|
|
Floransa'da toplanan
sosyal forum
8
Kasım sabahı, Floransa kentinin dış kesimindeki bir toplantı
salonunda düzenlenen atölye çalışmasının konusu, "Küreselleşme
sürecinde sendikal hareket, sorunlar ve eleştiriler"di.
Hollanda, İsveç, Belçika, Hırvatistan, Almanya, İngiltere, İsviçre,
Norveç, Danimarka, Türkiye ve İtalya'dan yaklaşık 30 kişi
olarak yaptığımız bu çalışmada öncelikle sermayenin iç örgütlülüğü
üzerine kısa bir bilgilendirme yapıldı ve ABD ile AB arasındaki
ortak sermaye lobi grupları tanıtıldı (CEO'dan Erik Wesselius).
Bu brifingde özel vurgu yapılan sermaye lobisi ise aynı gün yani
8 Kasım da ABD'nin Şikago kentinde toplanan TABD-Atlantik Ötesi
Sermaye Diyaloğu oldu ve Şikago'daki protesto eylemleri hakkında
da bilgi verilerek, küreselleşmenin kurumlarının her birinin karşısında
ayrı bir muhalif hareketin oluştuğu, bu durumun kapitalizmin bir
sistem olduğu ve tüm bu yapıların bütününden oluştuğu gerçeğinin
perdelenmesini kolaylaştırdığı eleştirisi yapılarak sistem
karşıtı hareketlerin artık belli bir politika etrafında birleşmesi
gerektiği belirtildi. Bu atölye çalışmasında tutulan bazı özet
notlar:
-
-
Avrupa Sanayicileri Yuvarlak Masası ERT, 1982 yılında
Philips, Gylenhammar şirketleriyle AB Komisyonu komisyonerlerinin
ortak girişimi sonucu kuruldu. Bu dönemde AB, ABD'li şirketlerin
çok yüksek rekabet gücü yüzünden oldukça sıkıntılı bir
kriz döneminden geçmekteydi. 1987 yılı sonrasında, ERT içersindeki
şirketlerin bilhassa Brüksel'deki lobi gücü arttı ve örneğin
ünlü Maastricht anlaşması ERT ve UNICE'nin (Avrupa İşveren Örgütleri
Konfederasyonu) yoğun çabalarıyla imzalandı. Bugün, ERT ve
UNICE üyesi şirketler oldukça güçlenen yapıları sayesinde AB
mekanizmalarına erişimde ve istediklerini empoze etme konusunda
neredeyse hiçbir sıkıntı yaşamıyorlar.(Erik Wesselius-Hollanda)
-
-
ESF'ye katılan azınlık konumundaki muhalif sendikalar
Avrupa çapında genel grevden söz ederken, ETUC, bugün herşeyin
yolunda olduğunu ve genel greve gerek olmadığını söylüyor.
Birinci öneri güzel ama gerçekçi değil, ikincisi ise gerçeklere
tamamen sırt çevirmek anlamına geliyor. Oysa, AB sendikaları son
yıllarda pek çok mevzilerini kaybettiler. Örneğin Avrupa'nın
belki de dünyanın en güçlü sendikası IG Metal, geçen yıl
Volkswagen ile 5000*5000 adı verilen bir sözleşme imzaladı. Bu sözleşme
Almanya metal sektörü ücret skalasının altındaydı. Ve böylesi
bir gelişme, ülkede genel bir gerilemenin ilk adımı olarak görülmek
zorundadır. Halbuki, aynı IG-Metal'in burada Sosyal Forum toplantılarında
söyledikleri çok farklıydı. Demek ki ortada retorikler dönüyor.
