da gelmeyince...
Nazım ALPMAN
On iki Eylül öncesi Türkiye'de
sosyalist sol siyasi hareketler "en şanlı" günlerini
yaşıyorlardı. İşçi sınıfı ideolojisi fabrikalara ulaşmış,
üç vardiya üretim-eğitim yapıyordu. Türkiye Devrimci
İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) tam elli yıl
aradan sonra 1976'da, 1 Mayıs İşçi Bayramı'nı alanlarda
kutluyordu. Bir yıl sonra Taksim Meydanı'ndaki 1 Mayıs 1977
kutlamasında Cüneyt Arkın bile vardı. Sinema emekçilerinin
önünde gururla yürüyordu.
|
 |
Coşkulu işçi seli Can Yücel'i de etkilemişti. Bu devrim
havası Can Baba'ya "Hava döndü işçiden işçiden esiyor
yel" dedirtiyordu.
Eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, "Bu kış komünizm
gelebilir" diye uyarıyordu!
İyi hatırlıyorum, Ümraniye Karakolu'nda görevli temiz yüzlü,
zayıf, efendi bir polis memuru vardı. Sık sık gözaltına alındığımızdan
kendisiyle "yakın arkadaş" olmuştuk. Gayrettepe 1. Şube'ye
onun gözetiminde gider, oradan da Sıkıyönetim Mahkemesi'ne çıkardık.
Salih iyi davranırdı bize... Bir gün Selimiye koridorlarında
duruşma sıramızı beklerken, omzuna dokunup "Salih senden çok
memnunuz, devrimden sonra seni Ümraniye Emniyet Amiri yapacağız"
diye takılınca, yüzünü buruşturup, başını iki yana sallamıştı:
"Yapmazsınız! Siz kendi adamlarınızı
getirirsiniz..."
Polis memuru Salih bile "devrim olacağına" inanıyordu
ama makam koltuğu konusunda kuşkuları vardı.
Bu "devrim durumu" gerçek miydi? O günlerde kimsenin
bunu sorgulayacak hali yoktu. Ardından gelen 12 Eylül baskı dönemi
ise böylesi bir tartışmayı "gereksiz" hale getirecek
kadar acımasızdı. 12 Eylül öncesi ertelendi... Sonra da
unutuldu. Akıllarda sadece "en şanlı" günlere ait fotoğraflar
kaldı.
Uçan devrimci
12 Eylül öncesinin "efsane" adamlarından biri olan
Mustafa Satış, "şanlı fotoğrafların" arkasını çeviriyor.
Satış, "Örgü" adını verdiği kitabında gençlik örgütlerinden
sendikalara kadar çalıştığı bütün örgütlenmelerde yaşadığı
gerçekleri, o günlerin illüzyonuyla harmanlayarak anlatıyor.
Mustafa Satış politik olarak Türkiye Komünist Partisi (TKP) içindeydi.
Legal alan olarak da DİSK'e bağlı Maden-İş Sendikası'nın örgütlenme
uzmanı göreviyle istihdam edilmişti. 1978'de Etibank Seydişehir
Alüminyum Tesisleri'ndeki örgütlenme çalışması sırasında işçiler
arasında "efsane adam" olmuştu. İşçileri, ülkücü
silahşorların elinden çekip almıştı. Çelik - İş Sendikası'nın
yetkisini düşürmüştü. İşte o dönemde "Mustafa Satış
fabrikada dolaşıyor" diye çıkan söylenti yüzünden,
tesislerde alarm veriliyor, jandarma fabrikayı çeviriyor, her yer
didik didik aranıyordu. Aslında Satış'ın fabrikaya falan girdiği
yok. O yüzden de bulunamıyordu. Kırsal kesimle bağlarını
kopartmamış işçiler bu olayı şöyle yorumluyordu:
"O bir ermiş, geldi göründü ve uçtu gitti!"
Bu kadar "yüksekten uçmak" her zaman iyi olmuyor
tabii... Çakılmak kaçınılmaz hale geliyor. Satış, o "şanlı"
günlerdeki etkinliklerini şöyle anlatıyor:
"Her kahveye, her lokantaya girip masanın üstüne çıkıyorum,
nutuklar atıyorum. Faşistleri tehdit ediyorum. Karakollara gidip
polislere komünizmi, jandarma karakolundaki erlere emeği ve sömürüyü
anlatıyorum. Karşı sendikayla iyi ilişkileri var diye fabrika müdürünün
hemen Seydişehir'i terk etmesi yolunda ültimatom veriyorum. Kasaba
eşrafının 'acaba yarın gitse olmaz mı' ricalarını anında
geri çeviriyorum."
