|
Avrupa
Birliğinde Anayasa (Yeni Konvensiyon) Tartışmaları
AB
Dosyası-2 çalışmamızda, National Defense University National
War College'dan Alexander H. Margulies ve Prof. AMB. James Williams/Col.John
Zielinski ile Danışman Dr. Gebhard Schweigler tarafından yapılan
ve AB-Konseyi web sayfasından ulaştığımız anket çalışmasını
esas aldık. Bazı bölümlerin altına Çalışma Grubumuzun kısa
yorumlarını da ekleyerek hazırladığımız "Avrupa Birliğinde
Anayasa (Yeni Konvensiyon) Tartışmaları" dosyasını
bigilerinize sunuyoruz.
2001
Aralık ayında Belçika-Leaken'de yapılan AB Zirvesi ve buna bağlı
olarak derinleşen yeni konvansiyon tartışmaları önümüzdeki dönemde
AB gelişmelerine yön verecek gibi görünmektedir. Gerek Leaken
kararları gerekse konvansiyon hakkında -geniş anlamda bilgi değilse
bile- fikir sahibi olmak için, bir AB üniversitesinin
akademisyenleri tarafından yapılan araştırma ve açılan soru başlıklarına
göz atmak yeterli olacaktır:
"AVRUPA'NIN
GELECEĞİ İLE İLGİLİ KONVENSİYON VE AB'NİN DEMOKRASİ AÇIĞI"
1-
1-
7 Haziran 2001 tarihinde Irlanda'da yapılan AB-Anayasası
oylamasından "Hayır" sonucunun çıkmasıyla birlikte,
AB liderleri , İrlanda Başbakanının seçim sonrasında ,
"bu yenilginin Avrupa Birliği ve yurttaşları arasında geniş
çaplı bir iletişimsizliğin var olduğunu ortaya koyduğu"
şeklindeki beyanatı ile görüş birliği içinde olduklarını açıkladılar1[1].
Diğer yandan Irlanda'daki pek çok siyasi gözlemci, böylesi bir
olumsuz sonucun ortaya çıkmasını AB-Anayasası ile ilgili güçlü
bir halkla ilişkiler kampanyasının olmayışına bağlıyorlar.
Sponsorluğu AB kurumlarınca yapılan bir başka araştırmanın
sonuçları ise bu görüşü destekler nitelikte ve Irlanda'daki seçim
sonrasında utanç duyulması gerekenin ortaya çıkan muhalefet
tablosu olmadığını, problemin asıl sebebinin güçlü bir
halkla ilişkiler kampanyasının yapılmamış olması olduğunu
ortaya koyuyor2[2]. Irlanda'daki bu oylamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Irlanda'lı AB Parlamentosu üyesi Pat Cox'un kısa süre önce
AB-Parlamentosu Başkanlığına seçilmesi Irlanda'lı seçmenlere
verilmiş bir seçim rüşvetimiydi? Irlanda'da yeni referandumun ne
zaman yapılacağını öngörüyorsunuz?
Yukarıdaki
soruyu özetle yorumladığımızda karşımıza şöyle bir tablo
çıkıyor: Avrupa Birliğinde yapılan yasal değişikliklerin tek
tek toplumlara benimsetilmesi ve AB ülkelerinin yasalarının bu değişikliklerle
uyumlu hale getirilmesinde halkla ilişkiler konusunda uzmanlaşmış
şirketlerin kolları sıvadığı ve geniş çaplı kampanyalar
uyguladığı anlaşılmaktadır. Bu tespiti yakın geçmişte yaşanan
belli olaylarla ilişkilendirdiğimizde ve örneğin Almanya'da
90'ların birinci yarısında yapılan Euro referandumun
olumsuzlukla sonlandığını fakat 3-4 yıl süren kampanyalar
sonrasında yapılan ikinci bir referandumda bu kez Alman toplumunun
fikir değiştirerek Euro'yu kabul ettiğini hatırladığımızda
bahsi geçen halkla ilişkiler kampanyalarının hiç te yabana atılmayacak
bir öneme sahip olduğunu görüyoruz. Öte yandan, Irlanda'daki
oylamadan hemen önce bir Iralnda'lı parlamenterin AB Parlamentosu
başkanlığına getirilmesi, akademisyenlerin de dikkat çektiği
gibi aslında pek şüpheye yer bırakmayan bir seçim rüşveti görünümündedir.
Bununla, tepkili Irlanda halkının AB kurumlarına olan güvensizliğinin
aşılmasının planlandığı anlaşılmaktadır. Görüntüde rüşvet
ve yolsuzluğa şiddetle karşı çıkan AB kurmaylarının, gerektiğinde
bu yöntemi kullanmaktan çekinmediğini düşünmek yanlış
olmayacaktır.