Avrupa'da 1930'lu yıllarda kurulan Sosyal Paktlar'ın o dönem için
geçerli olan gerekçeleri vardı. Aynı dönem, sendikaların
depolitize olmalarına ve bürokratikleşmelerine ve hatta giderek
ulusallaşarak, enternasyonalizmi unutmalarına yol açtı. Tüm bu
gelişmeler sendikaların üyeleri yerine şirketlere yakınlaşması,
işçilerin kendi örgütlerine yabancılaşması ve uzlaşmacı bir
sendikal anlayışın doğmasını da beraberinde getirdi. Döneme
damgasını vuran kavramlar ise farklı güç dengelerinin söz
konusu olduğu sistemlerde güçlünün kendi kurallarını zayıf
olana empoze etmesinden başka hiç anlama gelmeyen Sosyal Diyalog,
Endüstri İlişkileri ve Avrupa İş Konseyleri (EWCs) oldu.(Asbjorn
Wahl-Norveç)
-
-
Üzerinde durulması gereken kavramlardan biri de Şirket
Davranış Kodları (Code of Conducts) ve bununla bir arada düşünülmesi
gereken CSR (Corporate Social Responsibility)-Şirketlerin Sosyal
Sorumluluğu konseptleridir. Bazı batılı sendikaların gerek
sosyal diyalog gerekse bu iki kavramın meşrulaştırılması yönünde
önemli çabaları gözlenmekte ve bu sendikalar bilhassa mücadeleci
geleneğe sahip ülkelerin sendikaları ile geliştirdikleri ortak
ilişkilerde bu kavramları yerleştirme çabası gütmektedirler.
Sendikaların aşmak zorunda olduğu bir diğer handikap ise, en
temel sendikal hedef olan örgütlenmeye bakıştır. Örgütlenmede
nitelik, sınıf perspektifi gibi ilkeler öylesine unutulmaya yüz
tutmuş, olay öylesine kafa sayısına indirgenmiştir ki,
Hollanda, İsveç gibi sanayileşmiş ülkelerdeki görece güçlü
sendikalar bile yeni üye kaydı yapabilmek için ya cep radyosu dağıtım
kampanyası v.b kampanyalar düzenlemekte ya da üyelerinin
borsalardaki yatırımları için ücretsiz danışmanlık karşılığında
üye sayılarını korumaya çalışmaktalar.(Gaye Yılmaz-Türkiye)
-
-
Danimarka'daki büyük sendikalar dayanışma sözcüğünü
tamamen unutmuş gibiler ve AB'nin genişlemesini sırf Danimarka
sermayesi güçlenecek umuduyla destekliyorlar. Küçük ve sınıf
sendikacılığı yapanlar ise oldukça farklılar. Birkaç yıl önce
Polonya'ya giden bir tekstil firmasının eski işçileri ve örgütlü
sendika, Polonya'da açılan fabrikanın işçilerini şirket hakkında
bilgilendirmek ve sendikada örgütlenmelerini sağlamak için büyük
çaba sarf etti. Sendikaların özelleştirmeye bakışında da
oldukça ciddi, politik hatalar gözleniyor. Danimarka'da enerjinin
özelleştirmesi sonrasında sektör kendi kendini sürdürebilme özelliğini
tamamen yitirdi. Ve bu alandaki özelleştirme, en çok Nükleer şirketlerine
yaradı ve siyasilerin daha önce nükleer santralleri kapatmak için
verdikleri takvimlerde ertelenmeler başladı. Elektrik üretim ve
dağıtımını kamudan alan özel şirketler gerekli yatırımları
yapmaktan kaçındıkları için elektrik sıkıntısı baş gösterince,
nükleer santralleri kapatma takviminin ertelenmesi de kamuoyu
nezdinde meşruiyet kazanmış oldu. Bir diğer önemli mesele de AB
Komisyonunun 1.5 yıl önce Su'da özelleştirmeyi kabul etmiş
olması. Ne var ki AB Hükümetlerinin neredeyse tamamı o dönemde
bunu yapmalarının çok zor olduğunu belirtti. Peki Komisyon ne
yaptı? "O zaman bu işi 5 yıl erteleyelim" demek yerine
kapsamlı bir araştırma başlattı ve adını da "Su'yun özelleştirilmesinden
sağlanacak avantajlar" olarak belirledi.(Kenneth Haar-Danimarka)
-
-
Avrupa'da GATS anlaşmasına karşı ciddi bir duyarlık oluşmuş
durumda. Bu, bir yandan güzel bir gelişme olarak düşünülebilir.
