|
OHAL
KALKTI
BU
HAL NASIL OLACAK
19
Temmuz 1987'de başlayan Olağanüstü Hal (OHAL) bugün resmen kalkıyor.
Tunceli, Hakkari, Diyarbakır, Van, Siirt, Mardin, Bingöl, Elazığ'da
başlayıp daha sonra Batman, Şırnak, Adıyaman, Bitlis ve Muş'ta
da uygulanan OHAL kademeli olarak kaldırıldı. En son 30 Temmuz'da
Bakanlar Kurulu'nun kararıyla Hakkari ve Tunceli'de de kaldırılmış,
Diyarbakır ve Şırnak'ta dört ay uzatılmıştı.
Diyarbakır'daki
sivil toplum örgütleri de "OHAL'li yılların bir daha yaşanmaması
dileğiyle Olağan yaşama merhaba diyoruz" açıklaması yaptı.
Aralarında
Diyarbakır Barosu, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu
Mimarlar Odası, Büyükşehir Belediye Başkanı, Çağdaş Hukukçular
Derneği Halkın Demokrasi Partisi, Emeğin Partisi, Tabipler Odası,
Göç Edenlerle Yardımlaşma Derneği'nin de bulunduğu 46 sivil
toplum örgütü ve parti temsilcisi yeni bir döneme girecek olan bölge
için taleplerini şöyle sıraladı:
Koruculuk
kaldırılsın, geri dönüş sağlansın
*
OHAL' in uygulandığı dönemlere ait kapsamlı bir muhasebenin çıkarılması
*
Bölgedeki mevcut sorunların tartışılarak, düşüncelerin
serbestçe ifade edilmesini. Bölgede OHAL sonrası yeniden yapılanma
ile demokrasi standardının yükseltilmesini,
*
Bölgenin hammadde ve Pazar stokuna dayalı sanayi yatırımları ve
planlamasının yapılmasını,
*
Nitelikli ve ulaşılabilir sağlık hizmetlerinin verilmesi,
*
Geçici Köy koruculuğuna son verilmeli, boşta kalan korucular başka
alanlarda istihdam edilmeli.
*
Köye geri dönüş önündeki engellerin kaldırılarak zararların
tazmin edilmesi.
Sanayicinin
borcu ertelensin, yerel yönetimler güçlendirilsin
*
Tarım ve hayvancılığın tekrar canlandırılması
*
Yerel yönetimleri güçlendirecek yapısal reformları içeren
yerel yönetim yasasının derhal çıkarılması
*
Bölge sanayicisi ve esnafının kredi borçlarının ertelenip teşvik
kredilerinin sunulması.
*
Avrupa Birliği uyum yasalarının derhal çıkarılarak çağdaş,
katılımcı yeni bir anayasanın hazırlanması.
OHAL'in
tarihi
,
Bingöl, Hakkari, Mardin ve Siirt illerinde Sıkıyönetim uygulamasının
sona erdirilmesi ile birlikte 285 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname ile Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kuruldu, aynı
Kanun Hükmünde Kararname ile Bingöl, Diyarbakır, Elazığ,
Hakkari, Mardin, Siirt, Tunceli ve Van İlleri Bölge Valiliği
kapsamına alınarak bu iller de Olağanüstü Hal uygulamasına alındı.
*
Bu kapsamın dışında bırakılan Muş, Adıyaman ve Bitlis aynı
yasa uyarınca Mücavir il konumuna getirildi.
*
Batman ve Şırnak'ın 6 Mayıs 1990'da İl olmasıyla, OHAL Bölge
Valiliği'nin kapsadığı illerin sayısı 13'e çıktı.
*
Bitlis'in 94'te dahil edildiği OHAL'de aynı yıl Elazığ OHAL'den
çıkarıldı ve mücavir il oldu.
*
96'da Mardin mücavir il kapsamına alındı, Elazığ da mücavir
il kapsamından çıkarıldı.
*
6 Ekim 1997'de Batman, Bingöl ve Bitlis, 30 Kasım 1999'da Siirt,
30 Temmuz 2000'de Van, 30 Temmuz 2002'de de Hakkari ve Tunceli mücavir
il kapsamına alındı.
*
Diyarbakır ve Şırnak'ta bugün kaldırılmasıyla 15 yılık OHAL
dönemi sona ermiş oldu.
HİÇ
YEŞİL KIYAFETİM OLMADI
Ben
daha Türkçe'yi öğrenmeden Olağanüstü Hal'e (OHAL) girmiş
Hakkari... OHAL'in ne olduğunu falan hiç birimiz bilmiyorduk o
zamanlarda. Dağda bayırda bulup oyuncak edindiğimiz şeylerin,
insan öldüren "bomba" olduğunu da bilmiyorduk ilkin.
