|
ACABA
AVRUPA BİRLİĞİ Mİ
TÜRKİYE'YE GİRSE???
Türkiye
MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu
Bu
dosyayı, Türkiye'de yıllardır en çok tartışılan ve bu dönemin
en acil sorunu olarak görülen ve insan hakları, demokratikleşme,
özgürlük söylemleri ile süren AB tartışmalarına yeni bir
boyut katmak, önemli bulduğumuz bazı örneklemeleri ve AB'ye tek
kurtuluş olarak sarılan çevrelerin kullandıkları kavramlarla
neyi işaret ettiklerini başka göstergelerle ortaya koymak. Türkiye
medyasının da abarttığı günümüz Avrupa imajı ile Avrupa gerçekliği
arasında sağlıklı bir analiz yapmak için seçtiğimiz ülke ise
FRANSA. Yani 'özgür ve refah içinde bir toplum' için Avrupa
Birliği' diyenlere Fransa'daki toplumsal değişim hazırlıklarını,
yeni suç tanımlamalarını, bu konu üzerine son dönemde yapılmakta
olan tartışmaların bir boyutunu yansıtmak, hazırlanan yasa
tasarılarından önemli ve ilginç bulduğumuz bazı bilgileri
sizlerle paylaşmak ve özgürlüklerin doğduğu ülkelerden biri
olarak kabul edilen Fransa'nın ve dolayısıyla Avrupa Birliğinin
nereye evrilmeye başladığının küçük ipuçlarını sunmak.
Fransa'da
ki gelişmelere geçmeden önce biraz gerilere giderek bu ülkede seçim
sürecinde yaşananlardan kısaca bahsetmenin yararlı olacağını
düşünüyoruz. Fransız medyası tarafından 'siyasi deprem'
olarak nitelendirilen seçimlerin sonucu şöyle idi; 2002 Cumhurbaşkanlığı
seçiminin 1. turunu, merkez sağdan J.Chirac birincilikle
tamamlarken meclisin dışından seçilen ırkçı Jean Mari Le Pen
(Ulusal Cephe) ikinci olmuştu. Bir önceki dönemin favorisi olan
P.S.(Sosyalist Parti, sosyal-demokrat) lideri L.Jospin 1. turda
elenmişti. Jospin dönemi bir sol ittifak dönemiydi ve her ne
kadar bu ittifak içinde pek çok parti ve grup (Fransa Komünist
Partisi, LesVerts-Yeşiller, merkezci MRG sol radikaller hareketi,
ve ulusalcı MDC vatandaşlar hareketi) olsa da ipler Jospin'in
elindeydi. Son seçim sürecinde ayrıntılara gizlenen bir başka
gelişme ise ırkçı sağın başarısının yanı sıra devrimci
sol sayılan grupların daha önceki seçimlerin tersine sol
ittifaktan görece daha güçlü durumda olduklarının ortaya çıkmasıydı.
Fransa'daki
gelişmelerin ağırlık noktası ile Avrupa Birliği'nin yönlendirme
ve destekleri tamamen örtüşmektedir. Hem ekonomik hem de sosyal
anlamda başlatılan değişim süreci, ülkeler bazında daha önceleri
kazanılmış özgür-demokratik haklar budanarak Avrupa
sermayesinin çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendiriliyor
ve tüm yapılanlar, fedakarlık, güvenlik, serbestlik adına ve
Avrupalılığın yüceltilmesi gibi kimlik politikalarıyla yaşama
geçiriliyor.
Bu
süreçteki en belirgin gelişmenin, tek tek birlik üyesi ülkelerin
içsel dinamiklerinin yerini, AB kararlarının aldığı ve bu
kararların bağlayıcı niteliğe ulaştığı, iç dinamikleri yok
saydığı, onların üzerinde, onları aşan bir konumda bulunduğunun
ve hatta bu sürecin AB'nin kuruluşundan bu yana oluşmuş kendi
ilkelerini bile terk etmesi anlamına geldiği saptamasının yapılmasının
mümkün olduğudur.
Fransız
hükümetinin yoğunlaştığı konular geçen dönemlerdeki hükümetlerin
devamı niteliğindedir. Genel olarak bu politikaların sosyal alana
yansıması ise:
-
-
Kamu hizmetlerinin yıkımı,
-
-
Emekliliği yok etmek,
-
-
Sermaye çıkarlarının ön planda tutulması,
-
-
Sosyal hareketlerin yasa dışı kabul edilmesi,
-
-
Polisye-güvenlikci politikalarının arttırılması... şeklinde
gerçekleşmektedir.