Ancak, sadece GATS'a karşı olmak korkunç bir stratejik hata olur.
Aynı anda AB kurumları ve sistemin diğer güçleri de teşhir
edilmek zorundadır. Çünkü GATS ile amaçlanan AB Hizmet Şirketlerinin
Rekabet Gücünü arttırmaktır. Ayrıca üzerinde durulması
gereken bir husus da Avrupa Birliği ülkelerindeki görece yüksek
sosyal standartların AB tarafından getirildiği yanılsaması
yaratılmaya çalışılmasıdır. AB'nin pek çok ülkesindeki
standartlar AB düzeyinin çok üzerindedir ve bu normlar, mücadelelerin
yanı sıra, sermaye birikim sürecinin gereği sonucunda kazanılmıştır.
AB'nin asıl yapmaya çalıştığı ise entegrasyon, uyumlulaşma
adı altında bu standartları en alt düzeyde ortaklaştırabilmektir.
(Erik Wesselius-Hollanda)
-
-
Avrupa Parlamentosundan geçen yeni bir yasaya göre,
alternatif tedavi yöntemleri ve bitkisel ilaçların üretimi
yasaklanıyor. Amaç, ilaç tekellerinin karlarını maksimize
etmelerine yardım etmek. (Vitamins For All, İngiltere)
2-
4- Yine
8 Kasım günü öğleden sonra Fortezza De Baso'nun salonlarından
birinde yapılan sendikal toplantının organizatörleri FIOM, IG-METAL
ve CC.OO sendikalarıydı. Brezilya, Tayland, Kazakistan, ABD'nin
yanı sıra çeşitli Avrupa ülkelerinden sendikacıların katılımıyla
gerçekleşen toplantıda, ülkeler özelinde belli başlı özgün
sıkıntılar ortaya konurken, yeni açılımlar ve çözüm önerileri
de getirildi. Sorunların temelde ortaklaştığı fark ediliyordu.
Fakat özellikle Kazak sendikacının aktardığı bilgiler toplantının
en ilgi çeken bölümleriydi. Kazak Sendikacı, çalışanların
gelir düzeyinde hiçbir artış yaşanmaz ve hatta ücretler zamanında
ödenmezken, geçmişte kamusal hizmet olarak sunulan barınma, su,
elektrik gibi alt yapı alanlarının parayla satılır hale
gelmesinin ülkedeki hayatı dayanılmaz hale getirdiğini ve bu
politikalarda IMF, DB'nin payını anlattı. Aynı toplantıda, DİSK-
Birleşik Metal İş Sendikası ile DİSK-Basın İş Sendikası da
kısa birer sunuş yaptılar ve esas olarak Türkiye'deki yeni Çalışma
Yasası Değişikliği ile 80 darbesiyle değiştirilen sendikalar
yasasının örgütlenmeyi nasıl engellediğini aktardılar. Basın
İş sendikası Genel Sekreteri Kamil Kartal sunuşu sırasında,
sendikasının Türkiye'de örgütlenme modeli olarak G.Kore
sendikalarının örgütlenme modelini örnek almaya başladıklarını belirtti.