Biz sadece askerlerin köye gelip büyükleri köy meydanında
topladıklarını, o ufak bedenlerimizin her gün, üzerinde dehşet
yaratan bakışlar ve odalarımıza giren çamurlu potinler altında
daha da ufaldığını biliyorduk. Biz o zamanlar korkmayı yeni
yeni öğreniyorduk.
Siyah
beyaz televizyon gibi hayatlar
Kimden
korkulacağını, neden korkulduğunu ise bilmiyorduk. O zamanlar
televizyonda da tek kanal vardı, bizim hayatımızda da. Televizyon
da siyah beyazdı, hayatımız da. Zaten evde yeşil sarı kırmızı
renklerin bir araya gelmemesi için olağanüstü bir çaba ve özen
gösterilirdi. Renk ne kadar az olursa o kadar güvendeydik yani.
Terliklerdeki yeşil sarı kırmızı renkler yüzünden saatlerce
sorgulanan komşumuzun başına gelenler de yıllarca
"ders" olmuştu tüm köylülere...
İstanbul'a
Ankara'ya hasta götürenler, geri döndüklerinde kimsenin
inanamayacağı şeyler anlatırlardı biz çocukken. "Peh! İstanbul
buralara benzemez. Orada onbaşılar bile hastanede kuyrukta
bekliyor", ya da "İstanbul'da bir polis sana küfür bile
edemez" gibi "efsaneler" duyardık.
Televizyonda
çocuklar polislere "amca" derdi, polis de gülümser,
kimi zaman da şeker verirdi. Tabii biz güler geçerdik, hem İstanbul-Ankara
için anlatılanlara hem de televizyondaki polis profiline. İnanmazdık
bir askerin kuyrukta bekleyebileceğine. İnanamazdık...
Nasıl
olur da köyde babalarımızı dayaktan geçiren askerler kuyrukta
bekleyebilirdi? Nasıl olur da öldürdükleri PKK'lileri
panzerlerin üstünde "sergileyip" slogan atanların da
kardeşleri, çocukları olurdu?... Nasıl olur da başlarını
kestiği cesetlerle fotoğraf çekenler bir gün olur da ağlardı?...
Çocuk saflığımızla bunları anlamlandırmamız imkansızdı...
Adım
Serbest, Azad'ın kardeşi
Ben
OHAL'li yıllarda başladım ilkokula. Benim ve ağabeyimin adları
okula başlar başlamaz değiştirildi. Bizim evde hala bana "İrfan"
diyerek alay ederler. Ben de zaten "Serbest" ismini sadece
okulda ve Türkçe konuşulan yerlerde sakladım. Yani aslında çocukluğumdan
beri sadece evimde "Serbest"im. Bir de bizim Azad'ı İzzet
yaptılar tabii. Bu bile OHAL'in bizdeki etkisini "baki"leştirdi.
Sonraları ben artık İrfan oldum, Azad da İzzet...
"Bizim
ilkokul yıllarında, 'Rahan' diye bir çizgi film vardı" diye
anlatmaya başlıyor Cevdet ve şöyle devam ediyor:.
"Rahan,
sürekli 'güneşin inini' arar ve ülkeden ülkeye giderdi. Bayılırdık
Rahan'a, kendimizi onunla özdeşleştirirdik. Biz de 'özgürlüğün
inini' aramak isterdik ama, köyümüzün arkasındaki dağları
bile dolaşamazdık. Daha çocukluktan, sıkılmaya başlamıştık
ülkemizden. Sevmiyorduk köyümüzü, çünkü korkuyla iç içe yaşıyorduk
orada. Babalarımız da korkuyordu, onlar da artık sevmiyorlardı köyü...
Biz Rahan olmak istiyorduk. Sonra orta okul yıllarında İnce
Memed'i okuduk ailece. Artık 'İnce Memed' olmak istiyorduk... Bu 'hal'le
büyüdük işte. Lise yıllarında da hep korkutulduk. Okul bizim için
bir kabustu, yaşadığımız yer de. Başka bir dünyanın
olabileceğini bile görüp de içine giremediğimiz çizgi
filmlerden öğrendik..
"Babam
öldüğü için evin büyüğü bendim. Daha altı yedi yaşlarındaydım.
Ama askerlere ben kapıyı açardım her zaman. Zaten haftada bir
iki kere gelirlerdi köye. Aramalarda da tüm peynir kuyularını
bana açtırırlardı. Daha çocukluktan gözümüz korkutuldu.