Mustafa Satış'ın Seydişehir'e niçin gittiği -yakın çevresi
dışında- ancak 24 yıl sonra kitaptan öğreniliyor: "Örgütlenme
Dairesi Müdürü beni çağırıp Seydişehir'e gitmemi istedi. Şube
fiilen kapalıydı. Bir rapor hazırlamamı istedi. Sonra da Maden-İş'in
Seydişehir Şubesi kapatılacaktı."
Halen İsveç'te yaşayan Mustafa Satış geçen günlerde kitabının
yayımlanması nedeniyle İstanbul'a geldi. Kendisiyle "Örgü"
üzerine konuştuk:
Bu kitabı yazmaya ne zaman karar verdin?
1980'den hemen sonra...
22 yıl düşünce ile eylem arasında çok değil mi?
1980'den sonra düşündüm ama, yazacak ortam yoktu. İllegal koşullarda
yaşıyorduk. Sonra yurtdışına çıktım. Yanımda belge
gezdiremiyordum. Bir de nereden başlayacağımı bilemiyordum.
Birkaç kez başladım. Bir şeyler eksik oluyordu...
Nasıl bir eksiklik?
Gördüğümü yazıyorum, eksik kalıyor... Demokrasi yok. Tamam
da sen ne yaptın? Bu yönde sorduğum sorular hep bana döndü.
İşte dedim anahtar burada... Kendimden başlamalıydım. Sonunda
bu eksik noktayı buldum. Ortaya kendimi koyacaktım. Kendimden başladım.
Kitaptaki özeleştiri tonu ağır değil mi?
Öyle ama ne yapayım ki, doğru bunlar... Başkaları üzerinden
giderek bir yere varılamıyor. Ben hep kahramanlığa yönlendirildim.
Ailemden, çevremden, partiden hep bu yönde istekler geldi. Ben de
yerine getirdim.
Korkmuyor muydun?
Korkuyordum, ama söylemiyordum. Söylersem bana ihtiyaç kalmazdı.
Bir talep vardı, ben de bunu karşılıyordum.
Yeterli donanıma sahip miydin?
1969'da İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne gelene
kadar benim elimde gazete gören olmamıştır. Okuduğum bir tane
kitap vardı; Kuran! Çünkü evde başka kitap yoktu. Eski Türkçe
ve Kuran'ı ezbere bilirim. 1973'te Genç Sosyalistler Birliği'nin
(GSB) Genel Sekreteri olmuştum. Üç yılda okuduğum kitap üçü-beşi
geçmemişti. Böylesi bir örgütün lideri Kapital'i okumuş olsa
iki yıl geçerdi. Bilgiliyi oynuyordum. İhtiyaç var ve Mustafa
Satış bu ihtiyacı karşılıyor. GSB'de eli kalem tutan adam yok.
Kongre toplanıyor, herkes TKP'ye karşı... Ama karar TKP'ye katılım
yönünde çıkıyor. TKP işçi sınıfıyla kucaklaşmış bir örgüt!
Gelince gördük ki, böyle bir şey yok. Her şey benim yaptığım
gibi... Var gibi gösteriliyor.
TKP ile bir şey olmayacağını ne zaman düşünmeye başladın?
Ben hiçbir zaman bu devrimci kadro ile devrim olacağına
inanmadım.
Ama devrimci propaganda yapıyordun?
Hiç kimseye "gel sosyalist ol" demedim. Hatta bir çok
kişiye "sen git" dedim.
Niye böyle yaptın?
Çünkü yol çok zordu, yazık olurdu onlara...
TKP ile kesin kopuşun ne zaman oldu?
1987'de Stockholm Konferansı'nda... Ben sahici bir konferans
toplansın istiyordum. İsteklerimi açık olarak dile getirdim. O güne
kadar bana samimi davrananlar, sırtlarını dönüp gittiler.
Moskova Şifa Yurdu
Mustafa Satış, TKP'nin "seçkin bir elemanı" olarak
Bulgaristan, Sovyetler Birliği ve Çekoslovakya'ya gönderiliyor.
Hayal kırıklıkları daha Sofya'da başlıyor. TKP'nin en önemli
yöneticilerinden Veysi Sarısözen'le karşılaştığında Satış'ın
ilk sözü "tarihi bir benzerliğin" altını çizmek
oluyor:
"Sen niye öyle kendini Mustafa Suphi'ye benzetmişsin?"