3-
5- 9
Kasım sabahı yine Fortezza De Baso'da yapılan başka bir toplantıda
söz alan SUD-Eğitim Çalışanları Sendikası adına konuşan bir
sendikacı, AB'nin Yaşam Boyu Eğitim ve Mesleki Eğitim gibi son dönemde
pek çok politikaya damgasını vuran yeni konseptlerini eleştirerek,
bunların tek amacının hizmet şirketlerinin karlarını yükseltmek
olduğunu; sanayi şirketlerinin kendilerine birer tane de eğitim
şirketi açtığını ve mesleki eğitim, yaşam boyu eğitim
konularını TİS masasına getirmek suretiyle sendikaları
enternasyonal bir hak olan eğitim konusunda pazarlığa çekmeye çalıştığını
belirtti. TİS görüşmelerinde ücret zammı yerine eğitim önerisi
yapan şirketlerin bu oyununa gelinmemesi gerektiği uyarısını
yapan sendikacı, işçi örgütlerinin kazanılmış haklardan
fedakarlık etmek gibi bir haklarının olmadığını belirtti. Kadınların
ve gençlerin iş gücü piyasalarındaki varlığı konusunda konuşan
bir başka konuşmacı Avrupa'da 46.9 milyon genç iş gücü
bulunduğunu ve bunların %35'inin işsiz olduğunu, çalışan gençlerin
ise çoğunlukla part-time ve kısa süreli sözleşmelerle,
genellikle kayıt dışı sektörlerde (oteller ve restoranlar gibi)
istihdam edildiklerini anlattı. Halihazırda "Yoksul İşçiler"
adı altında yeni bir işçi kategorisi oluştuğunu belirten konuşmacı,
çözüm önerisi olarak ta:
-
-
Herkes için parasız ve kaliteli eğitim hakkının kazanılması,
-
-
İşçilerin kazanılmış haklarının sonuna kadar ve
bedeli ne olursa olsun savunulması,
-
- Tüm bunlar için öncelikle
işçi örgütlerinde örgütlenmenin esas alınmasını önerdi.
Aynı
toplantıda yapılan bazı konuşmalardan özetler ise şöyledir :
*
Kapitalistlerin tek hedefi sermaye ve karların dolaşımını hızlandırmak
ve yalnızca bu yolla karlarını maximize etmek değildir. Eğitimin
metalaştırılması süreci, işçi sınıfının bilincine egemen
olmayı da amaçlamaktadır. Bu anlamda işçi sınıfı kültürü
yeniden canlandırılamayacak olursa bu mücadele de kazanılamayacaktır.
Başka bir deyişle sendikal hareket bugünkü yapısını ve tarzını
gözden geçirmek zorundadır.
*
Şu anda bütün Avrupa ülkelerinde çalışma yasalarını değiştirme
hazırlıkları sürmekte hatta bazılarında belli adımlar atılmaktadır.
Ancak, bazı sendikaların sınıfa dönük bu saldırılara, kuralsızlaştırma
çabalarına destek verdikleri görülüyor (CISL ve UIL gibi). Oysa
pek çok az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkede işçiler bizim
örgütlenme yöntemlerimizi izliyor ve örnek almak istiyor. Bu
nedenle sermaye yanlısı emek karşıtı politikalara işçi örgütlerince
verilen destekler daha da hayati bir konum arz ediyor. (İtalya-FIOM)
*
Bugün eğitim alanında yaşanan tek sorun bu alanın ticarileştirilmesi
değildir. Okullarda verilen eğitimlerin en temel hedefi gençleri
kapitalist ideoloji doğrultusunda manipule etmek ve giderek
a-politik bir sınıf yaratmaktır. Son dönemde İtalya FIAT'da yaşananlar
hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. FIAT-GM arasında yaşanan
şirket birleşmesi sonrasında binlerce işçinin işten çıkarılmasına
karar verildi. Bu kararı durdurabilmek için fabrika işgalleri yapıldı
ve mücadele hala devam ediyor. Diğer yandan İtalyan Hükümeti de
İş Yasasının 18. maddesini değiştirerek iş güvencesi hakkımızı
elimizden almaya çalışıyor. Benzer gelişmelerin diğer ülkelerde
de yaşandığını biliyoruz. Bu mücadeleler ortaklaştırılmak
zorunda. Çünkü kapitalist hegemonyayı sadece bir ülkede kırmak
yetmeyecektir. (İtalya-FIOM)
*
Rekabet, tüm emek piyasalarını kuralsızlaştırmayı ve işgücü
maliyetlerini bu yolla azaltarak, karları yükseltmeyi amaçlıyor.