2-
Irlanda'daki anayasa oylamasından çıkan olumsuz sonuç
sonrasında -AB ve kurumlarındaki demokrasi açığının rol oynayıp;
oynamadığından bağımsız olarak-, size göre AB içersinde gerçekten
bir demokrasi açığı var mı? Eurobarometer'in son dönemde yaptığı
iki anketin sonuçlarına göre, AB yurttaşlarının yalnızca yarısı
AB üyeliğinin iyi bir şey olduğuna inanmakta (2001 sonbaharında
%54), AB ve kurumlarına güven duyanların oranı %53 ve ülkelerinin
AB üyeliğinden yarar sağladığına inananların oranı ise
%523[3]. 45 yıllık faaliyeti sonrasında AB'ne verilen destek
neden bu denli zayıf ve isteksiz ?
Bazı
gerçeklerin ipuçlarını veren AB yurttaşlarının yarısının
hoşnutsuzluğunu aktaran bu sorunun yanıtı kendi içinde
gizlidir. Avrupa Birliği'nin 45 yıllık faaliyetinin temel hedefi
Batı Avrupa burjuvazisinin konumunu güçlendirmek ve Avrupa'da işçi
sınıfının mücadelelerle elde ettiği kazanımlar bu çıkarların
önünde birer engel olarak durduğu için bu engelleri aşama aşama
oratadan kaldırmak olmuştur. Genelde dikkatlerden kaçan fakat son
derece önemli bir gerçeği perdeleyen şey ise AB ülkelerindeki görece
yüksek standartlardır. Pek fazla öneme sahip olmayan birkaç
tanesi dışında bu standartlar AB'nin yazılı hukukunda yer almadığı
ve dolayısıyla AB düzeyinde bir geçerlilik taşımadığı halde
ülkemizde AB pazarlaması sırasında bu argüman hala yoğun biçimde
kullanılmaktadır . Üstelik 90'lardan bu yana yapılan çeşitli
zirvelerde alınan kararlar, Avrupa ülkelerinin her birinde
kendilerine özgün yapılandırılmış olan bu normları
-gerileterek- ortaklaştırmayı ve en alt düzeyde tek tip haline
getirmeyi amaçlamaktadır. İstatistikler ise AB yurttaşlarının
yarısının -her ne kadar bu süreci sağlıklı değerlendiremeseler
ve eski, ulusal sistemlerine dönerek çözüme ulaşacaklarına
inansalar bile- AB yapılandırmasında kendilerinin aleyhine işleyen
bir şeyler olduğunu fark ettiklerine işaret etmektedir.
3-
Aralık 2001'de Leaken Zirvesinde AB Konseyi geleceğin
Avrupa'sına ilişkin bir Konvensiyon oluşturdu ve bu konvensiyona,
2004 yılında yapılacak hükümetler arası konferansa kadar,
AB'ni daha demokratik, daha şeffaf ve daha etkin bir Birlik haline
getirmeyi amaçlayan öneriler geliştirme görevi verdi4[4]. Bu bağlamda,
Konsey, bir seçenekler listesi sunmak ya da bir anayasa taslağı
hazırlamak konusundaki seçimi Konvensiyona bıraktı.
Konvensiyonun, 28 Şubat'taki ilk açılış toplantısında başkan
Valery Giscard d'Estaing yeni bir anayasa taslağı hazırlama
konusundaki arzusunu dile getirdi5[5]. Siz, bu konvensiyonun görevinin
ne olması gerektiğine inanıyorsunuz? Size göre, konvensiyon neye
karar verecek?
AB'de
son dönem tartışmalarının odak noktası olarak algılattırılan
Konvensiyon meselesi, sendikalar ve toplumsal kesimler tarafından
Birlik'te yeterince yaşanmadığına inanılan demokrasinin inşaası
olarak görülmektedir. Birlik teorisyenlerinin tam olarak hedeflediği
de budur.
4-
Görünüşte bu yeni konvensiyondan AB'deki demokrasi açığını
gidermesi beklenirken; Konvensiyon içinde görev yapacak 105
delegenin hiç birinin halk oylaması ile seçilmemiş olması sizce
ironik (alay eder gibi) bir durum teşkil ediyor mu? Belirlenen
delegeler, AB yurttaşlarını anlayabilecek ve onları temsil
edebilecek kapasitede mi? Size göre, belirlenen bu 105 delege
demokratik meşruiyete sahip mi? Ülkeniz halkının yeni
konvensiyona tepkisi nedir? AB'ndeki halk tepkisi genel olarak
nedir?