Bu
uygulamaların ekonomik olanlarının altındaki imza ise Avrupa
Birliğinindir. Birlik üyesi ülkelerde özgürlüğü azaltacak
politikaların uygulanmaya başlaması karşısında Avrupa Birliği
kurumları hiç bir işe yaramıyor ve bazen özgürlüklüleri
azaltacak uygulamaları bile destekleyebiliyor.
I
) EKONOMİK GELİŞMELER.
Fransa'da
patronların siyasetteki merkezi rolü: Patronların siyasetteki doğrudan
rolünü anlamak için hükümetin üyelerine göz atmak yeterlidir.
İçişleri Bakanı N. Sarkozy'nin kardeşi MEDEF(Fransa Girişimciler
Hareketi) tekstil branşını yönetiyor. Ekonomi Bakanı F. Mer,
metalürji devi ARCELOR''un eski başkanı ve MEDEF'in son derece
aktif bir üyesi. Küçük ve orta boy işletmelerden sorumlu bakan
yardımcısı R. Dutreil'in eşi MEDEF'in başkanının yönetimindeki
holdingin özel danışmanı.
Tüm
seçim süresince MEDEF bir 'Fransa Turu' yaparak kendisini gündemde
tutmayı başardı. MEDEF 8 ayrı kentte düzenlediği
sempozyumlarda isteklerini gündeme taşıdı. Düzenledikleri
Sempozyumlardan en göze çarpanlardan birinin başlığı şöyleydi:
'Milli Eğitim'in inkar ettiği ve iflas etmiş ideoloji olarak
adlandırılan GİRİŞİM RUHUNUN TOPLUMDAKİ ÖNEMİ'. MEDEF, rahatsızlık duyduğu tüm konularda görüşlerini
yaygınlaştırırken, siyasetteki rolünün kaçınılmaz ve bu rolün
geçmiştekinden daha aktif olması gerektiğini vurguladı.
Aslında
bu derece gözle görülür olmasa da 1924-26'daki sol ittifaklara yönelik
saldırılarından bu yana Fransız patronları siyasette son derece
aktiflerdi. 1936 Halkçı Cephe'ye karşı 'Para Duvarını' kuran
patronlar ve 1972-74'te Sosyalist Parti ve Fransız Komunist
Partisi'nin ortak programına karşı son derece şiddetli ve
kapsamlı kampanyalar yürüttüler. Ancak bugün solun özellikle
de Sosyalist Parti'nin sermayenin söylemini benimsemesinden dolayı,
artık MEDEF yalnızca sağ partileri destekleme ihtiyacını
duymuyor. Söylemi ise gayet basit ve modern: "Sivil
Toplum", "Sosyal Diyalog" ve "Özelleştirme".
Fransa'da
Kamu Hizmetlerinin Ticarileştirilmesi:
Avrupa
Birliği'nin hemen hemen tüm zirve ve toplantılarında -DTÖ'ye
uyum adı altında- karara bağlanan pek çok uygulama Fransa'da hızla
yaşama geçirilmektedir. Bu uygulamalar kamu hizmetlerinin
liberalize edilmesi, özelleştirmelere yumuşak geçiş yani
Sosyalist Parti'nin "Rekabete Açılma" ya da
"Sermaye Açılımı" olarak ifade ettiği özel şirketten
farksız bir kamu hizmeti. France Telekom ve Fransa Postaları(La
Poste) bunun en iyi iki örneği: Bu iki firmanın hakkında birkaç
hatırlatma yapmakta fayda var. 1987 yılında sağ başbakan Chirac
başka alanları rekabete açarken PTT'nin statülerini değiştirmiyor.