Avrupa Birliği, Amerikan modelini kopyalayarak 2010 yılına kadar
dünyadaki en rekabetçi güç haline gelme hedefine kilitlenmiş
durumda. Bu hedef, bugün sahip olduğumuz ekonomik standartların
önümüzdeki süreçte hızla gerileyeceği şeklinde okunmak
zorunda. (Yunanistan)
*
Avrupa Konvansiyonu sürecine de müdahil olmak zorundayız. Aksi
taktirde AB içindeki işçiler, işsizler, göçmenler ve azınlıklar
arasındaki uçurumlar giderek daha da büyüyecek.
*
Avrupa Ulaşım İşçileri Federasyonu olarak yalnızca AB ülkelerinde
değil diğer AB dışı ülkelerde de örgütlüyüz. Ulaşım sektörünün
gerçek aktörleri kamu değil, otomobil, petro kimya, borsa-finans,
uçak yapımı şirketleridir. Söz konusu bu sektörlerin güçlü
şirketleri iki yıl önce ulaşım sektörüne de el attılar ve çok
düşük ücretli, genellikle göçmen işçileri istihdam ederek
son derece esnek koşullarda çalışıyorlar. Ulaşım sektöründe
taşeronlaşma son derece yüksek düzeyde. Bu yüzden sektörde örgütlü
sendikalar giderek küçülmektedir. İspanya'da yapılan sınır ötesi
nakliyatın %62'si kendi adına, bireysel sözleşmeyle çalışan işçiler
tarafından gerçekleştirilmektedir. Kuzey ülkelerinde ise durum
oldukça farklıdır. Örneğin Hollanda sendikaları beyaz yakalıları
(mühendisler) örgütleyerek işin işinden çıkmaya çalışmaktadır.
Gemi inşa sektöründe son dönemde değişik stratejiler izlenmeye
başlandı. Amaç, sınır denetimlerinden kaçabilmek. Durum,
1920'lerin Amerika'sını anımsatıyor. Federasyonumuzun her yıl düzenli
olarak yaptığı ve dünyadaki tüm üye sendikalarını bir araya
topladığı toplantılarının en sonuncusunda dünya çapında bir
asgari ücretin nasıl hayata geçirilebileceği konusu tartışıldı.
Kampanya kapsamında bu kararı uygulamayı kabul etmeyen şirketlerin
kargoları limanlarda indirilmeyecek ve geri çevrilecek. Ayrıca,
tayfaların gemi inşa işinde çalışmalarını da önlemeye çalışıyoruz.
*
Sendikalar, dünyada tek ideolojinin neo-liberalizm olduğunu kabul
etti ve bununla pazarlık ederek iyileştirme yolunu seçti. Biz gençler,
bunu kabul etmiyoruz ve bu sistemle mücadele etmeye kararlı olduğumuzun
bilinmesini istiyoruz. (Yunanistan Delegasyonundan Gençlerin sözcüsü)
*
Eğer Temel Haklar Şartı, bugünkü haliyle konvensiyona dahil
edilecek olursa, sahip olduğunuz tüm haklara elveda
diyebilirsiniz. "Canım nasıl olsa değiştiririz "
diyorsanız, en az 10 sene beklemek zorunda olduğumuzu unutmayın.
*
Sendikaların küreselleşme mücadelesinde tek argümanın olduğunu
söylediniz. Oysa burası ESF çok daha geniş bir kapsama sahip.
Sendikalar olarak mücadelenizi diğer sosyal hareketlerle ortaklaştırmayı
düşünmüyor musunuz? Sorusuna sendikacıların verdiği yanıt
"Sermayenin saldırılarına karşı mücadele sınıfsal olmak
zorundadır". Şeklindeydi.