Konvensiyon,
özetle bir anayasa hazırlığıdır. 300 milyonluk AB yurttaşlarının
hak ve sorumluluklarının belirleneceği böylesine önemli bir çalışmada
görev yapacak beyin takımının seçilmişler yerine atanmışlardan
oluşması bir yandan AB'de var olduğuna inanılan demokrasinin
sorgulanmasına yol açarken diğer yandan da akıllara kapitalizmin
bu sürecinde bilinçli ve ideolojik olarak gündeme
getirilen "Yönetişim" olgusundan AB'nin de payını aldığını
ortaya koymaktadır. burjuva demokrasisinin o bildik kurumlarından
kararlara katılım, toplumsal mutabakat v.b gibi ögeler ve dolayısıyla
burjuva demokrasisi Yönetişim ya da Türkiye'de
"Kurullar" olarak bilinen bu yeni yönetim anlayışının
hiçbir aşamasında söz konusu bile olamaz. Atanmışlardan oluşan
bu yapılar toplumun "özgür iradesi"nin kapitalist
politikaları etkilemesine engel olmak için özel olarak dizayn
edilmiştir. Bu olayda da Avrupa yurttaşlarının hak ve
sorumluluklarını belirleme görevi, siyasi iradeden bağımsızlaştırılarak
bir tür Yönetişim kuruluna aktarılmıştır. Bu durumda ortaya
çıkacak anayasadan hak ve özgürlükler adına bir şeyler
beklemenin son derece yanıltıcı olacağı tespitini yapmak yanlış
olmayacaktır.
5-
"The Economist" dergisinde yayınlanan bir yazıda
Avrupa'da federal bir sistemden yana olanların konvensiyona da
egemen oldukları buna karşın federalizme karşı olanların
konvensiyon içindeki temsil düzeylerinin çok zayıf olduğu
belirtiliyor6[6]. Bu değerlendirmeye katılıyormusunuz? Eğer katılıyorsanız,
bu durumun konvensiyonun demokratik meşruiyeti üzerindeki etkisi
ne olacak? Bunun, konvensiyondan doğabilecek önermelerin halk
tarafından algılanışı üzerindeki etkisi ne olacak ? Bunun,
konvensiyon üzerinde oluşabilecek fikir birliktelikleri ve tartışmanın
genel gidişatı üzerindeki etkileri nasıl olacak? Bunun, AB'nin
ulus devletlerin konfederal birliği şeklinde bir Birlik olmasında
tarihsel olarak ısrarcı olan İngiltere, Danimarka gibi ülkeler
üzerindeki etkileri neler olabilir?
Bunca
gediğine rağmen bu konvensiyonda hala bir meşruiyet sorgulamasının
sürdürülmesi ve bu meşruiyetin federasyon mu, yoksa
konfederasyon mu biçiminde bir tartışmaya
indirgenmesi AB düzeyinde egemenlik konusunun üzerinde
ciddi düzeyde kafa yorulan bir mesele olduğuna da ışık tutuyor.
Öte yandan, bugüne kadar çıkarılan AB düzeyindeki yasalarla üye
devletlerin özellikle ekonomik alandaki egemenlikleri zaten önemli
oranda ipotek altına alınmış durumda. Örneklemek gerekirse yalnızca
Avrupa Para Birliği (EMU) yasaları bile faiz oranlarının
belirlenmesinden, enflasyon oranını belli düzeyde tutmaya, bütçe
açıkları seviyesinden devalüasyon yapma hakkına kadar
devletlerin egemenlik kapsamına giren pek çok konuyu Avrupa Merkez
Bankasına ihale etmiştir. Konfederasyon/Federasyon ikileminin Euro-Tek
para uygulamasından geri adım attırmayacağı ise -üye
devletlerin açıklamalarından- gün gibi ortadadır. Üstelik Euro
uygulaması içine henüz girmemiş olan İngiltere'nin
konfederasyon sistemi yönündeki tercihi, Euro'daki tercihi ile çelişiktir.
Gerek, ulus devletlerin rol ve egemenlik alanlarının görece daha
geniş tutulacağı federasyon sistemine karşı çıkan bu ülkenin
(İngiltere) gerekse federasyon talepleriyle egemenliklerinden vaz
geçmek istemezmiş gibi bir görüntü verdiği halde Euro'ya giriş
konusunda hiç tereddüt göstermemiş olan karşıt bloğun bu çelişik
durumları Avrupa halklarının bu tartışmalarla meşgul edilmeye
çalışıldığı ve sanki Birlik, Avrupa sermayesi tarafından yönetilmiyormuş
gibi bir görüntü verilmeye çalışıldığı izlenimi uyandırmaktadır.
6-
Konvensiyona başkanlık eden Giscard d'Estaing, hazırlanan
taslak konvensiyon için 2004 yılında, Parlamento seçimleriyle
birlikte bir halk referandumu yapılmasını öneriyor. Böylesi bir
girişimin amacı size göre hükümetlerarası konferansta
konvensiyonun onaylanması sürecine etki etmek mi ve/veya bu
konferansta olası bir onaylamanın önüne geçmek mi? Eğer böyle
düşünüyorsanız, tek tek ülkelerin öneriyi reddetmelerine dönük
bu girişim geri tepecek bir silah olabilir mi? Bir referandum önermeden
önce tek tek bütün AB hükümetlerinin desteğini sağlamak daha
emin bir yol olmayacakmıydı? Irlanda'daki son referandum, hükümetler
önderliğinde konvensiyon lehinde güçlü bir kampanya olmaksızın
AB düzeyinde bir referanduma gitmenin tehlikeli olacağını ortaya
koymuyor mu?
