Geçen yüzyılı doğuş ve çöküş süreçleri
ile iki kez belirleyen Marksist-Leninist ideolojinin, yapısını,
açmazlarını, umarsızlığını, entelektüel bir kaygıyla
araştırıp açıklamaya çalışan bir bilim adamıdır
Aybar. Ama muhalifi ile yandaşı ile kabul gören bu özelliğini
pratik sosyalist siyasetin de temeline oturtma çabası zaman
zaman yalnızlaşmasına da neden olmuştur. Oysa yapılmasını
istediği şey, Marx'ın bilimsel yöntemini uygulamak, dışımızdaki
gerçeğin hareketini kavramamızı sağlayacak tüm vektörlerin
bu yöntemle analiz edilerek pratik siyasete uygulanmasıdır.
Sosyal olaylarda bunun bir reçetesinin olmadığı ve keşif
için sonsuz çaba gerektiği ama bilimsel davranabilmenin de
tek koşulunun bu olduğunun altını devamlı çizmektir.
Türkiye ve elbette parçası olduğu dünya
sosyalizminin gelişim çizgisini inceleyen ve fiilen içinde
olan herkes bilir ki Aybar ve TİP çizgisi ile siyaset büyük
bir kırılma yaşamıştır. Ve incelendiğinde görülür
ki, başta CHP çizgisinin değişmesi ile başlayan ve bugünlere
gelen kırılmanın temelinde Aybar öncülüğündeki TİP'in
kitlesel muhalefeti başarı ile örgütlemesi yatmaktadır.
Yani Aybar liderliğindeki TİP'ten sonra Türkiye'de hiçbir
şey eskisi gibi olmamıştır.
Bunları yazmaktaki amacım, bu kitabın
yazarının özelliğini anlatabilmek içindir. Zira yazılar
kendi bütünlüğü ile ele alındığında; teori ve pratik
arasındaki can alıcı diyalektik, tarihi oluşturan insanın
gene bu tarih tarafından oluşturulması sürecinin
belirleyiciliğini açık şekilde izlemek olanaklı. Çünkü,
Aybar'ın bu kitabın yayımlanmasına kadar geçen süre içinde
çıkmış olan tüm kitaplarında ve Mumcu'nun kitabında parçalar
halinde bulduğumuz çizginin, daha evrensel ve geniş anlamıyla
ele alındığını ve bu oluşumun siyasi pratikle iç içe
nasıl geliştiğini bir bütün halinde ve daha bir gerekçelendirilmiş
haliyle görebiliyoruz.
Kitabı açıklayıcı bir sunuş yazısı
ile yetkin bir biçimde yayına hazırlayan Aylin Özman'ın
deyişiyle Aybar bu yazılarında; "...hümanizma etrafında
yapılandırdığı Marx yorumunu, Marksizm ve bilimsellik üzerine
görüşlerini ve bu bağlamda bilimsellik kaygısının
Marksist düşüncenin gelişimi açısından anlamını ve
yeni yorum ve ele alışların kaçınılmazlığını en açık
biçimde dile getirmektedir.".
Gerçekten de daha önceki kitaplarında da
Leninist-Stalinist ideoloji ile Marksizmin sorunlu ilişkisinden
söz eder Aybar. Fakat, önemli bir bölümüne A. Özman'ın
akıllıca yerleştirilmiş ara başlıklar ile anlamını
vurguladığı bu yazıları yukarıda andığımız
kuram/siyasal pratik ilişkisine derli toplu bakmamızı sağlıyor.
Kısaca söylersek, Marx sonrasında kuramın
yaşam alanlarına nüfuz etmesi demek olan "Leninizm,
Stalinizm, Maoizm" gibi "marksizmlerin"; bu
bilimsel öğretiyi, (cenneti dünyada vaat eden iman kapısına
döndürmeleri-M.A.A.) yani gerçeği kendi içinde arayan
idealist bir siluet haline getirmelerinin nedenleri ve sonuçları
üzerine düşünen ve yargılayan bir kitap; Marksizm ve
Sosyalizm Üzerine Düşünceler.
