V. G.
d'Estaing Açık Konuştu
Özgen ACAR
Avrupa'nın
geleceğinde uyulacak kuralları derlemekle görevli Avrupa
Konvansiyonu'nun Başkanı (AKB) Valery Giscard d'Estaing sıradan
bir AB görevlisi değildir. AB'nin yapılanmasına önemli katkıları
bulunan Fransa'nın eski cumhurbaşkanı unvanını taşıdığı da
unutulmamalıdır.
V.
G. d'Estaing, Le Monde gazetesine verdiği demeçte ''Türkiye'nin
AB ile bütünleşmesi, AB'nin de sonu olur'' deyince kıyamet
koptu. Ununu elemiş ipe sermiş, tuzu kuru hazretin açıklamasının
tümüne bakınca kendisine hak vermemek elde değil. Ne diyor, AKB?
''Türkiye
Avrupa'nın yakını. Türkiye önemli bir ülke, ancak Avrupa ülkesi
değil. Türkiye'nin nüfusunun yüzde 95'i ve başkenti Avrupa dışında.''
Bu
sözler gerçek değil mi? O halde neden kızıyoruz? Hazretin söylediği
yüzde 95 oranı, gerçekte Türk toplumunun yüzde 95'ten fazlasının
Müslüman olduğunun, örtülü anlatımı değil mi? AKB ardından
ekliyor:
''Türkiye
AB'ye üyeliği durumunda, nüfus bakımından en büyük AB üyesi
olacaktır. Türkiye, Avrupa Parlamentosu'nda (AP) en fazla
sandalyeye sahip ülke konumuna gelecektir.''
''Ben
demiştim'' sözüne ister istemez bu noktada sığınıp 19
Ekim 1999 tarihinde bu köşedeki yazımızın başlığını anımsatalım:
''Avrupa'da
sonun başlangıcı.''
Bu
gerçeği görebilmek için eski Fransız Cumhurbaşkanı, yeni AKB
olmaya gerek yok. Hazretin bugün söylediğini biz üç yıl önce
sözcüğü sözcüğüne aynen yazmışız. Yazımızın içeriğine
de kısaca göz atalım:
''Türkiye'nin
üyeliğine tepkilerin nedenlerini iyi anlamak gerekir. Türkiye, 10
yıl sonra AB'de yerini almakla kalmayacak, AB'yi yönlendiren büyük
bir güç olacaktır. Avrupa'yı Türkiye'nin Müslüman bir ülke
oluşundan daha çok şu üç nokta düşündürüyor:
1.
Üye ülkeler, Avrupa Parlamentosu'nda (AP) nüfuslarıyla orantılı
temsil edilir. Türkiye AB'ye girdiğinde parlamentoda Almanya'nın
ardında İngiltere'nin önünde ikinci en büyük grup olacaktır.
21. yüzyılda Avrupa'nın 'siyasal kaderini' Türk politikacıları
çizecektir.''
Bu
düşüncemizi, daha doğrusu her AB'linin beyninden geçen bu gerçeği,
şu ana değin hiçbir AB'li yetkili açıkça ağzına alma
cesaretini gösteremedi. Böyle bir sözü, söylese söylese
gelecekten hiçbir beklentisi olmayan, d'Estaing hazretleri söyleyebilirdi.
Söyledi mi, söyletildi mi kuşkusuz ayrı bir tartışma konusu!
AKB'nin
bu sözleri söylemesindeki zamanlama dikkatimizi çekti. Neden daha
önce değil de bugün? Türkiye'de 3 Kasım seçimleri olmuş; 4
Kasım'da, nispi seçim sistemine karşın temelinde dinsellik yatan
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tek başına iktidara gelmişti.
d'Estaing de, sıcağı sıcağına Le Monde gazetesine 7 Kasım'da
konuştu.
Unutmamak
gerekir ki, Türkiye AB üyesi olsaydı bu genel seçimde AP'ye
gidecek temsilcilerini de seçecekti. AP'de nüfus oranlaması
nedeniyle Türk parlamenterlerinin önemli bölümü de AKP'li
olacaktı. Böylece AKP grubu, AP içinde en güçlü siyasal grup
olmayacak mıydı? Ayrıca, AP koridorlarında seccadelerini açıp
namaz kılan Türk parlamenterlerine rastlanmayacak mıydı? Bu görüntüye
bir çekidüzen vermek için TBMM'de olduğu gibi AP'de de bir cami
ya da mescit yapılması gündeme gelmeyecek miydi? Üç yıl önceki
yazımızın ikinci maddesini de buraya alalım:
''2.
AB karargâhında görevler yine nüfus oranına göre paylaşılıyor.
Türkiye, yürütmenin de ikinci gücü olacaktır. Bir anlamda dağdan
gelen bağdakinin yerine bu koltuklara oturacaktır. Kim koltuğunu
kaptırmak ister?''
AB
karargâhındaki görevlere, insanlar ülkelerinin nüfusları ile
orantılı olarak belirli süreli sözleşmelerle gelirler. Bu sözleşmeleri
kazanabilmek aslanın ağzından lokma almaktan farksızdır. Bu
durumda karargâhtaki görevlerde ya da AB'nin topluluk dışındaki
temsilciliklerinde aslan payı Almanya'dan sonra Türkiye'nin
olacaktır. Tabii sözgelişi 10 yılda Türkiye'nin nüfusu
Almanya'yı geçerse, bu kadroları doldurmada ister istemez, Türk
bürokratları Almanların da önüne geçecektir. Bu duruma hangi
AB'li teknokrat ya da bürokrat rıza gösterebilir? Hadi bunu kabul
ettiler diyelim... AB karargâhında türbanlı kadınlar, çember
sakallı erkekler ordusunu görmeye acaba nasıl tahammül edecekler
dersiniz? 3 Kasım seçim sonuçları AB'de ''Türkler geliyor!''