AB
kurumlarının, kapitalist girişimlerine kamu oyu desteği sağlamak
için sürekli olarak kampanyalar düzenlendiğini bir kez daha doğrulayan
bu soruda, 2004 yılındaki referanduma kadar geçecek sürede yüz
milyonlarca Euro harcanarak kamu oyunun konvensiyona bakışının
manipule edilebileceği göz ardı edilmiş gibi görünüyor.
Avrupa Konvensiyonunun ilk çıkış noktasının, AB halklarının
kafalarındaki soru işaretlerine ve demokrasi sorgulamalarına son
vermek olduğu hatırdan çıkarılmamalı. Bu anlamda, söz konusu
konvensiyonun çıkarılacağına pek kuşku duyulmaması
gerekmektedir. Hatta konvensiyonun imza törenine tarihsel , çok önemli
ve büyük değişiklikler getirecek bir olay havası verileceği
bile öngörülebilir. Öncesinde kamu oyu yoklaması yapılmadan ve
tek tek hükümetlerin desteği sağlanmadan referanduma gitme
cesaretinin gösterilmesi, olsa olsa AB kamu oyunun konvensiyona bakışına
ve iki yıllık süreçte halkla ilişkiler şirketlerinin gerçekleştireceği
propaganda faaliyetine duyulan ve ne yazık ki pek de haksız sayılmayacak
güven ile açıklanabilir.
7-
Leaken Deklarasyonunda AB Konseyi Konvensiyona, Avrupa'daki
genç nüfusa ulaşmak ve önerilerini, bu nüfusun AB ve AB'nin, yaşamlarıyla
doğrudan ilgili kararlarına katılımını arttırmaya dönük bir
anlayışla dizayn etmekle görevlendirdi. Avrupa Birliğinin yaşlı
body-guardları, bugünkü durumda (Giscard d'Estaing başkan; Belçika'nın
eski başbakanı Dehaene ile İtalya'nın eski başbakanı Amato başkan
yardımcısı konumundalar) Konvensiyona egemen durumdadırlar ve
konvensiyonun bütün gündemi ve kontrolü bu grubun elindedir.
Size göre, Konvensiyon, Avrupa'nın genç nüfusunun beyinlerini
ele geçirmiş durumda mı?Konvensiyon tarafından oluşturulan
Forum, sivil toplum kuruluşlarını AB'nin geleceği tartışmasına
dahil etme konusunda ne derece etkin?
Öncelikle
konvensiyon tartışması tarihinin çok kısa bir süreye dayandığı
unutulmamalı ve Konvensiyon için oluşturulan Forum'un sivil
toplum kuruluşlarını tartışmaya katmak konusunda bir hata
yapmasının beklenemeyeceği, zira STK'lar ve sendikaların daha şimdiden
bu anayasa hazırlığından yana tavır aldıklarının bilinmesi
gerekiyor. Fakat burada daha önemli olan şey, Konvensiyonun, katılımlarını
arttırmak adı altında genç beyinleri kuşatmak gibi bir amacı
olduğunun açık açık zikrediliyor olmasıdır. Burada asıl kast
edilen Avrupa'daki genç nüfusun AB kurumlarına ve işleyişine
duyduğu güveni arttırmak ve pekiştirmektir.
8-
Finlandiya Başbakanı Lipponen, Avrupa Komisyonunun, oyunun
kurallarının herkes için aynı olmadığı, yalnızca güçlü AB
ülkeleri yararına işleyen ve şeffaflıktan uzak olan bir bürokrasiye
hizmet eder bir hale getirilmesi yönünde çabalar olduğundan şikayet
etmekte; Konvensiyonun da bu yönde bir ilerleme içinde olduğu
uyarısını yapmaktadır7[7]. Bu görüşe katılıyormusunuz?
Sizce, diğer küçük ülkelerin liderleri de bu görüşü paylaşıyor
mu? Eğer böyle ise, AB liderleri AB Komisyonu ve bürokratik
mekanizması içersinde hükümetlerin farklı nüfuz etkilerinden
kaynaklanan bu demokrasi açığına nasıl yanıt vermeli?
AB
kurumlarının öz evlatlar (Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere
olarak özetlenebilir) ile sonradan üye olan, küçük ve ekonomik
açıdan daha zayıf konumdaki üvey evlatları arasında ayırım
yaptığı son derece yaygın ve genel kabul gören bir kanıdır.
Özellikle Nice zirvesi ile birlikte üye devletlerin güç ve nüfuz
alanlarında daha bariz farklılıklar ortaya çıkmış ve eşitsiz
görüntüye mazaret olarak ta genişleme sürecine hazırlık yapıldığı
ifade edilmiştir. Avrupa Konseyi içindeki oy dağılımında yapılan
değişiklik ve pek çok önemli konunun oylamasında
"nitelikli oy çoğunluğu" sistemine geçilmiş olması
yalnızca Finlandiya değil, Benelux ülkelerini de rahatsız etmiştir.