...................................................
Kitaptaki yazılar temelde, kökten bir eleştiri
ile ardına çeşitli ekler almış Marksizmin salt siyaset
ideolojisi haline getirilmesini, bunu yapabilmek uğruna
genellemelere gidilmesi sonucu ve kesin tanım-yargılarla bir
çeşit ontolojiye dönüştürülmesinin ortaya çıkardığı
oluşumları, yapıları ve sistemleri tartışıyor. Aybar'a
göre kesin yargılarla genellemelere girmek ve buralardan
mantıksal sonuçlar çıkarmak, dünü bugünü ve geleceği
böylece açıklamak ve kestirmek bu yolla olanaklıymış
gibi gösterilmek istenmiştir. Çünkü böylece varılan
noktada teori, sistemi doğruluyorsa "doğru"
sistemle bağdaşmıyorsa "yok" sayılmaya başlanmıştır.
Bu ise yanlış bir iktidar biçiminin meşrulaştırılması
için kullanılan yöntemdir. Bu yanlışlığın aşılabilmesi
için de mutlaka "...Marx'a dönmek gerekir." ama bu
dönüş "...bağnazca bir dönüş olmamalıdır...bilim
düşüncesiyle ve eleştirel bir gözle yapılmalıdır..."
Aksi Marksizmi kuru bir teori olarak görmektir. Oysa "Marx'ın
teorisi sadece bilimsel bir teori değildir. Bunun yanı sıra,
hümanist bir felsefe bir de politik doktrin yanı vardır."
Bunları birbirinden ayırmak Marx'ı eksiltmektir. Fakat bazı
Marksistlerin yaptığı gibi Marx'ın hümanizmasını 1845
öncesine gönderimlerle oluşturmak ne denli yanlışsa,
epistomolojik bir kopuşu ileri sürerek Marksizmi bir anti-hümanizma
olarak ilan etmek de o denli yanlıştır. "Kuşkusuz
Marksizm bir hümanizmadır, bilime dayalı bir hümanizma..."
Çünkü, "Marx'ın hümanizması bilimsel çalışmalarına
yön vermiştir." Politika ise 'bilimsel hümanizmanın'
gerçekleşmesi için verilen savaşın adıdır.. Bu savaşın
öncüsü ise doğrudan işçi sınıfıdır. "İşçi sınıfı
felsefenin maddesel gücü, felsefe de işçi sınıfının düşünsel
gücüdür." Ayrıca insan tüm yabancılaşmalarından
kurtulup "...evrensel varlığını evrenselce
kavrayacaktır..." Aybar, Marx'ın bu görüşlerine
dayanarak insanın kurtuluşunun tüm insanlığın kurtuluşu
anlamına geldiğinin altını çizmektedir. Çünkü işçi sınıfı
sömürüldüğü, çalıştıkça insanlığını yitirip köleleştirildiğini
gördüğü için ve bunun acısıyla yola çıkar ama esas
olanın, "Teknolojik ilerlemeye paralel yabancılaşmış
insandan 'tümel' insana geçiş süreci aslında bir tümlemedir...İnsanın
kurtuluşu sanki tarih biliminin (tarihsel maddecilik) amacı
oluyordu. Bu tezin ne kadarı bilim, ne kadarı felsefeydi?
Belki Marx'ın yaşadığı günlerde çoğu felsefeydi. Bugün
sanırım bilim olmuştur..." saptamasını yapıyor.