çanlarını yeniden
çaldırmaya
başlamıştır. d'Estaing, ''Haçlı Seferlerini'' eşek sırtında
başlatan papaz gibi demeçleriyle resmen bu yolu açmış olmuyor
mu?
Daha
önce bir başka nedenle d'Estaing'in, Yunanistan'ın Paris'te sürgündeki
başkanı Konstantin Karamanlis 'in kız kardeşi ile bir gönül
ilişkisi olduğunu da yazmıştık. Benzeri bir durum eski Fransız
Başkanı François Mitterrand 'ın eşinin de bir Kürt aydınıyla
gönül ilişkisi içinde olduğu yazılıp çizildi. Fransa'daki gönül
ilişkilerinin, Türk dış siyasasına faturalar çıkardığı
oldum olası söylenir. Ancak, Yunanistan da bile Türkiye'ye barış
iletilerinin geldiği bir ortamda d'Estaing'in bu sözlerini bu gönül
ilişkisine bağlamak yanlış olur. Bu konuda d'Estaing, tüm
AB'nin sözcülüğünü yapmaktadır. Lütfen bu gerçeği artık
kabul edelim.
Unutulmaması
gereken bir başka nokta ise yine aynı yazımızdaki şu üçüncü
maddedir:
''3.
Zengin üyelerin AB bütçesine aktardığı fonlar, az gelirli ülkeler
arasında belirli oranlarda dağıtılır. Böylece öteki ülkelerin
de AB'nin refah ortalamasını yakalamaları hedeflenir. Bu durumda
yeni katılacak Doğu Avrupa ülkeleri ile Türkiye'ye daha fazla
fon aktarılacağı için örneğin Yunanistan, Portekiz gibi ülkelerin,
AB'den aldıkları paylar azalacaktır. Hayvansal bir içgüdüyle
kim kendi tabağına daha az yemek konulmasını, kim pastadan daha
az dilim almasını ister?''
Bu
gelişmeleri değerlendirdiğimizde, Türkiye'nin AB üyeliği güç,
AKP iktidarında ise düş geliyor insana!
Bush ve
AKP Gelibolu'yu gezmeliler
Dün
1. Dünya Savaşı'nın sona erişinin, önceki gün de Gelibolu
kahramanı Mustafa Kemal 'in aramızdan ayrılışının ölüm yıldönümleriydi.
Savaşların acımasızlığını en iyi vurgulayan yer kuşkusuz
Gelibolu'dur. Yüz binlerce insanın göz göre kıyıma gönderildiği
bu savaş alanı, hâlâ o günlerin trajedilerini somut biçimde günümüze
taşıyor. İngiltere'den Avustralya'ya; Fransa'dan Yeni Zelanda'ya
değin her yıl on binlerce insan Gelibolu'yu ziyarete geliyor.
Dedelerini bu topraklarda yitirmiş yabancılar, acılarını göz
yaşları içindeki Türklerle paylaşıyorlar. İster Türk, ister
yabancı şehitlikler ile anıtlar gezildiğinde, bu yarımadanın
neden bir uluslararası barış parkı olduğu bir kez daha anlaşılıyor.
''Küresel gangsterliğe'' soyunmuş ABD Başkanı George W.
Bush , ordusuna Irak saldırısı komutunu vermeden gelip
Gelibolu'yu gezmelidir. Bakalım ondan sonra savaştan söz
edebilecek midir?
1915
yılında yaratılan Çanakkale'nin geçilmezliğinin önemi, bugünkü
Türkiye Cumhuriyeti'nin varlığı orada daha iyi anlaşılıyor.
Atatürk'ün görkemi, o tarih içinde daha kolay algılanıyor. Ne
yazık ki Türk anıtlarında bazı ilgisizlikler insanı üzüyor.
Atatürk'ün Gelibolu'da gömülen yabancı askerler için 1934'te söylediği
''Onlar, bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık bizim
evlatlarımız olmuşlardır'' sözlerinin bulunduğu yazıtın
İngilizcesi bir felaket. Yapımı yıllarca süren ünlü Çanakkale
anıtının tepesindeki beton yığını bir zevksizlik örneği
olarak sırıtmakla kalmıyor, yağmur akıntısından doğan
lekeler, anıtın görkemine gölge düşürüyor. Pek çok şehitlik
yazıtı daha şimdiden kabardığı için bazıları yeniden yapılıyor.
Buna karşılık yabancı şehitliklerdeki anıtlar, beyazlıkları
ile barışın simgesini ilk günkü gibi yansıtıyorlar.
Bu
yıl da 10 Kasım'da, Gelibolu kahramanının ardından ağıtlar
yaktık. Nasıl Bush'un Gelibolu'yu gezmesini öneriyorsak, bugünkü
Türk parlamenterlerinin de Gelibolu'yu adım adım gezmelerini öneririz.
Bugün parlamentoya seçilebiliyorlarsa Ata'nın Gelibolu'da başlayan,
İzmir'de noktalanan bağımsızlık savaşını daha iyi algılayabileceklerine,
içecekleri anda daha saygılı olacaklarına inanıyoruz
cumhuriyet'ten Alınmıştır
|