Savaşa
Karşı Yürüyüş:
Avrupa
Sosyal Forumu buluşmasının 4.günü (9 Kasım 2002-Cumartesi)
saat 15'te Fortezza De
Baso'dan başlayıp Campo di Marte meydanına kadar yaklaşık 7
km'lik Savaşa Karşı yürüyüş gerçekleştirildi.Yürüyüşün
saat 15'te başlayacağı duyurulmasına rağmen yürüyüş korteji
saat 11'den itibaren oluşmaya başladı. ASF katılımcılarının
büyük çoğunluğu Avrupa'dan olmakla birlikte dünyanın
çeşitli ülkelerinden temsili düzeyde de olsa katılımcılar
vardı. Yürüyüş kortejinin en önünde ASF'nin yabancı katılımcıları,
daha sonra İtalyan CGIL konfederasyonuna bağlı sendikalar özellikle
FIOM Metal İşçileri Sendikası üyeleri ve FIAT İşçileri,
Fransız, İspanyol, Yunan, Alman ve diğer Avrupa ülke Sendikaları,
Fransız ATTAC ve diğer ülke ATTAC'ları, Siyasi Parti ve Oluşumlar,
İtalyan Barış Derneği PACE, Çevreci gruplar, Floransa halkı ve
diğer küçük gruplar olmak üzere yaklaşık 200 bin kişinin katıldığı
ve 4-5 saat süren bir Savaşa Karşı yürüyüş gerçekleştirildi.
Yürüyüş sırasında her dilden Savaşa Hayır ve ABD ve Bush karşıtı
sloganlar atılırken, hep birlikte marşlar ve şarkılar söylendi,
müzik grupları canlı konserler verdi, tiyatrocular tek kişilik
ve gruplar halinde gösteriler yaptı. Floransa halkı yürüyüşe
pencerelerinden sarkıttıkları bayrakları, pankartları ve alkışları
ile alt katlardakiler ise yürüyüşçülere bedava su ve kahve
servisleri yaparken, bacakları alçılı bazı Floransalılarda
koltuk değneklerini sallayarak ve tekerlekli iskemlelerine vurarak
destek verdiler. Tüm yapılanlarla yürüyüş bir karnaval havasında
gerçekleştirildi.Yürüyüşü tamamlayanları Campo di Marte
meydanında müzik grupları şarkılarla karşıladı. ASF katılımcısı
çeşitli ülke ve gruplardan temsilcilerin yaptıkları kısa konuşmalarla
Savaşa karşı yürüyüş tamamlandı. ASF'nin Floransa toplantılarında
ATTAC'ların ağırlığı hissedilirken,
Savaşa Karşı yürüyüşte ise, İtalyan barış örgütü
PACE'nin kitlesel ağırlığı vardı. Floransa yürüyüşü katılımcılarının
sayısı hakkında ASF 1 milyon, Floransa Polisi 400 bin, İtalyan
medyası 300 - 700 bin gibi abartılı rakamlar vermesine karşın
bu yürüyüş yaklaşık 200 bin kişinin katıldığı ve küreselleşme
karşıtlarının şimdiye kadar düzenlediği en kitlesel protesto
yürüyüşü olduğu gerçeğini değiştirmez.
Avrupa
Sosyal Forumu toplantıları değerlendirmemiz.