Nitekim Marx da felsefe ile çözülemeyen sorunların çözümü
için, felsefeyi dışlamadan ekonomi ve tarih çalışmalarına
öncelik vermiştir. Bu üçlü özelliği içinde taşıyan
Marksist Bilim Teorisi bu bilimsel yapısının özelliği
nedeniyle bile "...sürekli ayarlamalar
getirmektedir..." Çünkü bilinir ki Marx'ın sosyal
olaylara katı bir 'gerekircilik'
(belirlenimcilik-determinizm) ışığı altında bakması doğaldır
ama günümüzdeki bilimsel gelişmeler salt bu noktadan
"rastlantı" ve "belirlenmezlik" kuramının
doğadaki yeri tartışılmaya başlanmıştır. Parçacık
fiziğindeki gelişimler ve buna bağlı olarak Heisenberg'in
geliştirdiği fizik kuramı gerçekten de bilim dünyasını
çok etkilemiş ve 'değiştirmiştir'. Aybar'ın bu konu üzerine
Türkiye için erken sayılacak bir dönemde kendi dostlarıyla
(bir anlamda kapalı devre bir sohbet ortamında) tartıştığını
diğer kitaplarıından biliyoruz. TİP Tarihi kitabında
Behice Boran'la 'raslantı'nın ve 'istatistik'in Marksizm üzerindeki
etkisini tartıştıklarını daha sonradan Boran'ın bu konuşmaya
dayanarak kendisine "romantik sosyalist" suçlaması
getirdiği okumuştuk. (Yıl 1968) Bu kitabında da, başta
Einstein olmak üzere önemli bilim adamlarının karşı
koymasına karşın artık bu kuramın bilim tarihinde yerini
aldığını dolayısıyla sosyal bilimlerin de kendini bu
gelişmelerin dışında tutamayacaklarını söylüyor Aybar.
Buradan yola çıkarak bazı sosyal bilimcilerin ve özellikle
marksistlerin hâlâ bir katı neden-sonuç ilişkisini
bilimselliklerinin temeline koymalarını dogmatizm ve
ilerlemenin önünde bir engel olarak görüyor. Bu arada şunu
bir not olarak geçmeliyiz. Aybar'ın sözünü ettiği
Heisenberg'in fizik kuramındaki tezleri ile yeniden şekillenen
"evrenin varoluşu-genişlemesi, kara delikler, karşı-madde,
zaman/Uzam" gibi metafizikçileri bayram ettirecek tezler
gündeme sokulmuştur. Nitekim Aybar da bu tehlikeye işaret
ediyor ve bu bulgulara dayanarak materyalizmin iflas ettiğini
ilan edeceklere karşı "bilimin iflas etmeyeceğini çünkü
yeni bulgu ve yeniliklere açık olmanın, eleştirel bakış
açısı ile serbest tartışmanın" bilimsel düşünebilmenin
vazgeçilmezi olduğunu anımsatıyor. Dolayısıyla eğer doğa
nedenselci olduğu kadar rastlantıcıysa bunun sosyal
bilimleri etkilememesinin olanağı yoktur. "Marx ve
Engels, çağdaş bilimin kimi gerçekleri bulguladığı,
nedenselliğin, bilimin biricik yasası olduğunun sanıldığı
bir dönemde yaşadılar. ...(oysa) geleceği ayrıntılı
olarak tahmin etmemize olasılık yasaları önemli katkılar
sağlayabilir." "Doğa hem belirlenmiş hem rastlantısal
bir yapıya mı sahiptir? İnsan bilimin kapısını bu çelişik
gerçeğe açık tutacaktır. Ve gerçek daha iyi bilindikçe
bilimin yüzü değişmektedir.". Örneğin Aybar'a göre
'olasılık kuramı' bize önemli atılımlar sağlayabilir.
Katı nedenselcilik yerine olasılığın kullanılması,
elverişli uygun haller rakamının olayların toplam rakamına
olan orantısının araştırılması daha sağlıklı
kestirimlerde bulunabilmek olanağı yakalanırken... bu
oranlar/olasılıklar üzerinden yapılacak bir çalışma ile
rastlantıların da bir yasası olduğu ortaya çıkacaktır.
Yani "...bir ölçüde rastlantıyı hesap etmek ve
rastlantının yasası denebilecek bir kavrama ulaşmak
olanaklıdır..." ve bunun önümüzde açacağı ufuklar
bellidir. Tarihi ilerletebilmemizin yolu, Marx'ın yöntemi
ile Marksizmin gereksinim duyduğu mühimmatı sağlamanın
yolu bilimsel gelişmelerin içinden geçmektedir.