Aslında tüm bu gelişmelerin Avrupa Birliğinin resminin netleşmesi
şeklinde algılanması gerekir. Zira, Nice zirvesine kadar olan dönemde
de Birlik politikalarını belirleyen her zaman bu zengin dört ülkenin
(Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya) egemen burjuvazisi olmuştur.
Bu soruda üzerinde durulması gereken en önemli husus,
kapitalizmin değişmez yasası eşitsiz gelişim AB'nde ve mevcut
üye devletler arasında da söz konusu olduğuna göre, genişlemenin
ardından bu eşitsizliğin varacağı boyutlar, işçi sınıfının
bir bütün olarak bu gidişattan nasıl etkileneceği olmak
zorundadır.
9-
Eurobarometer tarafından yapılan son anket çalışmasının
sonuçlarına göre, AB yurttaşlarının %67'si bir AB Anayasasının
oluşturulmasından yana. Ancak, bu anket , söz konusu desteğin
belli bir anayasa tipi için verilip (federal mi, konfederal mi?);
verilmediğini sorgulamamış durumda. Ayrıca, yine bu ankette,
sorulara cevap verenlerin önemli anayasa hükümlerinin, örneğin
ülkelerin temsil düzeyleriyle ilgili yüzdesel dağılımın ne
olacağını bilmedikleri ortadadır. Bir Avrupa anayasası oluşturulması
yönündeki bu halk desteği sizce ne boyuttadır? Ülkenizde ve AB
düzeyinde yapılacak bir referanduma halk desteği sağlanması için
gerekli anayasa hükümleri nelerdir?
10-
Bir AB anayasası için en zayıf destek %50 ile Danimarka,
%55 ile Portekiz ve Finlandiya ve %58 ile İngiltere'dendir. Sizce
Konvensiyon kendi önerilerini geliştirirken bu durumu dikkate
almalımıdır? Bu dikkate alındığında, anayasanın diğer ülkelerdeki
kabul edilebilirliği üzerinde etkisi ne olacaktır?
11-
Aday ülkelerin Konvensiyon içindeki pozisyonlarında bir
anormallik söz konusudur: bu ülkeler üye ülkelerle eşit olarak
temsil edilmekte, fakat Başkanlık sistemi içine alınmamakta ve
üye ülkeler tarafından alınan konsensus kararları üzerinde bir
veto hakkına sahip bulunmamaktadırlar. Sizce, neden aday ülkelere
Konvensiyon içinde söz hakkı tanındığı halde, Konvensiyon
kararlarını veto hakkı tanınmamaktadır ? Aday ülkeler tam üyelik
hakkını elde ettikten ve tüm AB kurullarında temsil edilir
duruma geldikten sonra, bugün onların itirazına rağmen
uygulamaya konan kararlardan geri dönüş için AB'nin yakasına
yapışmayacaklarmıdır? Bugün "veto hakkının tanınmaması"
gibi girişimler gelecekte AB yurttaşı olacak kitlelerin gözünde
AB'nin demokratik meşruiyetini zedelemeyecek midir?
Bu
sorunun yorumuna, bize göre AB'nin zaten bir demokratik meşruiyete
sahip olmadığını belirterek başlamakta yarar var. Diğer
yandan, aday ülkelerin Konvensiyon içindeki pozisyonları, söz
hakkına sahip oldukları halde Başkanlık sistemine dahil
edilmemeleri ve veto hakkına sahip olmamaları AB devletlerinin
genişleme sürecine nasıl baktığını ortaya koymakta: Haklardan
yoksun, yalnızca sorumlulukları olan yeni üye devletler.
Unutulmaması gereken en önemli boyut ise hem güçlü ve hem de
yeni üye konumundaki güçsüz devletlerin burjuvazinin hizmetinde
olduğu ve "güçlü" devletlerin emekçilerinin kazanımlarının
da bu süreçte sürekli olarak geriletildiğidir.
12-
Aday ülke halklarının, AB Komisyonu tarafından son süreçte
getirilen ve tarım desteklemeleri ile bölgesel yardımların yanısıra
aday ülkelerin işçilerinin ve yurttaşlarının serbest dolaşım
haklarının da sınırlanması yönündeki önerilerine karşı
duyarlıkları giderek artmaktadır. Aday ülkelerin, Komisyonun bu
tip girişimlerine karşı, Konvensiyon önerileri içinde hem
Komisyonun etkisini minimize etmeyi ya da değiştirmeyi amaçlayan
hükümlerin ya da "eşit koruma"ya ilişkin bir hükmün
eklenmesi gibi bir girişimde bulunacaklarını tahmin ediyormusunuz?
Bu durumun, Konvensiyonun aday ülkeler nezdindeki demokratik meşruiyeti
üzerine etkileri nasıl olacaktır?