Floransa'da
gerçekleştirilen ASF toplantısı, 31 Ocak-5 Şubat 2002
tarihlerinde Brezilya'nın Porte Alegre kentinde düzenlenen Dünya
Sosyal Forumunun 2. toplantısında kararlaştırılmıştı. Dünya
Sosyal Forumu ve Avrupa Sosyal Forumunun bileşenleri arasında, çeşitli
ülkelerden, ekonomik, siyasal, çevresel, kültürel, ideolojik
farklılıkları olan işçiler, kamu çalışanları
ve sendikaları, meslek örgütleri, çiftçiler, siyasi
partiler ve oluşumlar, çevreciler, otonom yapılar, sisteme
muhalif gruplar bulunmaktadır. Bu çeşitlilik ve renklilik DSF ve
ASF'nin, bize günümüz muhalefetinin nereye yöneldiği ya da
hangi karşıtlıklara yöneltildiğinin ipuçlarını da
vermektedir. DSF ve ASF tartışma platformları her çeşit düşüncenin
özgürce tartışıldığı bir zemin olarak sunulsa da gerçekleştirilmesinde
bu oluşumların egemen görüşünün yönlendirmeleri ve farklılığı
ortaya çıkmaktadır. DSF ve ASF oluşumlarının bileşenleri içerisinde
"kapitalist sistemin reform edilebileceği" temel görüşü
ağırlıktadır. Bu saptamamız kuşkusuz DSF ve ASF oluşumuna katılan
tüm yapılar ve gruplar için geçerli değildir. Ancak DSF ve
ASF'yi ideolojileri ve eylemleri ile yönlendiren, alınan
kararlarda daha çok söz sahibi olan ve bu platformlara rengini
veren bileşenlerin gerçek pozisyonu da budur. Floransa'da yapılan
ASF toplantılarının büyük çoğunluğunda başta Fransız ATTAC
ve diğer ülke ATTAC'ları ile benzeri yapıların temsilcilerinin
konuşmacı olarak yer alması ve reformist görüşlerin katılımcılara
empoze edilme çabalarını, İşçi Sendikaları ile Sivil Toplum
Kuruluşlarının iç içe geçmesi, birlikte mücadele etmesi ve mücadelenin
sınıfsal eksenden toplumsal eksene kaydırılarak verilmesi, kısacası
sendikaların İşçi Sınıfının örgütü değil de STK'laştırılmasının
empoze edildiğini bir kez daha gözlemledik.
Bu
empozeyi yapan oluşumların yanında Sosyal Avrupa'ya dönüş özlemlerinden
daha ileri talepleri olmayan başta ETUC, İtalyan CGIL, Fransız
SFDT, Alman IG Metal, İspanyol UGT gibi Avrupa Sendikal Hareketine
yön veren sendikaların temsilcilerinin konuşmalarındaki temel
vurgular birlikte düşünüldüğünde DSF ve ASF'nin içinde neden
yer aldıklarını ve küreselleşme karşıtı muhalefet içerisindeki
konumlanışlarının gerekçesi de ortaya çıkmaktadır. Avrupa
Sendikal Hareketine yön verenlerin temsilcilerinin hemen hemen
tamamı ülkelerinde son 20 yılda başta, Örgütlenme, Esnek Çalışma,
Kalite Uygulamaları, Çalışma Süreleri, Sosyal Güvenlik, v.b.
gibi temel konulardaki hak kayıplarını ve kaybetmeye devam
ettikleri haklarını detayları ile aktardılar. Ayrıca Avrupa
Sendika temsilcilerinin söylemlerinde ağırlıkla ABD sermayesi ve
emperyalizmine karşı bir duruş sergilemeleri, kapitalist sistemin
bütününe yönelik bir karşı duruş kaygıları olmadığını
ya da Avrupa Sermayesi ve emperyalizminden pek şikayetçi olmadıkları
çıkarsaması da yapılabilir.
DSF
ve ASF'ye rengini veren bileşenlerin Floransa'da yansıttıkları görüntünün
emekçi sınıfların mücadelesine yön verecek yeterlilikte olmadığı
talep ve söylemlerinden ortaya çıkmaktadır. Teknik olarak DSF ve
ASF üye olunacak ya da üyeler üzerinden yürüyen bir yapı değildir.
Ancak geniş toplum ve emekçi kitleler üzerinde etki yapma gücüne
eriştirilmek istenen bir flatform olduğu ortadadır.
Bu
yüzden umarız ki DSF ve ASF'ye bugün için rengini veren yapıların
küreselleşme karşıtı hareketin kapitalizm karşıtı bir mücadeleye
dönüştürülmesi sürecine ya da kapitalizm karşıtı bir mücadelenin
yaratılmasının önünde engel oluşturmazlar.
T.MAI
ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu
ASF
Floransa Delegasyonu
|
|
|