1989'da Sosyalist Parti'li M. Rocard 'en kötü seçenek adapte
olmamak' diyor. Kamu hizmetlerinin piyasayı inkar etmemesi gerektiği
vurgusu ile PTT ikiye bölünüyor. 1992'de AB Komisyonu postaların
rekabete açılmasını savunuyor. Nihayet 1993'te Telecom"lar
rekabete açılıyor. 1995'te SP'nin baş sekreteri Jospin özelleştirmeye
karşı SUD Sendikasının imza kampanyasına katılıyor fakat aynı
Jospin 1997'de France Telekom'u borsaya sokuyor. AB ülkelerinin
bakanları 2001 yılında Lüksemburg'da posta sektörünün tamamen
piyasalaştırılmasını kabul ediyor. Ve bu karar Jospin yönetimi
tarafından uygulanıyor. Fransız Telecom'un çoğunluk hissesi
halen devlete ait olmasına rağmen bu şirket her hangi bir çok
uluslu şirket gibi davranarak kar peşinde koşuyor. Zaten amaç
hizmet değil kar olduğu için buna şaşırmamak gerekiyor. Yeni
'hisse demokrasisi' örneğini de hayata geçiren şirket çalışanlarına
hisseyi avantajlı fiyatlarla satarak Avrupa'da başka bir uygulama
olan özel emeklilik fonları sistemine de geçişin ilk adımı atıyor.
Tüm bunlar MEDEF'in ana amaçları arasında yer alıyor. Hisse
almamakta 'özgür' olan çalışanlar aynı zamanda bu hisseleri
almaları konusunda baskı altına alınıyorlar. Baskı biçimlerinden
biri şirket içinde çalışanların yükselmesini belirleyen bir
kriter oluşturması. Hisseleri satın alan çalışanlar Fransa
Telekom'un 70 milyar euro borçlanması ve hisse senedinin bir yılda
%80 değer kaybetmesi nedeniyle küçük hissedarlar -ki çoğunluk
çalışanlar- ciddi ekonomik kayıplara uğradılar.
İkinci
örnek şirket La Paste, France Telekom'u hızla ve aynen takip
ediyor. 15 Ekim 2001, Lüksemburg AB ülkeleri bakanları toplantısında
bu sektörün tamamen piyasalaşması için son tarih 2009 olarak ön
görüldü.
AB
çapında işleyen bu süreç GATS anlaşması hükümlerinin sonuçlarıdır.
Siyasiler kamu hizmetlerini GATS hükümlere uygun olarak piyasaya
adapte ederken sözde kurtarma çabası içersinde oldukları
izlenimini vermeye çalışıyorlar. Kurtarmanın uygulamadaki karşılığı
ise, La Poste'nin hizmet kalitesini ikinci planda tutarak, satış
oranlarının yükseltilmesi ile meşgul olunması. Şirket
dergileri ise işin propaganda yanıyla ilgilenerek, yayınlarıyla
çalışanları her zaman 'motive' etme işlevini de yerine
getiriyor.
Son
olarak Sosyalist Parti'nin çalışma sürelerini 35 saate indirmeyi
savunan yasanın başına gelenleri kısaca aktarmakta yarar görüyoruz.
Bu yasa ücretleri dondurulmasına rağmen MEDEF tarafından
reddedildi. Sağ Partiler hükümeti bu konuyu Çalışma Müfettişlerinin
kontrolü ve raporu ile zorunluluk hallerinde aylık
130 saat olan çalışma süresini 180 saate çıkararak çözdü
ve fiilen 35 saatlik çalışma yasası son buldu.
Fransa
Bütçesinde Son Gelişmeler:
Tüm
Avrupa'da olduğu gibi Fransa'da da bütçe açıkları sosyal
harcamaların azaltılması ile neredeyse eş anlamlı. Bu konuda en
kararlı iki bakanlık eğitim ve araştırma bakanlıkları.
Gelecek yıl üzerine yapılan açıklamalara bakılırsa Araştırma
Bakanlığı'nın bütçesi %7,5 ile %12 arasında azaltılacak ve
150 araştırma bölümü yenilenmeyecek.
Fransa'da
asgari gelir adı altında 25 yaş üstünde olan ve hiçbir gelir
kaynağı olmayan kişilere ödenen maaşlarda, yasanın öngördüğü
enflasyon oranındaki artış bile gerçekleşmezken, bakanların
maaşlarında %70'lik bir artış söz konusu. Aynı zamanda asgari
ücret konusunda ise 35 saat yasasının yol açtığı değişik
uygulamalar farklı birkaç asgari ücretin oluşmasına yol açtı.