Askerler 'apocu geldi mi lan köye' diye tehditkarca soru sorarlardı
bize mesela. Ya da bazı akşamlar, sabaha kadar çatışmalar
olurdu. Annemin kucağında kendimce korunurdum. Çatışma bitene
kadar da ağlardık korkudan. Gerçi daha iki üç yıl öncesine
kadar da çatışmalar yaşanıyordu ama biz artık normal görüyoruz
tüm olanları... Zaten anormal olması için de bir gerekçe yok.
Doğar doğmaz kendimizi içinde bulduğumuz olağanüstülük doğal
olarak olağanlaştı... "
Cevdet
iki yıldır Ankara'da öğrenci. Şu an yirmi yaşında ama Kızılay
Meydanı'nda karşılaştığı polislerden bile korkuyor hala...
"Geçen
gün Güven Park'ta oturmuş gazete okuyordum. Sonra karşımdaki
banka iki polis geldi oturdu. Kendi aralarında sohbet ediyorlardı.
Yani beni görmüyorlardı bile. Ama ben yine de kalktım gittim
oradan. İster istemez korkuyor insan..."
Cevdet
haklı. İster istemez korkuyor insan. İster istemez... Hem kim
ister ki korkmayı...
"Türk
olduğuma inanırdım"
İlkokula
OHAL ile başlayan Şırnak'lı Yasemin Şafak da hep korkmayacağı,
korkmak zorunda kalmayacağı bir yer, bir ülke hayali ile büyüdü.
Adı bile OHAL'in eskilere dayanan uzantısı "Sıkı Yönetim"in
gölgesinde korkudan "Yasemin" olarak konuldu, o ise utandı
kendi adından. Annesi onu "Türk" olduğuna inandırdı
çocukluğunda. Yani Yasemin çocukluğunu Türk olarak yaşadı önceleri...
Yasemin
7 yaşında iken "doğdu" OHAL. Hemen ertesi yıl, en
sevdiği yengesini aldı götürdü bu "uygulama"... İşte
asıl o zaman korkulu yıllar başladı onun için. Ve bu yıllar
bir daha hiç bitmek bilmedi..
"Ben
ilkokulda iken sınıfta sürekli 'ben Türküm' derdim. Şimdi hatırladıkça
utanıyorum o yıllardan. Ama Şırnak'ta Türk olmak en güvenlisiydi.
Annem Kürtçe'yi babamın da zorlamasıyla unutturdu bana... Her şey
çok kötüydü, çok korkutucuydu. Biz daha çok küçüktük ve hiç
tanımadığımız silahlı insanlar gecenin bir saatinde aramaya
gelirlerdi. Her yerde artık işkence olaylarından ölümlerden
bahsediliyordu. İlk kez OHAL'li yıllarda ceset gördüm. O da günlerce
hamile haliyle hastane yatağında zincirle bağlanan ve serbest bırakıldıktan
sonra tüm olanlara dayanamayıp kalp krizi geçiren yengemin, bana
en yakın insanın cesediydi. Her gün göz altına alınıyordu,
Aydın'lıydı yengem, belki o da çocukluğundan itibaren OHAL'i görseydi
dayanabilirdi tüm olan bitene... Zaten sonrası artık hep ölümlerle
geçti. OHAL denince aklıma ilk önce yengem gelir, sonra Rambo
gibi kaba saba adamların o nefret dolu bakışları...
Ben
daha on üç yaşında iken, bir gün düğün için gittiğimiz
Cizre'de olay çıkmıştı. Askerler her yeri tarıyorlardı, biz
de çatışmaların arasıda kalmıştık. Sonra kaldığımız evi
aramaya geldiler. Evin yaşlısını, biz çocukların gözleri önünde
dövmeye başladılar. Adam bizden utanıyordu, küçük düşürülüyordu
çünkü. Kimliğim yanımda olmadığı için, beni panzere götürdüler.
Annem ağlıyordu. Beni ellerinden zor çıkardılar... Daha çocukluğumdan
itibaren yaşamaya başladığım şeyler yüzünden askerleri çağrıştıran
yeşil renginden hep nefret ettim. O renkten hiçbir zaman bir
giysim ya da eşyam olmadı..."
Yasemin,
yaşadıkları yüzünden, üniversitenin Psikolojik Danışmanlık
Bölümüne girdi, şimdilerde de savaşın insan psikolojisi üzerindeki
etkisi üzerine araştırmalar yapıyor:
"Savaş
ortamı özellikle çocukları yaşama küstürüyor. Hayata olan güvenlerini
sarsıyor... Doksanlı yıllarda çöplerden sık sık ceset çıkıyordu.
Çöpü dökerken önce ceset olup olmadığına bakardım. Ben daha
çocuktum ve ceset görmeye çoktan alışmıştım..."
|