Önemli (ve bazı kez de abes) tartışmalara
yol açacağı anlaşılan yazıların dikkat çekici önemli
yanı neden geç yayımlandığıdır. Sayın Özman'ın da doğru
saptaması ile 82-83 yıllarında yazılmış olmalarına karşı
ve gene 1960'lara dayanan bir düşünsel silsile izlediği
belli olduğu halde neden Aybar'ın bunları yayımlamadığıdır.
Örneğin daha 1960'lı yıllarda Avrupa Marksistlerinin tartıştığı,
Diyalektik sadece bir tarih yasası mıdır, yoksa doğa yasası
mıdır konusu yazılarında önemli bir yer tutmaktadır. Ve
Aybar'ın kanısına göre diyalektik konusu tartışılırken,
"...doğa olayları içten tartışılabilir mi? ...doğadaki
karşıtlıklar olumlu güçler arasında iken diyalektik karşıtlığın
olumsuz güçler arasında bulunduğu gerçeğine değinilmemelidir?
Diyalektikten söz edilebilmesi için karşıtlıkların
birbirine bağlılığı (sorgulanmamalı mıdır?)..."
Gene de Aybar'a göre bu sorunlar üzerinde bildiklerimize
"ihtiyatla" yaklaşmalı ve tartışmalıyız.
Kendisinin de bu konularda tartışılıp,
"beklenilmesinden" yana olduğunu vurgulamaktadır.
Fakat tartışılmasını istediği bu konuları neden en azından
70'li yıllardan beri beri Türkiye sosyalistlerinin gündemine
sokmadığının yanıtı da bu bekleme sürecine kendisinin
de "politikacı" olarak belirlediği ortamın buna
hazır olmadığı kaygısı ile açıklanabilir (mi?). Açıkça,
Leninist örgüt modelini incelediği görüşlerine verilen
yanıtların çapı anımsanacak olursa; gerek genel, gerekse
özel iklimin bu tartışmaya girmek için uygun olmadığını
düşünmüş olması olasılığı yüksektir. Çünkü genel
panoramaya baktığınızda 1968'li yıllardan sonra tüm
enerjimizi, egemen güçlerin yıktığı
"partilerimizi" yeniden kurmak... ve yeniden kurmak
yolunda sarf etmiş olduğumuz ortadadır.
.....................................................
"Marksizm potpori değildir."
Eski yazılarından da iyi bilindiği gibi,
1917 devrimine giden yolda, kendine uygulama açan (bulan)
"markizm" olarak Leninizm Aybar'ın da belirttiği
ve tek tek sıraladığı tartışılmaz nedenlerle de olsa
temel yönelimden sapmıştır. Bu yazılarında da uzunca bir
bölümle, Stalin üzerinden detaylı bir Lenin eleştirisi
yapmakta. "...Leninizmin Marx'ın öğretisine dayandığı,
Marx'ın tarih tezlerinden hareket ettiği, onun ekonomik
analizlerini benimsediği açıktır." Ancak bu benimseyiş
pratik içinde eleştiriye kapalı noktalanmış bir
ontolojiye dönüşmüştür. Çünkü; ...Tarihsel maddeciliğin
yeni irdelemeler, araştırmalar incelemeler için birer
'ipucu' sayılan tezleri gerekçelerle ilişkileri kesilerek
mutlak yargılara dönüştürülmüştür... (giderek önce
Stalin ardından) Sovyet ideologları bu ipuçlarından bir süper
bilim yaratmışlardır, diyalektik mantığı gene kafası üzerine
dikerek..." Oysa, Marksizm "her kapıyı açan bir
maymuncuk- teori" olmadığı gibi, Engels'in anlatımıyla
"Bizim tarih anlayışımız, öncelikle irdeleme için
bir yönergedir; Hegelcilerinkine benzeyen yapılar kurmaya
yarayan bir levye değildir."