Hükümet bu asgari ücretleri
üstten eşitleyerek bu durumu 'sosyal duyarlılık' göstergesi ve
"gurur kaynağı(?)" olarak sundu. Sosyal harcamaların
azaltılmasından en çok varlıklılar faydalandı. Çünkü gelir
vergisi düşürüldü ve sosyal harcamaları karşılayan bir
kaynak daha "gururla" ortadan kaldırıldı. Bir başka
harcama artışı ise gündelik hayatta güvenliğin sağlanması
amacıyla polislere ayrıldı. Her geçen gün ise bu harcamalar yükselmektedir.
Sivil hayattaki emniyetsizlik Neden? Aşağıda bu durumu açıklamaya
çalışacağız.
II)
ÖZGÜRLÜKLER:
Yeni
gündem, yeni suçlar:
Polisiye
harcamalardaki artış yeni ortaya çıkan bir durum değil. Tüm seçim
kampanyası süreci boyunca medyanın önemli katkılarıyla
insanların gündemine sokulan güvensizlik propagandası biri bin
yaparak sürüyor. Türkiye medyasından dolayı bize de tanıdık
gelen bu olgu aslında Avrupa'da ve Amerika'da pek çok sosyologun
üzerine en çok eğildiği konulardan biri. Yoksulluk ile zenginlik
arasındaki uçurum, artan stres ve gündemdeki tabiriyle sosyal
patlama, yalnızlaşmanın zirveleştiği ve insanların karşısına
sürekli suni iç düşmanların çıkarıldığı bir dünyada
insanların yarınlarına kaygıyla bakması için medya elinden
geleni yapıyor. İşte 'özgür' Fransa'da bu emniyetsizlik analizi
üzerinden yasa üstüne yasa çıkarılıyor. Emniyetçilik
konusunda sağ ve sol partiler ya da hükümetleri ortak hareket
ediyorlar. Ve Fransa gündemine her geçen gün yeni suçlar
ekleniyor.
Cumhurbaşkanı
Chirac; 'Suç oranlarında büyük bir patlamanın yaşandığını'
belirttikten sonra "Sosyalist Jospin" 'Günlük emniyet
yasasını' meclisten geçirdi. Emniyetin bir insan hakkı olduğu
ve eski başbakanın yeterince 'emniyetçi' olmadığı için seçimleri
kaybettiği öne sürüldü. Bu öneri pek çok parti yöneticisi
tarafından da paylaşıldı. Bu yorumları ırkçı Le Pen'in meşrulaştırılması
için medyanın kampanya malzemesi olarak kullanıldığı düşünülebilir.
Fransa'daki
suç oranları konusunda toplumu yönlendirecek bilgiyi sunmak için
yanıltıcı istatistikler iyi kullanıldı, demografik artışa
paralel bir durumun söz konusu olduğu vurgulandı. Suç oranlarında
söylenildiği gibi bir patlamanın yaşanmadığı araştırmacılar
tarafından da belirtilse de bu açıklamalar medya açısından pek
dikkate alınmadı. Okullarda arttığı söylenen suçlar ise okul
ve öğrenci sayısı içerisinde çok küçük rakamlarla ifade
ediliyor, ancak bu durum da 'emniyetçilik' yapmaya pek engel oluşturmuyordu.
Emniyetçilik mesleğin en çok bilinenlerinden biri, siyasi kimliği
ile SP'ye yakın olan ve Fransa Üniversiter Yayınları'ndan
"Emniyet Sorunu" üzerine bir de kitap çıkaran A.
Bauer'dir. A. Bauer aynı zamanda eski Sorbonne Üniversitesi Başkan
Yardımcısı olduğunu belirterek akademik ünvanını kullanıyor
ve televizyonlarda konuyla ilgili demeçler veriyor. Oysa bu kişi
Sorbone'da sadece 1 yıl süreyle öğrenci temsilcisi olarak bu görevi
üstlenmişti. İşin aslı ise A.Bauer'in toplu emniyet hizmetleri
sunan bir şirketin sahibi olmasıydı. Bilindiği gibi her şirketin
varlık nedeni kar'dır. Yeni suç tanımlamaları yapar ya da
ortaya çıkarırsınız ve yasalarla desteklersiniz, ardından
ortalığı kaygıya ve telaşa sürükleyip önlem olarak yeni ürünler
piyasaya sürersiniz, sonuç olarak kar etme ortamını yaratmış
olursunuz. İşte A.Bauer'in yaptığı da budur.