Türkiye'de
AB tartışmasının taraflarını belirleyen konuların başında
AB'den akacak fonlar ile serbest dolaşım gelmektedir. Fakat yukarıdaki
soruda, A.Komisyonu tarafından son dönemde getirilen fon kısıtlamaları
ile serbest dolaşım sınırlamalarına ilişkin önerilere dikkat
çekilmektedir. Serbest dolaşımla ilgili sınırlama önerilerin
gerisinde yapılan lobi çalışmalarında işçi sendikalarının
da olduğu bilinmektedir. Ancak, bu konuda alınacak nihai kararı,
Avrupa sermayesinin ucuz emeğe duyduğu ihtiyaç belirleyecektir.
Başka bir deyişle, sermaye, Avrupa içindeki ücret ve kazanımları
geriletmek için ucuz emek göçüne bağımlı olmayacak kadar güçlü
ise, sendikaların bu isteğini geri çevirmeyecek, ya da bu konuyu
Avrupa sendikalarıyla yapacağı esneklik ve ücret zammı pazarlıklarında
kullanacaktır.
13-
Diğer yandan, özellikle Birliğin gelişmiş bazı ülkelerinde
örneğin Almanya'da, AB genişleme sürecinin muazzam ölçekte ek
bütçe harcamaları getirebileceği ve ortak tarım politikası (CAP)
ile bölgesel yardım programlarının gerektiği kadar radikal bir
şekilde revize edilmeyeceği yönünde ciddi toplumsal kaygılar söz
konusudur. Bu tip ülkelerin, bu sorunları Konvensiyon içersinde
halletme yolu arayacaklarını düşünüyormusunuz? Eğer düşünüyorsanız,
bu girişimin başarı şansı nedir? Bu konular Konvensiyon içersinde
çözmede başarı sağlanamazsa, bu durumun bu ülkelerdeki sürecin
demokratik meşruiyeti üzerindeki etkileri ne olacaktır?
14-
AB tarafından uygulanmakta olan ve bir grup üye belli bir
politikayı onaylarken, diğer bir grubun karar alma sürecinin dışında
kalmasına izin verilmesi şeklinde açıklanabilecek "değişken
geometri" ilkesinin varlığı bilinmektedir. Bu ilkenin
uygulama örnekleri arasında Ekonomik ve Parasal Birlik ile sınır
kontrollerine ilişkin Schengen Anlaşması da bulunmaktadır. Başta
Fransız bürokratları olmak üzere, bu uygulamanın daha sıklaştırılması
ve yaygınlaştırılması ve en küçük ortak payda temelinde
ortaklaşmalar yerine, Birliğin "çekirdek" ülkelerinden
oluşan bir grup ülkeye AB kalkınmasının daha süratli olmasını
sağlamaları için imkan tanınması yönünde öneriler
getirilmektedir. Ancak, küçük ülkeler ve aday konumunda olanlar
bu ilkenin resmi uygulama haline getirilmesinin, kendilerinin AB içindeki
"ikinci sınıf ülke" statülerini kalıcı hale getireceğinden
ve büyük ülkelere, küçük ülkeleri reformlara zorlayacak bir
mekanizma sağlayacak olmasından korku duymaktadırlar. Hükümetinizin,
"değişken geometri" ilkesiyle ilgili görüşleri nedir?
Bu konuya Konvensiyon tarafından getirilecek yaklaşımın nasıl
olacağını düşünüyorsunuz?
15-
Almanya Başbakanı Schroeder ile İngiltere Başbakanı Tony
Blair, Konvensiyonun açılışından hemen önce , ortaklaşa hazırlamış
oldukları bir mektubu Konsey'e ilettiler. Bu mektupta, AB
Konseyinin prosedürlerinin ve Konsey yasalarının kamu oyuna açıklamaları
sırasındaki oylama sözleşmelerine
ilişkin hükümlerin reform edilmesi ve Konsey Zirvelerinde AB
antlaşmalarında çoğunluk oylamasına konu olan meselelerde
konsensus gereği yerine çoğunluğun oylarının yeterli olması
çağrısında bulundular. Bu mektuptaki iki önemli çağrının
yanı sıra mektubun açıklanmasıyla ilgili zamanlama, Nice
Zirvesinde, Fransız Hükümetinin en önemli ve prosedürel konuları
ele alması sırasında bir şamar etkisi yaptı. Fransa Dış işleri
bakanı Vedrine, bu gelişmeyle ilgili olarak, geleneksel anlamda AB
girişimlerini besleyen Fransa-Almanya arasındaki "özel ilişki"nin
artık öldüğü yorumunu yaptı8[8]. Bu gelişmenin Konvensiyon müzakereleri
üzerinde bir etkisi oldu mu?, bu etki nasıldı? Önemli AB
reformlarının, Fransa tarafından kabulü üzerindeki etkisi ne
olacaktır?
16-
Maastricht Anlaşmasında karar altına alınan ve daha sonra
Amsterdam Anlaşmasına da genişletilen "Bağımlılık"
ilkesi, demokrasi açığı sorununa yanıt verme amacıyla dizayn
edilmişti. Her ne kadar bu ilke, kararların mümkün olan en uygun
düzeyde alınmasını sağlamak için dizayn edilmiş olsa da;
uygulamada belirsizliklere yol açmış ve AB Konseyinin, bu konuda
reform ya da revizyon yapılması düşüncesinden hareketle
Konvensiyonu görevlendirmesi sonucuna yol açmış bulunmaktadır.