Veysi Sarısözen bu "münasebetsizliği" parti şefi
olgunluğuyla izole ediyor. Mustafa'yı sağ salim Moskova'da parti
okuluna gönderiyor. Ama o orada da "rahat" durmuyor.
Burada da her şeyin bir illüzyondan ibaret olduğunu görüp,
"Ben eğitim falan istemiyorum, ülkeye geri dönmek
istiyorum" diyor. Bu isteğini biraz aktif olarak dile
getirince akıl hastanesine yatırılıyor. Haksız da sayılmazlar...
Sovyetler Birliği'nde "bu ne biçim sosyalizm?" diye
sorabilmek için insanın aklından zoru olması lazım! Sekiz ay
sonra hastaneden çıkıyor, üç ay da bir dinlenme evinde aklının
başına gelmesi beklendikten sonra, Berlin'e postalanıyor.
Berlin'de TKP Genel Sekreteri Haydar Kutlu ile görüşüyor. Şimdi
İstanbul'da Meserret Meyhanesi'nin sahibi olan Haydar Kutlu zaman
darlığı nedeniyle Mustafa Satış'ı dinleyemiyor. Ona yeni bir
rota çiziyor:
"Yarın Prag'a gidiyorsun yoldaş, 15 gün sonra geleceksin.
O zaman uzun uzun görüşürüz."
Çekoslovakya'da ne kadar kaldın?
Prag'da 15 kaldıktan sonra Slovakya'da Bratislava'ya götürüldüm.
Üç ay kaldıktan sonra hiçbir yerden ses çıkmadığını görünce,
kaçıp Prag'a döndüm. Eylem yapıp Haydar Kutlu'nun beni aramasını
istedim. Telefonda ağzıma geleni söyledim. TKP Politbüro üyesi
Alp Otman geldi. Bir hafta sonra İsveç'e gideceğimi bildirdi, uçak
biletimi verdi.
Mustafa Satış burada "unutulmaz bir unutma" hikâyesinden
söz ediyor:
"Slovakya'da bir partiliyle karşılaştım. Benim gibi
getirip bırakmışlar. Bir daha ne arayıp ne sormuşlar. O da
kendine göre bir hayat kurmuş. Yıllar sonra TKP yöneticileriyle
karşılaştığında hayretle 'Sen burada ne arıyorsun?' diye
sormuşlar. O da 'On yıl önce siz getirip bırakmıştınız ya'
demiş. Adamı unutmuşlar yani!.."
İsveç'te yeni hayat
İsveç'te yeniden hayata başlayan Mustafa Satış, Halk Yüksek
Okulu'nu bitirip otomobil tamircisi oluyor. İsveççe öğreniyor.
Kendi tamirhanesini açıyor. İşleri iyi gidiyor. 1993'te atölyesini
iki TIR'a yükleyip Türkiye'ye dönüyor.
Niye döndün?
Türkiye benim burnumda tütüyordu. Geldim, İzmit Körfez'de
bir dükkân açtım. Beş yıl çalıştım. Dükkânımı kapatıp
İsveç'e gittim yeniden...
Neden?
Türkiye'de kimse işini sevmiyor. Sözde 20 kişiyle çalışıyorum,
ama 15'i kesin kaytarıyor... Çocuğa diyorum ki, şu pası temizle
sonra macun at ve boya... Geliyorum bakıyorum ki, pasın üstüne
boyayı atmış. Böyle yapmaktan hiçbir çıkarı da yok. Bu sefer
ben zımpara, astar, boya yapıyorum. İzmir'e para yollayıp, Opel
sağ kapı siparişi veriyorum, sol kapı geliyor. Adam benzin
istasyonu sahibi, otomobilini onarmışız gelip alıyor. Çay suyu
koymuştum, acele çıktım diyor. Parayı birazdan göndereceğini
söylüyor. Ortada ne çay suyu var, ne de para! Zaman kaybı, iş
kaybı, ahlak kaybı... Dayanamadım gittim.
Mustafa, İsveç'te Zuhal Satış ile evleniyor. Bir kızı, bir
de oğlu oluyor. İlk evliliğinden olan büyük oğlu Şahan şimdi
Londra'da yaşıyor. Stockholm'de yeni bir tamirhane açan Mustafa
Satış'a "Şimdi kendini nasıl ifade ediyorsun" diye
soruyorum. "İnsanım" diyor:
"Zaten onun için solcu, sosyalist, komünist olmuştum. Hâlâ
da öyleyim..." *
|