Şimdi yapılması gereken iş (yapılması
zorunlu ve çok zor iş) Marx'ın öğretisini onun bıraktığı
yerden alarak bugüne getirmek olmalıdır "...Devrim
kavramı, günümüzün gerçekleri karşısında ele alınmalı,
, teknolojik ilerleme ile devrim hareketleri arasındaki ilişkiler
gerçeklerin ölçütünde yeniden değerlendirilmelidir..."
Böylece günümüz sorunlarının çözülebileceği açıktır.
Nasıl Marksizm önüne çıkan sorunların çözülmesini
esas alırsa ve Marx çözümlerini sanayi toplumu üzerinden
üretmişse biz de ".. ileri teknolojili toplumlarda
proleteryanın devrimci niteliğini ne ölçüde ve nasıl
koruduğu saptanırken, ulusal kurtuluş hareketleri ile terörizmin
yaygınlaşması olgusunu da teknolojik/ekonomik yapıyla açıklanmaya
çalışılmalı(yız)..." Yapıcı eleştirel bakış
budur. Bu yapılırken, yani Marx'a eleştirel bakılırken
onun bütünlüğü bozulmamalıdır. Bu saptama ile yola çıkan
Aybar, bazı Batılı Marksistlerin (örnek olarak Althusser,
Della Volpe, L. Colletti'yi verir) çeşitli açılardan
bakarak ya hümanist Marx'ı bir kenara ittiklerini ya da,
ekonomi ve tarih tezlerini doğa bilimleri ile özdeşleştirdiklerini
diğer bir kısmının da salt hümanist yönüne ağırlık
verdiklerini bunun da bir anlamda Marx'ı eksiltmek olduğunu
ileri sürüyor. Aybar'a göre "Marx'ın yapıtında,
filozof Marx, bilimci ve politikacı Marx iç içe" yaşamaktadır.
Zaten, "bilimsel" deyimini ilk kullanan Engels de bu
üç kavramın ayrılmazlığının bu niteliği kazandırdığını
yazmıştır. "Tarihin maddeci görüşü ile artı-değer
aracılığı ile kapitalist üretimingizinin çözülmesi"
ile sosyalizm bir bilim haline gelmiştir. Buna ek olarak gene
Engels'in bu yapının içindeki öğelerin ilişkisi üzerinde
çalışmak ve tüm ayrıntıları ile durmak gerektiğini de
söylediğini dolayısıyla kendi kurucularının da saptadığı
gibi Marksizmin bitmiş ve noktalanmış olmasının kabul
edilemez olduğunun sürekli altını çizen Aybar, bu görüşünü
kanıtlamak için, önce Lenin ve ardından Lenin'in "kırk
ciltlik yapıtlarını üç ciltte özetleyen" ve böylece
militanlarına hazır, basit bir "doktrin" veren
Stalin yoliyla, Marx'ın bilimsel görüşlerinin kesin yargılar
haline getirildiğini ve böylece noktalanmış bir sistenm
bir ontoloji taslağı yaratıldığını anlatmakta bu yazılarında.
Gelişmenin motoru olarak nesnel-eleştirel
(bu kesinlikle tarafsızlık değildir Aybar'da) düşünebilmek
gerektiğini söyleyen Aybar, pratik gerekçelerle de olsa
kabuk bağlamış terimlerin arkasına sığınılarak
kurgulanacak teorinin uzun erimli olamayacağını ve doğrsu,
Marksizminin bunalımının da buradan kaynaklandığını işaret
ediyor. Marksist trih biliminin genel ve kalın hatları ile
bir süreçler ve oluşumlar zinciri belirlediği bilinir. Ama
bu süreçlerin tarihsel ve özel maddi sınırlarının önceden
belirlenmişliği ve değişmezliğidir bilimsel olan. Yoksa
"taktiksel pratiği" gerektiren yönelimler bilimsel
değil, siyasaldır. Bunların üzerinden bilimsellik iddiası
olamaz yanlıştır. Oysa özellikle 1921'lerden sonra yapılan
budur. "Politikacı Marksistler olayları şemaların içine
oturtmak ve böylece kitleye karşı teorinin yanılmazlığını
kanıtlamak yolunu tutmuşlardır." Bunun aygıtı da
Lenin'in oluşturduğu ve ardılları tarafından evrensel örnek
olarak sunulan "parti" modelidir. Bu "merkezi
örgüt modeli sahte bilimsellikle birleşince, bilimi de
siyasal özgürlükleri de amansızca zincire vuran istibdat
rejimi ortaya çıkmıştır." Bilindiği gibi Stalin döneminde
bu istibdat beş milyon kişinin tutuklandığı ve beş yüz
bin kişinin kurşuna dizildiği doruğa ulaşmıştır. Ancak
Aybar'a göre bunu açıklayan Kruşçef'in de Moskova ve
Ukrayna'daki temizlik hareketleri düşünülürse değişen
bir şey yoktur. Zira sorun kişilerin darvanışlarından çok
onları yaratan örgüt sistemindedir. Bunun da kaynağı
Aybar'a göre Leninist örgüt anlayışında yatmaktadır.