"Bağımlılık"ın gerçek anlamı nedir? Bu konseptin AB
düzeyinde işleyişine pratik bir örnek verebilir misiniz? AB'nin
belli konularda üye ülkeleri yetkilendirdiği her hangi bir örnek
biliyor musunuz? Konvensiyonun, AB devletleri ve yurttaşları ile
ilişkisini güçlendirmek için ne tip önlemler düşünülebilirdi?
17-
"Bağımlılık" ilkesi, ABD Anayasasındaki,
"güçlerin anayasa tarafından ABD devletine aktarılması ile
Devletin anayasayı engellemesini yasaklayan ve tüm yetkileri
eyaletlere ya da halka devreden" 10. değişiklikle büyük
benzerlik taşımaktadır. Uygulamada ise bu değişiklik, ABD
anayasasına bir ticaret hükmü eklenmek suretiyle genişletilmesinden
ötürü büyük oranda saptırılmış olup; ABD Temyiz Mahkemesi,
bu durumu, neredeyse bütün ekonomik faaliyet alanlarına Federal düzeyde
müdahale yetkisi olarak yorumlamaktadır. Avrupa Adalet
Mahkemesinin de Casagrande, Reina ve Bosman davalarında benzer bir
eğilim gösterdiği ileri sürülmektedir9[9]. Eleştiriler, ulusal
hukuk sistemlerinin %50'yi aşkın bölümünün AB yasalarına uyum
için çıkarılan yasalardan oluştuğu şeklindedir. Konvensiyonu,
belli meselelerdeki AB yetkileri kapsamını sınırlarken, ekonomik
konularda kullanılan AB yetkilerine teğet geçilmesine dönük her
hangi bir girişim var mıdır?
18-
AB kurumlarının işleyişinde şeffaf olunmaması da,
Leaken Zirvesinde, Konvensiyondan yanıt üretmesi istenen bir diğer
demokratik açık konusudur. Bu görevlendirmenin, AB Komisyonu
tarafından Zirveden hemen önce yapılan "Komisyon toplantı gündemleri
ile haftalık toplantıların tutanakları bundan sonra düzenli
olarak kamu oyuna açıklanacaktır" açıklaması üzerinde
etkili olduğunu düşünüyor musunuz? Konvensiyon çalışmalarının
daha şeffaf olması için ne tip önlemler düşünülmelidir?
19-
Başkan Chirac, 7 Mart günü, kendi ülkesinde yaptığı
bir açıklama sırasında, bir Avrupa Birleşik Devletleri ya da
bir Süper Devlet değil, bir Devletler Federasyonu oluşturulması
için çağrı yaptı. Bu iki pozisyon arasındaki fark nedir? Fransız
kamu oyu bu iki pozisyondan hangisine daha yakındır? Fransa'da
AB'nin gelecekteki yapılanması ile ilgili ve ciddi destek bulan diğer
görüşler nelerdir?
20-
Başkan Chirac, AB Dönem Başkanlığının 6 aylık sürelerle
rotasyona tabi tutulması yönteminin de kaldırılması yönünde
çağrıda bulundu ve böylesi bir yöntemin genişleyen bir Avrupa
Birliği içersinde işletilemez hale geleceği yorumunu yapmıştır.
Chirac, bunun yerine AB Başkanının Konsey tarafından yapılacak
seçimle işbaşına gelmesi ve belirlenen bir süre zarfında görevde
kalmasını önermiştir. Sizce Chirac neden Başkan seçiminin halk
oylaması ile ya da Parlamento içinde yapılacak bir oylama ile yapılmasını
önermemiştir? Oysa böyle bir seçim yapılacak olsa, halkın çıkarları
daha iyi temsil edilerek, yurttaşlara AB projesine katılım şansı,
aday ülkelere ise, AB'deki birbiriyle çatışan vizyonlar arasında
tercih yapma şansına sahip olarak seçimlere gitme izni vermeyecek
midir?
21-
Çeşitli çevrelerce aktarılan bilgilere göre, İngiltere,
Euro'ya katılım ile ilgili referandumu 3 Mayıs 2003 tarihinde
yapmayı planlamaktadır. Economist tarafından aktarılan bilgilere
göre son dönemde yapılan anketler Euro'ya olan desteğin arttığını
göstermekle birlikte; bu destek hala azınlık konumundadır10[10].
Sizce referandum hedeflenen tarihte mi yapılacaktır? Bu
oylama size göre yalnızca Euro'ya katılım için mi, yoksa tüm
AB projesine bakışı ölçmek için mi yapılacaktır ? Bu oylamanın,
farklı siyasi gruplarca Blair Hükümetinin performansından
memnuniyetsizliğin açıklanması için kullanılabilme oranı
sizce ne kadardır? İngiliz Poundunu korumaya dönük milliyetçi eğilimlerin
geniş kitleler üzerinde etkisi
olacak mıdır? Hükümet bununla başa çıkabilir mi?