Şimdi
de sıra Türkiye'de yaşayanlara özgürlük getireceği iddia
edilen Avrupa Birliğinin göbeğindeki yeni suç tanımları:
Pasif
Fuhuş: Eskiden
Fransa'da sadece aktif fuhuş tanımı vardı. Ancak şimdi tahammül
sınırlarını zorlayan bir uygulama olarak Pasif Fuhuş tartışılmaktadır.
Pasif Fuhuş, akşam belli bir saatten sonra (23.00) sokakta gezen
ve yasanın belirlediği çizginin dışında tahrik edici giyinen (Örneğin:
mini etek, dar pantolon, v.s.) her kadının potansiyel fahişe
kabul edilerek gözaltına alınabilmesi ve hapis cezası
verilebilmesidir. Bu konuda hükümetin açıklaması ise basit,
sokaklar bu kadar tehlikeliyken böyle bir uygulamanın amacı
vatandaşların "özgür dolaşabilme" hakkını savunmak.
Kadınların özgür dolaşma hakkı???
Tehditkar
Dilenme: Bu yasa maddesi ile şiddet kullanılarak dilenmeyi teşvik
edenlerin tanımı ve kapsamı genişletiliyor. Örneğin bir sokak
şarkıcısı para toplarken onun şapkasını ya da para kutusunu
elden ele dolaştıranların hepsi yardım ve yataklıktan suçlanabiliyorlar.
İşgaller:
Çingenelerin kendilerine ayrılan bölgenin dışında yaşamak suç
ve işgale giriyor. Bu yasaya uymayan çingeneler hapis cezası ile
yüz yüzeler. Ayrıca evsizler Fransa'da alışıldığı üzere kış
aylarında boş evlere sığınarak yaşıyorlar. Artık işgalci
kabul ediliyorlar. Mülkiyete saldırı olarak da tanımlanan bu suç
Fransa'da yeni bir kavram olarak öne çıkan bir sözcüğü yani
ALT FRANSA'yı (yani dar gelirlileri) kapsıyor.
Vatandaşlık
dışı tutumlar: Polise veya bir polisin ailesine küfür etmek
gibi düzenlemelerle uslu vatandaş tanımlaması yapılıyor. Aksi
davranışta suçun karşılığı hapse kadar gidiyor.
Muhaliflerin
Yasadışılaştırılması: Daha önce belirtildiği gibi AB
kurumları özgürlükleri kısıtlayacak yasaları engelleyecek
durumda değiller. Bunun ötesinde AB kurumları kendileri toplumsal
bir muhalefete maruz kaldıklarında gerekirse bütün ilkeleri
inkar etme anlamına gelen her tür müdahaleyi yaşama geçiriyorlar.
Fransa'da Anti-GMO(Genetik Değişikliğe Uğratılmış Ürünler)
eylemleri ile gündeme gelen ve tarlalarda GMO yetiştirilmesi
(kullanılacak teknolojinin etkisi bilinmiyorsa) önlem ilkesi çerçevesinde
yasaklandı. Ancak bu yasak Tarımdaki Endüstriyel Tekellerin baskısı
sonucunda en başta "Sosyalist Parti" hükümeti tarafından
ekiminin yapılabileceği açıklandı. GMO'ların polenizasyon
sayesinde başka tarlalara sıçraması kaçınılmaz ve potansiyel
tehlike taşıyan bir teknolojinin tüm doğaya yayılmasının önüne
geçilemez olduğu bilimsel deneylerle ispatlanmıştır. Bu yüzden
pek çok ekolojist örgüt, muhalif köylülerin (José Bové öncülüğündeki
C.P.(Köylü Konfederasyonu) ve neo-liberalizm karşıtlarının
tepkisine yol açtı. Mc Donald's eylemlerinden sonra mahkum edilen
J. Bove ve C.P. militanları bu kez (başka ekolojist örgütlerle
birlikte ve ATTAC) GMO tarlaları yok etmekten dolayı yargılandılar.
Çevre yasalarına aykırı davrandıkları gerekçesiyle yargılanan
bu kişilerin hiçbiri eylemlerde şiddet kullanmamışlardı, ancak
yine de mahkum olmaktan kurtulamadılar. Bu kararların adaletsizliği,
C.P'nin tersine Avrupa Ortak Tarım Politikasına karşı çıkmayan,
'Resmi' köylü sendikası FNSEA'ya karşı mahkemelerde takınılan
tutumla karşılaştırıldığında ortaya çıkmaktadır. FNSEA
bir çok defa son derece şiddetli eylemler yaptı. Bu eylemlerde
bir çok Valilikleri bastılar, Tarım Bakanlığını yağmaladılar,
bir Tarım Bakanını soyup yolun ortasında çıplak bıraktılar.