Rusya'nın özel üretim biçiminin, savaş koşullarının,
gelişmiş proletaryanın olmamasına karşı devrimin gene
aynı koşullara bağlı olarak ve çokça da "rastlantılarla"
beklenenin tersine Avrupa yerine Rusya'da gerçekleşmesi
sonucu bu devrimi "teorik düzeyde doğrulamaya çalışan
teori" sosyalizmin geleceğini ters yönde etkilemiştir.
Zira bu yönelim "önce partiyi sonra devleti kutsallaştırıp,
sivil toplumu yönetimden olabildiğince uzak tutarak kişiyi
putlaştıran bir düzene dönüşmüştür." Bunun da
sosyalizmle ilgisi olmadığı açıktır.
Kitabın sonundaki, TİP ve Hangi Sosyalizm
bölümleri ile bu düşüncelerine koşut olarak, Türkiye'deki
gelişmelerin ve sosyalizm için örgütlenmenin üzerinde
duran ve Yaşar Kemal'in yazdığı önsözde koyduğu başlıkla
"Büyük Bir Düşünürün Son Kitabı" önemli
tartışmalar yaratacağa benzer.
(*) Marksizm ve Sosyalizm Üzerine Düşünceler/
Mehmet Ali Aybar/ Yayına Hazırlayan Aylin Özman/ İletişim
Yayınları/ 2002
MEHMET
ALİ AYBAR
5 Mart 1908'de İstanbul'da doğdu.
Hareket ordusu kumandanlarından Hüseyin Hüsnü
Paşa ve matematikçi Gelenbevi İsmail Efendi'nin torunu. Çocukluğu
Cihangir, Yeşilköy ve Kuzguncuk'ta geniş aile çevresinde
geçti.
Yeşilköy'deki Fransız Okulu'nu ve
Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. 1939'da İstanbul Hukuk Fakültesi'nde
Devletler Hukuku doktoru iken, Paris'e Sorbonne Üniversitesi'ne
hukuk araştırmaları yapmaya gitti. Fakat bir yılın
sonunda İkinci Dünya Savaşı'nın çıkmasıyla, kuzeni şair
Oktay Rıfat, Ragıp Sarıca ve birkaç arkadaşı ile
birlikte bisiklete atlayıp Paris'ten Lyon'a kaçtı, oradan
da Türkiye'ye döndü.
1942'de Devletler Hukuku doçenti olduğu
İstanbul Hukuk Fakültesi'nden 1946'da Vatan gazetesinde yazdığı
Milli Şef İnönü rejimini eleştiren Kâğıt Üzerinde
Demokrasi başlıklı yazı dizisi nedeniyle uzaklaştırıldı.
1947-49 yılları arasında, her ikisi de sıkıyönetimce
kapatılan Hür ve Zincirli Hürriyet gazetelerini çıkarttı.
1949'da yine Milli Şef İnönü'ye yazdığı Açık
Mektup'tan dolayı hakaretten hüküm giydi ve Paşakapısı
Cezaevi'ne girdi. Burada, diğer şair kuzeni Nâzım
Hikmet'le 1950 affına kadar yattı.