22-
Leaken Zirvesi sırasında AB Dönem Başkanı olarak ev
sahipliği yapan Belçika, Konvensiyonun "Godfather" ıdır.
Eski Başbakan Dehaene, Konvensiyonun iki başkan yardımcısından
biridir ve, daha yüksek düzeyde entegrasyondan, federal bir
devletten ve A.Parlamentosunda bütün güçlerin ortak karar almasından
yana olan bir kişidir. Belçika'nın, böylesi bir federal devlet
yapısı içersinde, küçük devletlerin seslerini duyurmaları, ve
ayrıcalıklarını korumaları ile ilgili görüşleri nelerdir? Bu
tip korumalar, gerçekten demokratik bir temsil konsepti ile nasıl
uyumlu hale getirilebilir?, Halihazırdaki ağırlıklandırılmış
ve oransal olmayan oylama sistemi Belçika'lıların çoğunluğu
tarafından kabul edilmekte midir? Eğer böyle bir durum söz
konusu değilse diğer alternatifler neler olabilir? Belçika'lılar,
diğer eyaletler için nısbi temsil söz konusu olurken; diğer bazı
eyaletlerin (AB için: Devletlerin) eşit temsil hakkını içeren
çift meclisli bir ABD tarzı çözüme
yanaşacak mı?11[11]
Bizim
yukarıda yaptığımız çelişki tespitlerinin bu araştırmayı
gerçekleştiren akademisyenlerin de gözünden kaçmadığı görülüyor.
Gerçekten de bir yandan içe dönük egemenlik haklarının
savunulması anlamına gelen Federasyon talebi bir yandan da daha yüksek
düzeyde entegrasyon ve Parlamentoda bütün güçlerin ortak karar
alma hakkı gibi talepler birbiri ile çelişki içindedir. Üstelik
Belçika "küçük ülkeler" kapsamına girmektedir ve ağırlıklandırılan
ve oransal olmayan oy değerlendirme sistemi tıpkı diğer küçük
ülkeleri olduğu gibi Belçika'yı da olumsuz yönde
etkileyecektir. Diğer yandan, önümüzdeki günlerde (19 Ekim)
Irlanda'da ikinci kez yapılacak Nice Zirvesi ile ilgili referandum,
bir kez daha "Hayır" sonucu çıkması halinde genişleme
sürecinin dondurulmasına yol açabilecektir. Süreci ve Irlanda'lıların
bu kez ne diyeceğini Avrupa sermaye sınıfının kısa ve orta
vadeli çıkarları belirleyecek; başka bir deyişle eğer genişleme
sürecinin kapitalist çıkarlar açısından bir süre askıya alınması
gerekiyorsa sonuç "Hayır" çıkacak, çıkarlar koşulsuz
bir şekilde genişlemeyi gerektiriyorsa o zaman da "Evet"
gibi bir sonuç açıklanacaktır. Bize göre ise Irlanda halkının
bu kez evet diyeceğine pek şüphe yoktur. Özellikle ağırlık
kazanmaya başlayan korumacı ve milliyetçi eğilimler ile Avrupa'yı
da etkisi altına alan ekonomik durgunluk göz önüne alındığında
AB sermayesinin hızla genişlemekten başka çaresi yok gibi görünmektedir.
Aksi taktirde bugüne kadar vaatler karşılığında çok önemli
ekonomik tavizler vermiş olan genişleme ülkelerinin içlerine
kapanmaları gibi bir tehdit ortada durmaktadır.
Kaynakça:
12[1]
Roland Watson and David Lister, "Brussels Blamed by Ahern for
Irish "no vote", The Times (London), June 16, 2001,
accessible at web.lexis-nexis.com/universe/docu
13[2]Irish
Marketing Surveys Limited, "Attitudes and Behavior of the Irish
Electorate in the Referendum on the Treaty of Nice" analysis
and report by Prof. Richard Sinnot
14[3]Eurobarometer
56, and Eurobarometer Spring 2001, IP/01/1005, July 17, 2001
15[4]Leaken
Decleration, available at http://europe-convention.eu.int/pdf/LKNEN.pdf
16[5]Speech
by Valery Giscard d'Estaing, February 28, 2002, available at http://europe-convention.eu.int/docs/0156SEN.pdf
17[6]"The
Founding Fathers, Maybe," The Economist, February 23, p. 53
18[7]Finnish
Warning of Dominance by Large EU Vountries," euobserver.com,
February 26, 2002, available at http://www.euobserver.com/index.phtml?selected_topic=9&action=view&article_id=5324
19[8]"An
Anglo-German Liaison," The Economist, March 2, 2002, pp.
48-4920
21[9]
"Reappraising Subsidiarity's Significance After Amsterdam,"
Harward Law School: The Jean Monnet Chair, available at http://www.jeanmonnetprogram.org/papers/99/990702.html
22[10]"Will
he, won't he?", The Economist, February 2, 2002, p. 58-59
|