FNSEA üyelerine bu eylemlilikleri için hafif cezalar verilirken
aynı yasalarla yargılanan C.P. üyelerine en ağır cezaların
verilmesi anlamlıdır. AB Tarım Politikasından yana olan FNSEA
ile bu politikalara karşı çıkan C.P. eylemcilerinin yeni yasalar
karşısında eşit olmadıkları ortadadır.
Mültecilere
yönelik Terörle Mücadele Yasası: Fransız devleti 70'li 80'li yıllarda
teröre moral destek ve yataklık nedenleriyle aranmış ya da
mahkum olmuş İtalyan mültecilere sığınma hakkı tanımıştı.
Şimdi ise Terörle Mücadele adına bu güvence kaldırıldı. Bu
durumun en sembolik vakası Sorbone Üniversitesinde öğretim üyesi
olan, hiçbir şiddet olayına ya da kanlı bir suça bulaşmamış
ve İtalya'da 22 yıl mahkum edilmiş G. Persichetti. Marksist bir düşünür
olduğu için dosyasındaki suçları her geçen gün ağırlaştı
ve bugün İtalya'ya iadesi gündemde.
Sadece
Sermayeye AÇIK SINIRLAR: AB'nin
en önemli ilkelerinden biri olan serbest dolaşım özgürlüğü
olmasına rağmen bu hak istenildiği ya da gerek duyulduğunda hükümetlerce
geri alınabiliyor. Özellikle de AB Konsey toplantıları sırasında
düzenlenebilecek eylem ve protestoların önüne geçmek. Göteborg'daki
polis şiddetinden sonra, Barselona Zirvesi sürecindeki gelişmeler
ile AB'ye muhalefetin tahammül sınırı ortaya konuldu.
Barselona'ya protesto amacıyla gidecek eylemciler için Fransa'da sınırlar
geçici süreyle kapatıldı. Bu uygulama Fransız sol ittifakı hükümeti
ve İspanyol muhafazakar hükümetinin gönderdiği polislerin
ortaklığı gerçekleştirildi. Sınırı bloke eden eylemciler
polislerce tartaklandı. Cenova eylemleri sırasındaki polis şiddeti,
gözaltına almalar, işkenceler, aşağılamalar ve insanlara zorla
faşist propaganda içeren şarkılar söyletme gibi baskılar Özgürlükçü
Avrupa'nın makyajını temizliyor. Kısacası 'Türkiye'ye özgürlük
getirecek olan' AB kurumları formel parlamenter demokrasiden taşacak
muhalefeti tanımadığını göstermiş oldu.
AB
aslında DTÖ'nün yerel uygulama organizasyonu ve neo-liberalizmin
kalelerinden biri. Bu saldırı ve şiddete karşılık AB'nin cevabı
da kolay: Biz ülkelerin özgürlüklerle ilgili kararlarına karışamayız(?)
ve istenilen yasalar çıkar! Ama Avrupa'yı etkileyen her kararın
altında AB'nin ve yapının imzasının olduğu unutulmamalı.
Fransa
ve AB üzerine yazdıklarımızdan sonra Türkiye'de insan hakları-
demokrasi- özgürlükler konularında çok daha fazla engel olduğunu
ve militarist bir yönetim anlayışına sahip olunduğumuzu
biliyoruz. Fakat tüm bu bildiklerimizin üzerine Avrupa'da
kapitalist gelişim süreci içerisinde tüm muhaliflerin kazanımı
olan haklar ekonomik gerekçelerle hızla askıya alınıp ortadan
kaldırılırken Türkiye'nin Avrupa Birliğine katılımını
demokrasi çerçevesinde sunanları ve niyetlerini anlamakta pek
zorlanmıyoruz. Ancak Türkiye'de bile daha icat olunmamış suç ve
yeni suç tanımlarıyla karşılaşınca grupça verdiğimiz
"Acaba AB mi Türkiye'ye girse?" tepkisini bizlerle
kimlerin paylaşacağını da merak ediyoruz.
|