1962'de bir grup sendikacının kurduğu Türkiye
İşçi Partisi'nin genel başkanlığı görevini kabul etti
ve ömrü boyunca teorisyen ve bilim adamı olarak götürdüğü
sosyalizm mücadelesinde; 1962-69 yılları arasında TİP'in
başında lider ve eylem adamı kimliğiyle etkili oldu. 1965
yılında Türkiye'de ilk defa bir sosyalist parti Aybar başkanlığında
Meclis'e 15 milletvekili soktu.
1967'de ABD'yi savaş suçlusu olarak mahkûm
eden Russell Mahkemesi üyesi olarak Vietnam'a gitti.
Dünya sosyalizm tarihinde ilk defa
Sovyetler'den bağımsız bir politika güden TİP'in başkanı
olan ve Türkiye'ye özgü, güleryüzlü sosyalizm kavramının
yaratıcısı olan Aybar, 1968'de Sovyetler'in Çekoslavakya'yı
işgaline sert bir tepki gösterdi. Bu, parti içinde hizipleşmelerin
su yüzüne çıkmasına neden oldu. Aybar, 1969'da genel başkanlıktan,
1971'de de partiden istifa etti.
12 Mart döneminde Meclis'teki tek
sosyalist olan Aybar, dönemin baskılarına ve idamlara karşı
tek başına mücadele etti.
1975 yılında TİP'ten ayrılan elli
arkadaşı ile beraber, daha sonra Sosyalist Devrim Partisi adını
alan, Sosyalist Parti'yi kurdu. İlk defa bu partinin tüzüğünde,
genel başkan ve yöneticilerin üst üste iki dönem başa geçmelerini
engelleyen ve yönetim kurullarının üçte ikisinin kol emekçilerinden
oluşmasını öngören şartlar yer aldı. SDP tüzüğü
gereği Aybar, 1978 yılında genel başkanlıktan ayrıldı,
yerine Cenan Bıçakçı genel başkan seçildi.
SDP 12 Eylül cuntasının kararıyla kapatıldı.
Bu tarihten sonraki yaşamında Aybar, parçalanan
Türk solunun birleşmesi için inançla ve inatla çalışmalarını
sürdürmüştür.
1995 yılında 87 yaşında İstanbul'd ölen
Mehmet Ali Aybar, bilim adamı ve lider olmasının yanı sıra
ünlü bir atlet ve sporcudur. 100, 200 ve 400 metre koşmuş,
Türkiye ve Balkan rekorları kırmıştır. 1928 Amsterdam
Olimpiyatları'na, 1930, 31 ve 33 Balkan Oyunları'na katılmıştır.
Edebiyata ve resme çok meraklı olan
Aybar'ın kendi resim çalışmaları ve edebiyat eleştirileri
vardır. Fakat çok genç yaşlardan itibaren bütün hayatını
kasayan uğraşı yazı yazmak olmuştur. İstanbul Üniversitsi
Hukuk Fakültesi öğretim üyesiyken yayımlanan (1937-45)
hukuk çalışmalarından sonra, Hür ve Zincirli Hürriyet
gazetelerinde yayımlanan yazılarını, birçok dergi va
gazetelerdeki yazı ve makaleleri takip etmiştir.
Yayımlanmış kitapları Bağımsızlı
Demokrasi Sosyalizm (1968), 12 Mart'tan Sonra Meclis Konuşmaları
(1973), Marksizm'de Örgüt Sorunu, Leninist Parti Burjuva
Modelinde Bir Örgüttür (1978), Neden Sosyalizm (1987), TİP
Tarihi I, II, III (1988), Sosyalizm ve Bağımsızlık-Uğur
Mumcu ile Söyleşi (1986), Marksizm ve Sosyalizm Üzerine Düşünceler
(2002).
Bir de Barış Ünlü tarafından Aybar
hakkında yapılmış ve yayımlanmış yüksek lisans çalışması
vardır Bir Siyasi Düşünür Olarak Mehmet Ali Aybar (2002).